Cihangir'in anlatımıyla devam
Kolyeyi boynuna takarken parmaklarımın uçları buz gibi tenine değdi. Ürperdiğini hissettim ama bu kez geri çekilmedi. Göz göze geldiğimizde o ürkek bakışların altında başka bir şey gördüm, teslimiyetten ziyade sessiz bir meydan okuma vardı.
“Gidelim artık,” dedim annemlere dönerek. Kuyumcudan çıktığımızda çarşının kalabalığı üzerimize geliyordu ama benim gözüm sadece onun üzerindeydi.
Bir sonraki durağımız en lüks butiklerden biriydi. Annem ve Dicle’nin annesi kumaşların, işlemelerin arasında kaybolmuşken Dicle bir köşede ruh gibi duruyordu. Yanına gittim.
“Bakmıyorsun bile,” dedim alçak sesle. “Seç bir şeyler. En iyisi hangisiyse onu alacağız.”
“Benim için fark etmez,” dedi, sesi titriyordu. “Zaten sadece senin istediğin oluyor Cihangir Ağa. Renklerin, kumaşların ne önemi var?”
Sinirlenmek yerine çenesinden tutup yüzünü yüzüme yaklaştırdım. “Bana bak Dicle. Bu evliliğin kuralları bende olabilir ama konakta kraliçe gibi yaşayacaksın. Şimdi o başını kaldır ve kendine yakışanı seç.”
Hırsla askıdaki elbiselere yöneldi. Rastgele, ama iddialı bir kırmızı elbiseyi çekip çıkardı. “Bu olsun o zaman!” dedi gözlerimin içine bakarak.
Gülümsedim. “Kırmızı sana yakışır. Alıyoruz.”
Gelinlikçiye geçtiğimizde ise durum farklıydı. O istemediğini söylemişti ama beyaz tüllerin içine girdiğinde zaman durdu sanki. Kabinden çıktığında, o ürkek kız gitmiş, yerine nefes kesen bir kadın gelmişti. Annem sevinçten dualar okurken, ben sadece boğazımın düğümlendiğini hissettim. Yanına yaklaşıp kulağına fısıldadım,
“Yarın gece bu gelinliğin içinde bana geleceksin, benim olacaksın.”
"Ölürüm de gelemem inşallah" dedi ama,
Yanakları anında alev aldı, bakışlarını kaçırdı.
Günün en can alıcı kısmı mobilyacıya geldiğimizde yaşandı. Annemleri bir kenarda oturttum, Dicle’yi yanıma alıp üst kata, yatak odası takımlarının olduğu bölüme çıkardım.
“Oda beyaz olacak,” dedim, geniş bir teşhir alanının ortasında dururken. “Bak bakalım, hangisi?”
Dicle, devasa büyüklükteki, oymalı ve heybetli bir yatak odası takımının önünde durdu. Karyolanın başlığı beyaz deri ve altın varaklarla işlenmişti. Dokundu usulca.
“Bu çok büyük,” dedi fısıltıyla. “Oda da boğulurum sanki.”
Arkasından yaklaşıp ellerimi beline koydum. Kaçmadı, sadece kasıldı. “O oda bizim mahremimiz olacak Dicle. Orada sadece ikimiz olacağız. Ne Mizgin ne başkası... Kapı kapandığında sadece sen ve ben.”
“Buna alışabileceğimi mi sanıyorsun?” diye sordu, sesi hıçkırık gibi çıktı.
“Alışacaksın,” dedim kararlılıkla. Satış görevlisini çağırdım. “Bunu alıyoruz. Yanına en genişinden odaya uygun bir dinlenme koltuğu da ekleyin. Akşama konakta olacak, kurulmuş vaziyette.”
Alışveriş bitip onları evine bıraktığımda hava çoktan kararmıştı. Kapıda yine Yılmaz karşıladı bizi. Dicle arabadan inerken göz ucuyla bana baktı, o bakışta hem nefret hem de önüne geçemediği bir merak vardı.
Konağa döndüğümde avlu her zamankinden daha hareketliydi. Hazırlıklar başlamıştı bile. Merdivenleri çıkarken Mizgin’in odamın kapısında beklediğini gördüm. Gözleri ağlamaktan şişmişti.
“Eşyalar geldi Cihangir,” dedi sesi titreyerek. “Üst kattaki odaya taşıyorlar. Gerçekten yapıyorsun değil mi? Beni o odada, tek başıma mı bırakacaksın? Bana söz verdin unutma.”
Yanından geçerken durmadım bile. “Mizgin, sana sabah söyledim. Bu iş olacak , karar verildi. Şimdi çekil yolumdan, odanın yerleşmesini izleyeceğim.”
Yeni odanın kapısını açtığımda, işçiler yatağı kuruyordu. Pencerenin önüne geçip dışarıya baktım. Yarın bu saatlerde, Dicle bu odada, o beyaz yatağın üzerinde olacaktı. İçimde dizginleyemediğim bir fırtına vardı. Hem ona kıyamıyor hem de onu tamamen kendime hapsetmek istiyordum.
Cebimden telefonumu çıkarıp Vedat’ı aradım.
“Vedat, yarın sabah erkenden berber gelsin. Akşama kadar davullar vursun. Cihangir Ağa evleniyor, cümle alem duysun.”
Telefonu kapattığımda arkamda bir karaltı hissettim. Mizgin kapı eşiğinde, nefret dolu bakışlarla yeni yatağa bakıyordu.
“O kız o yatakta rahat uyuyamayacak Cihangir,” diye fısıldadı. “Bu konak , bu duvarlar ona dar gelecek.”
“Ona dar gelirse,” dedim arkama bakmadan, “ben o duvarları yıkarım Mizgin. Sen kalırsın altında." dedim
Yazarın anlatımıyla devam
Mizgin’in odadan çıkışı ile Cihangir arkasına bile bakmadan kapıyı üzerine kapattı. Yeni mobilyaların keskin ahşap ve deri kokusu odanın içine sinmişti. İşçiler sessizce işlerini bitirip çıktıklarında, Cihangir devasa yatağın kenarına oturdu. Parmaklarını beyaz deri başlıkta gezdirdi, Dicle’nin bugün korkuyla dokunduğu aynı yerdeydi eli.
İçindeki arzu, bir fırtınanın yaklaşması gibiydi. Yıllardır baskıladığı, sertliğinin arkasına sakladığı o açlık, Dicle’nin o "sessiz meydan okuyan" bakışlarıyla harmanlanmış, durdurulamaz bir boyuta ulaşmıştı. Onu sadece bir eş olarak değil, ruhunun bir parçasını söküp almak istercesine istiyordu.
Cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde Dicle’nin isminin üzerinde duraksadı. Onu arayıp sesini duyarsa, bu gece o konağı basıp onu almaktan korktu. Parmakları ekranda hızla hareket etti,
"Bugün çok yoruldun. Şimdi o güzel gözlerini kapa ve uyu Dicle. Yarın gece seni uyutmayacağım. Dinlen ki, yarın gece sadece benim olduğun o uzun saatlere gücün kalsın. Yarın geceyi sabırsızlıkla bekliyorum."
Aynı dakikalarda baba evinde, odasının penceresinden karanlığı izleyen Dicle, telefonun titremesiyle irkildi. Gelen mesajı okuduğunda yanaklarına hücum eden o sıcaklık bu kez sadece utançtan değil, derin bir dehşet dendi.
"Yarın gece..." diye fısıldadı kendi kendine. "Yarın gece her şey bitecek."
Dicle, telefonun ekranından yansıyan ışığa bakarken kalbinin boğazında attığını hissetti. Cihangir’in mesajı sadece bir bilgilendirme değil, bir emir gibiydi. Titreyen parmaklarıyla cevap yazıp yazmamak arasında gidip geldi.
Normalde susardı, ama içindeki o "meydan okuma" dürtüsü bu kez parmaklarına hükmetti.
"Beni uyutmayacak olan senin hayallerin Cihangir Ağa, benim gerçeğim değil. Ben o odada dinlenmeyeceğim, hapsolduğum günlerin yasını tutacağım. Bana emirler yağdırabilirsin ama ruhuma hükmedemezsin."
Cihangir, tam telefonunu komodinin üzerine bırakmışken gelen bildirim sesiyle duraksadı. Dicle’nin cevabını okuduğunda karanlık odada sert bir kahkaha attı. Bu kızın dikbaşlılığı, içindeki arzuyu daha da harlıyordu.
"Ruhuna hükmetmek için acelem yok Dicle. Önce o titreyen tenini, sonra kaçırdığın bakışlarını alacağım. Yas tutmak için çok vaktin olacak, kucağımda, benim kollarımdayken istediğin kadar ağlayabilirsin. Ama o kapı kapandığında, ağan da, kocan da, tek sahibin de ben olacağım."
"Sahip olmakla ait olmak farklı şeylerdir. Sen sadece bir beden aldın, bir hayat değil. Yarın o gelinliği giydiğimde herkes mutlu bir gelin görecek belki, ama sen karşında sana asla boyun eğmeyecek bir kadın bulacaksın. O büyük yatakta sana sadece sessizliğimi vereceğim."
Cihangir, yatağın kenarına yaslanıp pencereden vuran ay ışığına baktı. Dicle’nin direnci, onu ele geçirme isteğini bir takıntı haline getiriyordu. Mesajı yazarken yüzünde karanlık bir tebessüm vardı.
"Sessizlik de bir kabuldür Dicle. Senin o inatçı sessizliğini nefesini kesip bozmazsam ben de Cihangir değilim. Kırmızı elbiseyi neden seçtiğini biliyorum, öfkeni saklamak için. Ama yarın beyazların içinde, o öfke yerini teslimiyete bırakacak. Şimdi kapat o telefonu ve uyu. Rüyanda beni gör demiyorum, çünkü yarın geceden sonra rüyalara ihtiyacın kalmayacak."
"Rüyamda seni değil, kaybettiğim özgürlüğümü görüyorum. Senin o sığınak dediğin oda benim için bir zindan. Yarın gece o kapı kilitlendiğinde, yanında bir kraliçe değil, kalbi buz tutmuş bir yabancı bulacaksın."
"O buzu eritmek benim işim. Ben yanmayı da bilirim, yakmayı da. Sen sadece bekle... Yarın güneş battığında, o pürüzsüz teninde benim izlerim olacak. İyi uykular Dicle... Yarınki büyük fırtınadan önceki son sakin uykun olsun bu."
Dicle cevap vermedi. Telefonu yastığının altına itti ama sanki cihaz orada bir kor parçası gibi yanmaya devam ediyordu.
Cihangir ise telefonu elinden bırakmadı, Dicle’nin son yazdıklarını defalarca okudu. İçindeki o "arzu patlaması" öyle bir noktadaydı ki, şafağın sökmesi ve o görkemli düğünün bir an önce bitip baş başa kalacakları o ilk anın gelmesi için saniyeleri saymaya başlamıştı.