Yazarın anlatımıyla devam
Mizgin, elindeki telefonu yatağın üzerine fırlatıp odanın içinde adeta dans etmeye başladı. Cihangir’den gelen o kısa ama umut dolu telefon, içindeki bütün korkuları bir anda silip süpürmüştü.
Gardırobun kapaklarını hızla açtı, askıları sertçe kenara itti.
"Biliyordum işte!" diye mırıldandı kendi kendine. "Beni öyle kolayca silemezsin Cihangir Ağa. O çocuk yaştaki kızla ömür geçmeyeceğini sen de anladın sonunda."
Yatağın üzerine serdiği küçük valize en iddialı, en şık geceliklerini, Cihangir’in sevdiğini bildiği o kırmızı elbiseyi özenle yerleştirdi.
Aynanın karşısına geçip saçlarını düzeltti, kendine güvenen bir tavırla gülümsedi ve odasından çıkıp merdivenlere yöneldi.
Salonda ise bambaşka bir hava hakimdi. Dicle, sabah Cihangir’in ona fısıldadığı o güzel sözlerin sıcaklığıyla köşedeki sedirde oturuyordu. Cihangir’in bakışlarındaki o yumuşaklık, genç kadının yüreğine su serpmişti.
"Belki de gerçekten seviyordur beni," diye geçirdi içinden. "Karısı oldum sonuçta. Beni bırakmayacak, sahip çıkacak."
Tam bu sırada Mizgin, zafer kazanmış bir komutan edasıyla salona girdi. Adımları sert, bakışları kibir doluydu. Dicle’nin tam karşısında durdu ve sesini herkesin duyabileceği şekilde yükseltti.
"Akşam Cihangir beni tatile götürüyor. 'Çok üzdüm seni karıcığım, biraz kafa dinleyip baş başa zaman geçirelim' dedi telefonda."
Bu sözler salona bir bomba gibi düştü. Evin, yerinden fırlayıp Mizgin’in yanına gitti.
"Yengem! Bak boşuna üzdün kendini değmeyecek şeyler için. Abim sonunda doğruyu gördü, senin ne kadar kıymetli olduğunu hatırladı."
Şehnaz Hanım, Dicle’nin bir anda solan yüzünü, titreyen ellerini fark ettiğinde içi cız etti. Mizgin’in yüzünde ise adeta güller açıyordu. Hazan, ortamdaki gerginliği ve Dicle’nin gözlerindeki o kırgınlığı görünce hemen araya girdi.
"Yenge, gel seninle terasa çıkalım. Daha buraları hiç gezmedin, sana konağı gezdireyim biraz."
Hazan’ın tek derdi Dicle’yi oradan uzaklaştırmak, Mizgin’in zehirli sözlerinden kurtarmaktı. Şehnaz Hanım da hemen destek verdi.
"Tabii, gidin kızım. Dicle yengene her yeri göster, yabancılık çekmesin."
Mizgin, bıyık altından gülerek lafa girdi.
"Gezdir canım, gezdir. O ancak konağın içini gezer zaten, ötesine gücü yetmez."
Dicle’nin gözleri doldu, boğazına bir yumru oturdu. Ayağa kalktı ama Hazan’a bakacak mecali yoktu.
"Ben odama çıksam daha iyi olacak Hazan. Sonra gezeriz konağı."
Dicle hızlı adımlarla salondan çıkarken, Hazan onun omuzlarının sarsıldığını gördü. Genç kadının sessiz ağlayışı kalbine oturdu. Hiç vakit kaybetmeden salondan çıkıp, cebinden telefonunu çıkardı ve abisi Cihangir’i aradı.
"Efendim Hazan?"
"Abi, sen sabah ne dedin şimdi ne yapıyorsun Allah aşkına?"
Cihangir’in sesi yorgun ama şaşkındı.
"Ne oldu yine Hazan? Ne yapmışım ben?"
"Abi, Mizgin yengem salona geldi, 'Cihangir beni tatile götürüyor, kıymetimi anladı, beni kenara atmaz' diye bir sürü şey söyledi. Dicle’yi herkesin içinde rezil etti, kız ağlayarak odaya kaçtı!"
Cihangir bir süre sustu. Dişlerini sıktığı telefondan bile duyuluyordu.
"Tamam Hazan, kapat. Ben halledeceğim."
Cihangir telefonu kapattıktan sonra dişlerini sıktı. Dicle’nin hiçbir suçu yokken kalbinin bu kadar kolay kırılmasına izin verdiği için kendine kızdı. Mizgin’in bu kibri artık sınırları aşmıştı. Hemen telefonuna sarılıp asistanını aradı.
Cihangir ağa, isteklerini bir bir sıralı "akşam beş olduğunda herşey hazır olsun" deyip telefonu kapattı.
Konakta ise Mizgin’in neşesi herkesin sabrını zorluyordu. Evin, dışında kimse bu durumdan memnun değildi. Şehnaz Hanım, gelininin bu aşırı tavırlarına daha fazla dayanamadı.
"Mizgin, yeter kızım! Tamam, tatile gideceksin, anladık. Bütün mahalle duydu, biraz sakin ol."
Mizgin hemen yüzündeki o sinsi ifadeyi silip mazlum bir havaya büründü.
"Haklısın anne, kusura bakma. Malum, son günler çok kötü geçti. Cihangir böyle bir teklifle gelince mutluluktan havalara uçtum işte."
Bu sözler koca bir yalandı. Mizgin’in tek derdi tatile gitmek değil, Dicle’nin canını yakmaktı ve bunu başardığına emindi.
Akşam saatlerinde Cihangir’in arabası konağın önünde durdu. Mizgin, valizi elinde, en şık haliyle avlu'da bekliyordu. Dicle ise pencerenin arkasından onları izliyor, gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Cihangir arabadan indi, konağa girdiğinde Mizgin 'i gördü ve önce Mizgin’in yanına gitti.
"Hazırlanmışsın bakıyorum?"
"Hazırım sevgilim, sabırsızlıkla bekliyorum.
"
Cihangir, Mizgin’in elindeki valizi aldı ve şoföre uzattı.
"Bunu al ve Mizgin Hanım’ı babasının evine götür. İki hafta orada kalacak."
Mizgin’in gülümsemesi yüzünde donup kaldı.
"Nasıl yani? Sen gelmiyor musun? Tatile gitmeyecek miyiz?"
"Benim halletmem gereken daha önemli işlerim var Mizgin. Sen git, biraz dinlen, bu hırsın ve öfken biraz yatışsın. Ailen seni özlemiş biraz hasret gider."
Mizgin tam itiraz edecekken Cihangir arkasını döndü ve üst kata, Dicle’nin odasına doğru yürümeye başladı. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Kapıyı çalmadan içeri girdiğinde Dicle’yi yatağın kenarında, gözleri şişmiş bir halde buldu.
"Hazırlan."
Dicle şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Nereye?"
Cihangir cebinden o şık kadife kutuyu çıkardı ve yatağın üzerine bıraktı.
"Ağlaman için değil, gülmen için verdim ben o sözleri sana. Mizgin gidiyor, biz ise kalıyoruz. Ama bu gece konakta değil, seninle baş başa olacağımız bir yerde."
Dicle kutuyu açtığında parıldayan gerdanlığa baktı, sonra Cihangir’e.
"Mizgin seninle ... tatile gitmiyor mu?"
Cihangir, Dicle’nin yanına oturdu ve ellerini tuttu.
"O yalnız kalmaya, biz ise beraber olmaya gidiyoruz. Şimdi sil o gözyaşlarını, karım olduğun için pişman olmayacağın bir gece yaşayacağız."
Aşağıda ise Mizgin, avlunun ortasında tek başına kalmıştı. Mizgin, zafer kazandığını sandığı o anın aslında en büyük yenilgisi olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti.
Cihangir ağa 'nin Dicle için getirttiği kıyafeti arabadan getirmesi için Vedat 'ı aradı.
Kıyafet geldiğinde , neler olduğunu merak eden Hazan çoktan, Dicle' nin odasının kapısına gelmişti.
"Abicim, sen aşağı in bir kahve içip bekle. Belki Mizgin 'i yolcu etmek istersin... Bizde yengemi hazırlayalım.." dedi
Cihangir Ağa, yavaş adımlarla odadan çıkıp kapıyı arkasından kapattığında, Dicle olduğu yerde taş kesilmiş gibi kalakaldı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki, göğüs kafesine sığmıyordu sanki. Az önce yaşananlar bir rüya mıydı yoksa Cihangir gerçekten de Mizgin’i tek başına gönderip kendisini mi seçmişti?
Hazan, kapının önünde bekliyormuş gibi içeri daldı ve neşeyle ellerini birbirine vurdu.
"Hadi bakalım yengem !!! Devir değişti, devran döndü. Şimdi seni hazırlama vakti!"
Dicle, yatağın üzerine bırakılan o parıltılı takı kutusuna ürkek bir bakış attı. İçinde bir sızı vardı, bir türlü söküp atamadığı o suçluluk duygusu yakasına yapışmıştı.
"Hazan, ben hiç rahat değilim... İçimde kötü bir his var."
Hazan, yengesinin yanına çöküp ellerini tuttu, gözlerinin içine bakarak sordu.
"Neden yengem? Abim seni seçmiş, sana değer vermiş. Neden huzursuzsun?"
"Böyle sanki kötü bir şey yapıyorum gibi geliyor Hazan. Cihangir Ağa zaten evli, bir düzeni var. Ben onun hayatına sonradan geldim. Mizgin’in yerini almak, onu bu duruma düşürmek..."
Hazan, Dicle’nin cümlesini bitirmesine izin vermeden sözünü kesti. Sesi bu sefer daha ciddi ve kendinden emindi.
"Yengem, bak beni iyi dinle. Allah var, Cihangir abim Mizgin’i ilk zamanlar gerçekten el üstünde tuttu. Her istediğini yaptı, bir dediğini iki etmedi. Ama biz o zamanlar bile anlıyorduk, abim aslında mutlu değildi. Mizgin her şeyi güç için, gösteriş için yaptı. Şimdi neden bu kadar hırçın biliyor musun? Abime olan aşkından değil, abimin sana gerçekten aşık olmasından rahatsız."
Dicle duyduklarına inanamıyormuş gibi kaşlarını kaldırdı. Dudaklarından dökülen kelimeler bir fısıltıdan farksızdı.
"Nasıl yani? Cihangir Ağa bana gerçekten aşık mı diyorsun? Ben sadece bir mecburiyetim sanıyordum."
Hazan kahkaha atmamak için kendini zor tuttu, Dicle’nin saflığına hem üzülüyor hem de gülümsüyordu.
"Ah be yengem! Sen o adamın sana bakışlarından da mı bir şey anlamadın? Abim bugüne kadar kimse için kararlarını değiştirmedi, kimse için Mizgin’i karşısına almadı. O sert adam senin yanına gelince süt dökmüş kedi oluyor, hala soruyor musun?"
Dicle başını öne eğdi, parmaklarıyla oynamaya başladı.
"Ben hiç böyle şeyler yaşamadım ki Hazan. Sevda nedir, bir adamın bir kadına bakışı ne anlama gelir inan bilmiyorum. Korkuyorum sadece."
Hazan, Dicle’nin çenesinden tutup yüzünü yukarı kaldırdı.
"Tamam işte yengem, bu gece senin miladın olsun. Aşkı abimle öğren, onunla büyü. Olmaz mı? Ben sizin gerçekten mutlu olduğunuzu görmeyi o kadar çok istiyorum ki... Bu konak artık biraz huzur görsün. Belki avluda koşturan minik Hazan' lar olur.!!!"
Dicle cevap vermedi ama sessizliği bir kabullenişti aslında. İçten içe bu yoldan artık dönüş olmadığını biliyordu. Madem kader onu bu konağa, bu adama savurmuştu, o zaman kaçmak yerine bu aşkın içinde kaybolmayı denemeliydi. En azından sevip sevilmenin nasıl bir duygu olduğunu tatmaya hakkı vardı.
O sırada zihninde Mizgin’in salondaki o kendinden emin, iğneleyici tavrı belirdi. Birkaç saat önce "O ancak konağın içini gezer" diyerek kendisiyle alay eden kadının, valiziyle baş başa kalışını hayal etti. İstemsizce dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm oluştu.
"Demek ki," diye düşündü Dicle. "Cihangir Ağa beni herkesin önünde tutuyor. Bana gerçekten değer veriyor. Benim için kaç yıllık karısını, Mizgin’i bile karşısına aldı."
Kendi adına seviniyordu artık. Bu sadece bir zafer değil, bir korunma hissiydi. Hayat belki de ona en güzel olanı, en çetin ve zor yollardan geçerek verecekti.
Hazan hemen Cihangir ağa 'nin getirttiği elbiseyi eline aldı.
"Hadi, abim aşağıda bekliyor. Onu daha fazla ağaç etmeyelim. Öyle bir hazırlan ki, Cihangir Ağa sana bakmaktan yolunu şaşırsın!"
Dicle derin bir nefes aldı. İçindeki o ürkek kızı odada bırakıp, Cihangir Ağa’nın "karısı" olarak o kapıdan çıkmaya karar verdi. Aynadaki aksine baktığında, gözlerindeki hüzün yerini yavaş yavaş bir parıltıya bırakıyordu.
"Haklısın Hazan," dedi Dicle, sesi bu sefer daha gür çıkıyordu. "Belki de artık mutlu olma sırası bendedir."