Cihangir'in anlatımıyla devam
Sabah erkenden uyandım. Bugün benim olanı alma günüydü. Yan tarafıma baktığımda Mizgin, uyuyordu.. Bütün gece "onunla birlikte uyumayacaksin, beni yanlız birkamazsin, senin gerçek karın her zaman benim, " ve daha bir çok şey söyledi.
"Tamam, tamam" deyip geçirdim." Dicle'yi bir alayım koynundan çıkarsam adam değilim " tabi bu dile getirmedim.
Üzerimi giyinip, hazırlıkları kontrol edip damat tıraşı olmak için odamdan çıktım.
Damat tıraşı önemliydi, sakallarım ile Dicle'nin tenini acıtmak istemiyorum.
Konağın içi doluydu, asıl kalabalık bu değildi. Asıl kalabalık, herkesin kafasının içindeydi. Bunu en iyi kardeşlerimden anlardım.
Evin, merdivenin başına oturmuştu. Elinde telefon vardı ama baktığı yoktu. Sürekli parmaklarını oynatıp mesaj yazıyordu.
Hazan onun biraz gerisinde ayakta duruyordu. Yüzü sertti, belli etmemeye çalışsa da hoşnut değildi.
Mirza ile Azad karşılıklı oturuyordu. Sözde düğün işlerini konuşuyorlardı ama lafları dolaştırıp duruyorlardı.
“Her şey hızlı oldu,” dedi Mirza.
“Bizim evde hiçbir şey yavaş olmaz,” diye cevap verdi Azad. “Karar verildiyse olur.”
Hazan lafa karıştı.
“Olur ama herkes için aynı mı olur, onu bilmiyorum.”
Azad başını kaldırdı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bence gayet açık,” dedi Hazan. “Bu evlilik sadece abim için mutluluk verici.”
Evin başını salladı.
“Ben Dicle’yi gördüm,” dedi. “O kız mutlu değil.”
O an herkes sustu. Bana baktılar. Susmamı beklediler. Susmadım.
“Mutluluk,” dedim, “bizim evde mutlu olmayı öğrenecek”
Hazan kaşlarını çattı.
“İşte sorun da bu zaten.”
Mirza bana döndü.
“Cihangir abi,” dedi, “biz senin kardeşiniz. Yanındayız. Ama Mizgin meselesi”
“Bitmiştir,” dedim net bir sesle. “O konu kapanmıştır.”
Azad araya girdi.
“Senin için kapanmış olabilir.”
Bu söz hoşuma gitmedi.
“Ne demek istiyorsun Azad?”
“Şunu,” dedi. “Bir evde bir şey kapandığında, gerçekten kapandığını sanma.”
Evin ayağa kalktı.
“Bugün kavga günü değil.”
Hazan ona döndü.
“Bugün her şeyin başladığı gün,” dedi. “Kavga da burada başlar zaten.”
Mirza derin bir nefes aldı.
“Ben şunu biliyorum,” dedi. “Bu evde bir kadın daha var artık. Dicle suskun. Mizgin öfkeli. Bu ikisi aynı çatı altında kolay durmaz.”
“Durmak zorundalar,” dedim.
Hazan bana baktı.
“Zorunda olmakla, dayanmak aynı şey değil abi.”
Bir an sessizlik oldu. İlk kez kardeşlerimin hepsi aynı anda bana bakıyordu. Yargılar gibi değil, tartar gibiydiler.
Azad konuştu.
“Biz seni tanıyoruz. Güçlü olmak senin için önemli. Ama bu evde güç bazen sana karşı olur.”
Bu söz içime oturdu ama belli etmedim.
“Bu evde düzeni ben kurarım,” dedim. “Herkes yerini bilir.”
Evin başını eğdi.
“Umarım,” dedi. “Çünkü yerini bilmeyen biri olursa, ilk zarar gören biz oluruz.”
Hazan kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Abi,” dedi. “Bir insan birini alabilir. Ama onu susturamaz. Dicle susuyorsa, bu iyiye işaret değil. O kız kırılıyor abi.”
Annem, " Hadi oğlum, gidip gelinimizi alalım." dedi.
Evet, bugün hiç bir şey moralimi bozamazdı. Dicle, benim olacaktı başka bir şeyin önemi yok benim için, diğer sorunlar zamanla aşılır.
Arabalara binip çalan davul zurna eşliğinde gelinimi almak için yola çıktık.
Yazarın anlatımıyla devam
Güneş doğduğunda , Dicle için bu sabah, bir uyanış değil, bir veda gibiydi. Odasının içinde yankılanan zılgıt sesleri, kapının önünde vuran davulun gürültüsü kalbine birer iğne gibi batıyordu.
Evin avlusunda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Dicle, üzerine giydiği o bembeyaz, yerlere kadar uzanan gelinliğin içinde kendini yabancı bir bedende gibi hissediyordu. Aynadaki yansımasına baktığında gözlerindeki o hırçın bakışın yerini derin bir yorgunluğun aldığını gördü.
Abisi Yılmaz, elinde kırmızı kuşakla odaya girdiğinde odadaki kadınların zılgıtları evi inletti. Dicle’nin dizlerinin bağı çözüldü.
Abisi, Dicle ' nin yanına gelip kuşağı beline dolarken elleri titriyordu. Bu bir gelenekti, bekareti, namusu ve baba evinden çıkışı temsil ederdi. Ama Dicle için bu kırmızı kuşak, hürriyetinin boynuna değil de beline dolanan bir kementti.
Abisi üç kez bağlayıp çözdü, en sonunda sıkıca bağladı. Dicle’nin kulağına eğilip, “Gittiğin yerde başımızı öne eğme ,” dedi.
Dicle cevap vermedi. Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki, nefes alsa canı yanacaktı. "Ölürüm de gitmem" dediği o kapıdan, şimdi abisinin kolunda, yüzünde kalın bir duvakla çıkıyordu.
Cihangir, konağın önünde, simsiyah lüks arabasının yanında bekliyordu. Üzerindeki siyah damatlık, heybetini daha da ortaya çıkarmıştı. Dicle kapıdan çıktığı an Cihangir’in bakışları dondu kaldı. Duvak yüzünü kapatsa da, o yürüyüşü, o narin duruşu Cihangir’in içindeki şehveti körükledi.
Yanına gitti. Yılmaz, Dicle 'nin elini Cihangir’in avucuna bıraktığında, Cihangir o eli öyle bir sıktı ki, "Artık benimsin," der gibiydi. Dicle’nin parmakları buz gibiydi, Cihangir’in avucu ise cayır cayır yanıyordu. Arabaya binerken Cihangir eğilip duvağın üzerinden fısıldadı,
“Titreme. Bugün herkes bizim mutluluğumuzu konuşacak. ”
Dicle sadece, “Oyun bittiğinde ne yapacaksın Cihangir Ağa?” diye bildiği o buz gibi sesle karşılık verdi.
Konağa varıldığında mahşeri bir kalabalık vardı. Kazanlar kaynıyor, et kokuları havaya karışıyordu. Cihangir ve Dicle, avlunun ortasındaki yüksek olan bir masaya oturtuldular. Takı töreni başladığında altınların ağırlığı Dicle’nin omuzlarını çökertiyordu. Her takılan bilezik, her boynuna dolanan altın zincir, ona satılmış bir köle olduğunu hissettiriyordu.
Mizgin, kalabalığın arasında bir gölge gibi duruyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Dicle bir an onunla göz göze geldiğinde, orada sadece kıskançlık değil, acı bir acıma gördü. "Sıra sana da gelecek," diyordu Mizgin’in bakışları.
Halaylar çekildi, silahlar patladı. Cihangir, aşiretin önde gelenleriyle oyuna kalktığında Dicle onu izledi. Cihangir’in her hareketi güç doluydu. Oynarken bile gözlerini Dicle’den ayırmıyordu. Bir ara Dicle’yi de oyuna kaldırdılar. Cihangir, Dicle’nin elini tuttuğunda parmaklarını kadının avucuna kenetledi.
Kalabalığın içinde el ele tutuşurken, Dicle’nin hissettiği tek şey utanç ve kaçma isteğiydi.
“Herkes bize bakıyor,” dedi Cihangir kulağına doğru. “Gülümse Dicle. Diyarbakır ’in en güzel gelini olduğunu görsünler.”
Dicle zoraki bir tebessüm yerleştirdi dudaklarına. “Güzellik mi görüyorlar, yoksa kurban mı, emin değilim Cihangir.”
Düğün yemeğinden sonra kalabalık yavaş yavaş dağılırken, asıl önemli ana gelindi. Üst kattaki büyük odada, sadece aile büyüklerinin ve şahitlerin huzurunda imam nikahı kıyılacaktı.
Dicle’nin üzerine bir ağırlık çöktü. O odaya girdiğinde, karşısında oturan hocayı ve yanındaki şahitleri gördüğünde kaçacak yerinin kalmadığını anladı. Cihangir, hemen yanına oturdu. Aralarındaki mesafe azdı; Cihangir’in odunsu parfümü Dicle’nin başını döndürüyordu.
Hoca, Dicle’ye döndü. “ Cihangir’i kocalığa kabul ettin mi?”
Oda sessizliğe büründü. Dicle’nin kalbi kulaklarında atıyordu. Bir an duraksadı.
"Hayır" demek geçti içinden. Her şeyi yakıp yıkmak, bu konaktan koşarak çıkmak... Ama kapıdaki babasını, arkasındaki aşiret baskısını ve Cihangir’in o kararlı, hapseden bakışlarını hissetti.
“Ettim,” dedi fısıltıyla. Sesi sanki bir başkasına aitti.
Hoca soruyu üç kez tekrarladı. Her "Ettim" deyişinde, Cihangir’in göğsü gururla kabarıyordu. Sıra Cihangir’e geldiğinde, o hiç tereddüt etmeden, sesi odayı titreterek cevap verdi:
“Ettim! Şahidim Allah’tır, kabul ettim.”
Mehir olarak Cihangir’in Dicle’ye vadettiği topraklar, altınların miktarı kağıda döküldü.
Dua okunduğunda Cihangir elini Dicle’nin dizinin üzerine koydu. Bu bir sahiplenmeydi. Dicle, o elin ağırlığı altında ezildiğini hissetti.
Artık geri dönüş yoktu. Gökyüzünde parlayan yıldızlar şahitti ki, Dicle artık Allah katında da Cihangir Ağa’nın helaliydi.
Hoca ve şahitler odadan ayrıldığında, avludaki gürültü kesilmiş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Cihangir ayağa kalktı, elini Dicle’ye uzattı.
“Vakit geldi güzelim,” dedi. Sesi artık sert değil, derin ve davetkardı.
Dicle, Cihangir’in elini tutmadı , kendi başına ayağa kalktı. Ama bacakları titriyordu. Merdivenleri çıkarken her basamak, kalbine inen bir balyoz gibiydi. Yeni düzenlenen yatak odasının kapısına geldiklerinde Cihangir durdu. Kapıyı açtı ve Dicle’nin geçmesi için kenara çekildi.
İçeride, Dicle’nin mobilyacıda görüp "burada boğulurum" dediği o beyaz yatak, üzerinde serili olan ipek çarşaflar ve odayı aydınlatan loş ışıklar onu bekliyordu.
Dicle odaya girdiğinde Cihangir arkasından kapıyı kapattı. Anahtarın kilitte dönen sesi, Dicle’nin içindeki son umut kırıntısını da öldürdü. Cihangir yavaşça yaklaştı, Dicle’nin önünde durdu ve iki eliyle yanaklarını okşadı.
Dicle’nin ağlamaktan parlamış, korkuyla harmanlanmış ama hala meydan okuyan gözleriyle karşılaştı. Cihangir, parmaklarını Dicle’nin yüzünde gezdirdi.
“Sonunda,” diye fısıldadı. “Seni bu odaya, bu hayata, kendime mühürledim Dicle. Artık kaçış yok.”
Dicle başını dik tutmaya çalıştı ama gözünden bir damla yaş süzülüp Cihangir’in parmağına düştü. “Bedenimi mühürledin Cihangir Ağa. Ama kalbim hala bu kapının dışında, özgür.”
Cihangir gülümsedi, bu kez gülüşünde bir avcının zaferi vardı. “Olsun. Ben o kalbi de o kapıdan içeri sokmayı bilirim. Ama önce... şu üzerindekinden kurtulalım.”
Cihangir’in eli, gelinliğin arkasındaki düğmelere uzandığında, odadaki sessizlik sadece ikisinin hızlanan nefesleriyle bozuluyordu. Dicle, gözlerini sıkıca kapattı.