“Daha ne kadar bekleyeceğiz, söyler misiniz?”
Karşımda, masada dizilmiş olan adamlara baktım. Hepsi oldukça gergin, sanki diken üzerinde oturuyorlardı. Bakışlarını bana değdirmekten çekiniyor, sözlerime cevap vermekten kaçınıyorlardı. Odanın havası git gide bozulmaya başlamıştı.
Tek kaşımı çattım. Beni duymamazlıktan mı geliyorlardı?
Karşılarında oturan kişinin kim olduğunu unutmuş olmalılardı herhalde…
“Cahit…” dedim, yavaşça. Gözlerim bir avcı misali karşımda iki büklüm oturan adamların üzerinde gezindi.
“Buyurun küçük hanım…”
Ters bakışlarımı yanımda duran Cahit’e çevirdim, sözlerine kızdığımı anlamış olmalı ki aceleyle önündeki ceketinin düğmelerini ilikledi. Boğazını temizledi. “Buyurun Neva Hanım?”
Beni o kadar iyi tanıyordu ki, tepkilerimin ne anlama geldiğini artık kolaylıkla çözebiliyordu. Normalde bana küçük hanım derdi ancak şuan içinde olduğumuz durum gibi önemli kişilerin yanında saygısını üzerimden eksik etmezdi.
“Toplantı kaçta olacak demiştik?” dedim, ters bir ifadeyle. Buz gibi sesimle keskin bakışlarımı masanın tam karşısında duran bana gergin gülümsemeyle bakan asistana çevirdim.
“Tam 13.00’da başlayacak, denmişti.”
“Şuan saat kaç?” dedim, karşımda duran asistana hitaben.
Adam ne diyeceğini bilemeyerek elinde duran tablete baktı ve hızlıca konuştu. “Kusura bakmayın Neva Hanım, Timur Bey’in işi biraz uzamış o yü-”
“Ah…” dedim, dirseklerimi masanın üzerine dayadım ve başımı usulca yana doğru eğdim. Yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirdim. “Ne yapsak ki? Tam bir saattir sizin patronunuz olacak o adamı bekliyoruz.”
Karşımda duran Kalender Holding’in çalışanları sözlerimin ardından kıpırdanmaya başladılar. Babamın ayarladığı ve üzerine basa basa mühim dediği toplantıya gelmiştim ancak Timur denen herif tenezzül edip gelmemişti bile.
“Her an burada olacak-”
“Yeter.”
Vurdumduymaz bir tavırla tekerlerli olan sandalyeyi ittim ve ayağı kalktım. Ayağı kalkmamla masada duran tüm herkes ayaklandı. “Adınızı tüm Türkiye’ye duyurduğunuz için tenezzül edip, kendi ayaklarımla şirketinize geldim.” dedim, tok bir sesle.
“Bunun için minnettarız…” diyen bir ses duydum. Konuşan kişi holdingin halkla ilişkiler uzmanıydı.
“Öyle mi?”
Ellerimi masadan çektim. “Ben ortada bunun için minnettar olan patronunuzu göremiyorum.”
“Efendim, son dakika çıkan bir sorundan dolayı toplantının saati uzadı.” diye karşımda bana cevap veren asistana baktım.
“Adınız, ne?”
Gözlüklerini düzeltip, gömleğinin yakasını çekiştirdi. “Adım Batuhan.”
“Batuhan Bey, lütfen biricik patronunuza söyleyin; milyonluk anlaşmayı şuan fes ediyorum ve lütfen tenezzül edip de holdingime ayak basmasın.”
“Ama…”
“Piç herif…” diye dudaklarımın arasında mırıldandım.
Odanın içindeki garip havayı dağıtmak amacı ile yürüyüp, toplantı odasının kapısına doğru ilerledim. Cahit ve Eda arkamdan gelirken hızlı ve sert adımlarımla; ayağımdaki on santimlik kırmızı topuklularımla sanki onları ezip geçmek istermiş gibi yürümeye devam ettim.
“Babanız çok öfkelenecek Neva Hanım…” dedi, Eda.
“Evet, biraz daha beklemeliydiniz. Bu adamlarla iş yapmak için sırada ne kadar insan var biliyor musunuz siz?” diye devam etti Cahit.
Onları umursamadan asansörün önünde durdum ve düğmeye bastım. Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim ve kapının açılmasını bekledim. Çok beklemeden asansör gelince bindim ve karşımda bana şaşkın gözlerle bakan Cahit ve Eda’ya baktım.
“Binecek misiniz?” dedim, ters ters.
Lafımı ikiletmeden asansöre bindiklerinde kapılar kapandı. Dişlerimi birbirine bastırıp, bana saygısızca davranan adamı aklıma getirmeden duramıyordum. Nasıl olurdu da kendini beğenmiş herif, bir saat boyunca beni bekletebilirdi?
“Şuan öfkeden kudurduğunu hissediyorum nedense…” dedi Eda, çekingen bir sesle. Sizli konuşmayı bırakıp, bana hitaben konuştu.
“Şuan o adamı kum torbası gibi patlatmak istiyorum.”
“Anlamıyorum, Haluk Bey bu toplantı için o kadar uğraşmıştı. Timur Bey nasıl olurdu da gelmezdi?”
Evet, babam bu toplantı için çok uğraşmıştı. Adını son zamanlarda duyurmuş olan Kalender Holding, birkaç yıl önce neredeyse batmak üzereyken şuan tüm holdingleri yıkıp geçecek bir seviyeye ulaşmıştı. Şubeleri tüm Türkiye’de açılmıştı; elmas ticaretiyle o kadar fazla şube açmıştı ki babam da popüler kültürün bir parçası olarak altın şirketimizi onların ürünleri üzerinden reklam yapmak istemişti.
Ama bilin bakalım ne olmuştu?
Kendini beğenmiş piç, toplantıya gelmemişti bile!
“Beni hor görmeye nasıl cüret eder?”
“Neden sizi hor gördüğünü düşünüyorsunuz küçük hanım? Bekleseydiniz belki de gelirdi.”
Başımı iki yana sallayıp öfkeyle gözlerimi kıstım. “Bahse girerim adam başından beri şirketteydi. Belki de babamın emeklerini ve beni tamamen görmezden geldi. Ne de olsa onun bize ihtiyacı yok.”
“O halde neden toplantıyı kabul etsin ki?”
“Tabi ki de egosunu okşamak için…”
Asansörün kapısı açıldığında yüksek topuklularımın üzerinde yürümeye başladım. Etraftaki insanların meraklı bakışlarına aldırış etmeden holdingden çıktım. Kapıda bekleyen lüks arabama ilerlerken içimde biriken öfkeyi atmaya çalışıyordum.
Yıllardır bu işin içindeydim. Dört yıllık üniversitemi üç yılda tamamlamış, babamın işlerini üzerimde almıştım. Yıllardır dedemden kalma giyim üzerine olan şirketimizi yürütüp, kış-yaz koleksiyonlarımız üzerinden ticaret yapardık. Kadınların giyip, kullanabileceği her şeyi tasarlıyor, satışa çıkarıyorduk.
Adımız bir marka haline gelmişti. Babam yıllarca fabrikalarda, giyim mağazalarında ter dökmüştü. Bende ergenliğimden bu yana çizdiğim bazı koleksiyonları seri üretime vermiştim ve bu bizim için geri dönülemez bir yol açmıştı.
İşlerin başına geçtiğim ilk zamanlarda, önceden çizdiğim elbiseleri tasarımcılarla düzeltip, defilelerde boy göstermiştik. Ummadığım bir şekilde elbiselerim çok beğenmiş ve seri üretime girmişti. Böylelikle büyük meblağlarla paralar kazanmıştık.
Şirkette hem idari işlerle uğraşıyordum hem de tasarım üzerine çalışıyordum. Babamın haftalardır uğraştığı görüşme için tüm işlerimi bırakıp gelmiştim ancak Timur Kalender olacak olan o şahıs, tenezzül edip toplantıya gelmemişti.
Bunu ona ödetecektim.
Kim bir Kunt’u küçümsemeye çalışırdı?
Arabaya bindikten sonra saatlerimi boşa harcadığım holdingin önünden ayrıldık. Babama ne söyleyeceğimi düşünürken çalan telefonumu duydum. Eda telefonu uzattığında elinden alıp baktım.
Arayan ablamdı. Gözlerimi devirmemek için kendimi sıktım ve telefonu açtım. “Efendim abla?”
“Efendim mi?! Neva, sen ne yaptın?”
İşte, başlıyorduk.
“Ne yapmışım?” dedim, soğuk çıkan sesimle.
“Bir de ne yapmışım diye soruyorsun! Toplantıya gitmemek de ne demek? Beni çıldırtacak mısın sen? Babam duyarsa ne olur, haberin var mı senin?”
“Sakin ol abla, toplantıya gitmediğimi söyleyen kim?” dediğimde öfkesi balon gibi dönmüş olmalı ki, sustu.
“Gittiysen neden şuan elimde ret yazan bir e posta var?” dedi, Kalender Holding daha çıkalı on dakika bile olmadan bize ret yazan bir e posta mı yollamıştı?
Tırnaklarımı sertçe avucumun içine bastırdım. Anlaşmayı ben fes etmiş olabilirdim ama bu kadar çabuk geri dönüş alabileceğimizi düşünmemiştim.
“Gittim ama kendini beğenmiş piç, gelmedi! Oldu mu? Bende toplantıdan çıktım.” dedim, kendimi sakinleştirmeye çalışarak.
“Bekleseydin, ne olurdu? Şuan ne kadar para kaybettiğimizim farkında mısın sen?”
“Onların kaybedeceği paranın yanında bizim ki bir hiç, abla.”
Telefonunu ucunda öfkeyle iç çektiğini duydum. “Deli edeceksin beni! Hemen holdinge gel, hemen!” deyip, telefonu yüzüme kapattı.
Birkaç saniye elimde telefonu tuttum ve usulca geri çektim. Eda’nın meraklı bakışlarına aldırmadan telefonu ona uzattım. Bakışlarım camdan dışarı bulurken öfkeden kıvranacak hale gelmiştim.
Hepsi o adamın suçuydu…
Umarım, diye geçirdim içimden.
Umarım seninle karşılaşmazdık Timur Kalender.
**
“Ne yaptım dedin?”
Babam öyle yavaş bir sesle konuşmuştu ki, gözlerimi devirmeden edemedim. Babamın masanın ucunda bana bakıyor, ablam hemen karşımda Azrail gibi duruyordu. Bense ayağımı diğer ayağımın üzerine atıp, rahat bir tavırla onlara bakıyordum.
“Anlaşmayı fes ettim, dedim.”
Ablam vurdumduymaz halime bakıp, masanın arkasında duran babama doğru yaklaştı. Göz ucuyla babama baktığım zaman gömleğinin yakasını çekiştirdiğini gördüm. Yüzü şimdiden kızarmıştı.
“Neva!” diye kükreyince, içten içe tedirgin olmadım değil.
“Ne?” dedim.
Ablam bana ters ters bakınca önüme döndüm. “Baba, sakin ol. Bir çaresini bulacağımızdan eminim.”
“Ne çaresi?” dedi babam. Hızlıca sandalyesinden kalktı. “Sen bana şuan kaç trilyonluk zarar verdiğinin farkında mısın, ha? O adamla tam on trilyonluk sözleşme yapacaktık! Reklamını bile duyurduk!”
“Bir duyuru yayınlarız.”
“Çıldıracağım, Allah’ım!” diye hayıfladı.
“Neva, adam iyi değil o yüzden üzerine gitme.”
Babam ve ablama bakıp, içe çektim. “Ben üzerine gitmiyorum. Sen istedin diye kalktım adamın holdingine bile gittim! Ama gelmedi, ne yapsaydım yani?”
“Sözleşmeyi fes etmek zorunda değildin!”
“Bizi resmen küçük görerek toplantıya gelmedi, diyorum. Ne yapsaydım?” dedim sakince ablama baktım.
Babam sandalyesine geri otururken elleriyle başını kavradı. “Başka bir çözümü olabilirdi, illa gidip fes etmen gerekmezdi! Şuan ne kadar zarara uğradık bilmiyorsun! Yaptığımız reklamlar, afişler! Hepsi boşa gitti.. Ne yüzünden, senin öfken yüzünden!”
“Göndermeseydin…”
“Ne?” diye sordu ablam.
Boş bakışlarla bir ablama bir de babama baktım. “Göndermeseydiniz? Madem bu kadar mühim bir sözleşmeydi o zaman çok değerli kızını gönderseydin! En azından bu kadar zarara uğramamış olurdun.”
“Sen, ne diyorsun?” dedi babam, yüzüme tükürür gibi. “Sana şans verdim! Belki bu işin altından kalkarsın diye bir şans verdim ve sen yine beni şaşırtmadın! Her şeyi eline, yüzüne bulaştırdın.”
Dudağımın ucu kıvrıldı. “Şans mı verdin, bana? Bunun için sana minnettar mı olmalıyım?”
“Neva, babanla düzgün konuş!”
Ablamı umursamadan oturduğum yerden kalkıp sözlerinin canımı yakmadığını göstermek adına omuz silktim. Yüzümdeki ifadeyi korumaya çalıştım. “Adam sana güvenip, en önemli anlaşmasını senin yönetmene izin veriyor. Sende kalkmış küstahlık yapıyorsun!”
“Ben istemedim.”
Ablam küstahlık yaptığımı düşünüyor olabilirdi ama bu anlaşmayı imzalamak için beni göndermesini ben istememiştim. Kendi yaptıkları bir planı ben mahvettiğim için mi kötü oluyordum?
“Seni terbiyesiz! Sana o kadar şans vermeme rağmen bir ke beni onurlandırmadın!” dedi, babam yerinde ayaklanıp ellerini masanın üzerine dayadı. Sinirlendiğini yüzünden anlayabiliyordum. Resmen köpürüyordu. Ablam ona destek olmak için kolunu tuttu.
“Onurlandırmak mı? Baba…” dedim gülerek. “Şuan o sözleşmeyi imzalayacak olsaydık bu benim sayemde olurdu. Benim tasarımlarımla tekrar ayağı kalktığını unutma. Ablamın emekleri, senin emeklerin…Hepsi boşunaydı. Eğer benim tasarımlarım olmasaydı, şuan o masada oturuyor, olmazdın.”
Yalan değildi.
Sözlerimin hepsi doğruydu. Tam dört yıl önce ekonomik bir krizin eğişindeydik. Babam büyük zararlara uğramıştı. Yurt dışından aldığı destekler kesilmişti. Dolar bazlı aldığı kumaşlar, en kalitelisinden malzemeler Türk parası karşısında onu sıkıntıya sokmuştu ve Ruby adlı firması neredeyse batacaktı.
O zamanlar babam için değil de, sırf annem için tasarımlarımı babama vermiştim. O da yurt dışında bulduğu yatırımcılar sayesinde yabancı ülkelerde defilelerde benim tasarımlarımı kullanmış ve yavaş yavaş kalkınmıştı.
“Seni küstah! Bir de kızım olacaksın…”
Babamın sözlerini umursamıyordum, gram umurumda değildi. “Baba, senin her zaman bir kızın var. Bunu unutma.” dedim, yüzüne soğuk su çarpmışım gibi irkildi. Küçükken bana söylediği sözleri şuan yüzüne çarpış olmam, zoruna mı gitmişti?
“Neva…”
“Merak etmeyin, size yeni bir alıcı bulurum. O yüzden artık bağırıp, çağırmayın…” dedim ve onların konuşmasına izin vermeden odadan çıktım.
Odanın kapısını kapatmıştım ki, kapının önünde duran Cahit’i görünce dilimi ağzımın içinde yuvarladım. Yine her şeyi duymuş olmalıydı. Gerçi Cahit buna artık alışmıştı.
“Nereye gideceğiz küçük hanım?”
“Bana, son on yılda kalkınmış ve işimize yarayacak firmaların adlarını getir. Eda’ya söyle, odama gelsin.”
“Tabi, küçük hanım.”
Odama geçip kendimi tamamen dış dünyaya kapattım. Güzel manzaraya karşılık oturup, ceketimi çıkardım. Filtre kahvemle birlikte iş başına koyulduğum zaman istediğim tek şey, acelesinden bir yatırımcı bulmaktı.
Saatler boyunca odadan çıkmazken hava neredeyse kararmıştı. Cahit’in getirdiği dosyaları iyice araştırmıştım ancak pek umut yok gibiydi. Firmamızın reklamını ancak bizim gibi adı duyulmuş bir marka ile taçlandırabilirdik ancak bu şuna önümdeki firmalarla olacak değildi.
“Of…”
Başımı sandalyeme yaslayıp, boynumu ovuşturdum. O sırada odamın kapısının çalındığını duydum. “Girebilir miyim?” diyen Eda’nın sesini duyunca içeri gelmesine izin verdim.
Elinde tuttuğu su bardağı ve ilaçla iç çektim. “Unutmuşsundur diye getirdim. Aç karnına içmen gerek, biliyorsun.”
Getirdiği ilacı ve suyu içtikten sonra soğumuş kahvemden küçük bir yudum aldım. “Kaç tane kaldı?”
“İki tane var, yarın doktordan randevu aldım. Saat iki gibi orada olman lazım.”
Başımı salladım. Düşüncelerim, bedenimi oldukça etkiliyordu. Bazen stresli bazen de karamsar bir ruh hali içindeydim. Özellikle evde ve iş yerinde böyleydim. Bu hallerimin regl oluşuma etki edeceğini bilmiyordum.
Ergenliğimden beri regl döngüm düzensizdi. Bazen üç ay boyunca regl olmazdım, bazen de çok olurdum. Bu yüzden hep bir ayağım doktorda olurdu. Yumurtalıklarımda oluşan sıkıntıdan dolayı böyle bir dertten mustariptim. Yirmi dört yaşında olmama rağmen hala düzensizliğim devam ediyordu. Bu yüzden ilaç kullanıyordum.
“Tamam, giderim.”
O an telefonumun çalması ile dikkatim dağıldı. Arayan kişiyi görünce sinirlerimin gerildiğini hissettim. Eda, kimin aradığını görünce benim gibi yüzünü buruşturdu.
“Hala arıyor mu seni?”
“Peşimi bıraktığını hiç gördün mü?” dedim, telefonu sessize alarak.
“Neden bu kadar zorluyor, onu anlamıyorum, istemiyorsun sonuçta.”
İç çektim. “Adamı yüz bin defa reddettim ama hala ısrarcı. Hem beni seviyor, hem de her gün bir kadınla.”
Eda tavrıma güldü. “Neva, ben sana çok aşığım ama aynı zamanda geniş bir mideye de sahibim diyor.”
İstemsizce dudağımı kıvırdım ve gülümsedim. Levent, üniversiteden tanıştığım arkadaşımdı. Başlarda iyi anlaşsak da sonradan bana ilanı aşk etmesi ile aramıza mesafe koymuştum. Her gün neredeyse kapımda bitiyordu, sabahı ise başka bir kadının yatağında…
“Onun gibi bir adam istemiyorum.”
“Hmm, bir adam istiyorsun yani?” dedi, masamın önünde duran sandalyelerde birine oturup, bana merakla baktı.
Ağzımdan laf almak ister gibi bir hali vardı ama şansı yoktu. Çünkü hayatıma kimseyi almayı düşünmüyordum.
“Hayatıma bir adam alıp, onun da hayatını karatmayı düşünmüyorum. O yüzden heveslenme.”
“Hadi ama! Ne hayat karartması? Kimin hayatını karartmışsın? Hem fıstık gibi kızsın, şu haline bak!” dedi, beni göstererek.
Eda, üniversiteden beri böyleydi. Her zaman kendime haksızlık yaptığımı düşünürdü. Bedenimin dört dörtlük olduğunu ve hiçbir erkeğin reddedemeyeceği kadar güzel olduğumdan bahsedip dururdu.
Bazen bende öyle düşünürdüm.
Güzel olduğumu ama bu, düşünceden hemen vazgeçerdim.
Sen bir katilsin.
Katil bir insan, nasıl güzel olabilir?
Olamazdım.
Ben hep, çirkindim.
Sapsarı saçlarım vardı. Anneme çekmiştim, mavi ve yeşile çalan gözlerim vardı. Yüz hatlarım belirgin ve çenem keskin bir yapıya sahipti. Kaşlarımın rengi saçlarıma çalıyordu. Açık kahve rengindeydi. Dudaklarım, kiraz renginde oldukça kırmızıydı. Tenim beyaz olduğu için hemen göze çarpıyordu.
İnce bir boynum, hatırı sayılır bir şekilde belirgin vücut hatlarım vardı. Eda’nın da dediği gibi her adamı baştan çıkartabilecek bir vücuda sahip olabilirdim ancak kimseyi hayatımda istemiyordum.
“Aaa! Simge arıyor!”
Eda telefonunu hızla açınca bende önümde yığınla duran belgelere baktım. Biraz daha araştırma yapmak isterdim ancak ense kökümde feci bir ağrı hissediyordum. Bu yüzden ara vermek ve dinlenmek güzel bir seçenek gibi geliyordu gözüme.
“Tamam, bizde geliyoruz o zaman!”
Telefonu hızla kapatınca, ona dik dik baktım. “Yine nereye bana sormadan gidiyoruz?” dediğimde şirince gülümsedi.
“Tabi ki bara!”
“Hayır.”
Keskin bir dille reddettiğimde gülen yüzü düştü. “Ne demek hayır? Olmaz! Hemen hazırlanıp, gideceğiz.”
“İnan bana hiç tadım yok. Sen git, bende eve geçeceğim.”
Ayağı kalkıp ellerini masamın üzerine dayadı. “Bana bak!” dedi, ona bakınca inadından vazgeçmeyerek diretti. “Kırk yaşında menopoza girmiş kadınlar gibi evde oturup kedilerle oynamayı düşünmüyorsun herhalde.”
“Tam da bunu yapmayı düşünüyordum. Nasıl anladın?”
Ağzı iki karış açıldı. Yüzüne bakıp gülümsedim. Eda, gerçekten komik bir kızdı. Yüzümü güldüren nadir insanlardandı. Bu yüzden onu üniversiteden sonra yanıma asistan olarak işe almak yaptığım en iyi şeydi.
“Derhal kalkıyorsun!”
“Peşimi bırakmayacaksın, değil mi?”
Başını iki yana sallayınca pes edip, ayağı kalktım. “Tamam ama sadece iki kadeh, sonra eve giderim.”
“Yaşasın! Hadi sarı!” dedi, üniversitede bana hitap ettiği gibi ‘sarı’ diyerek takıldı. Ona göz devirmeden edemedim ve masayı toplayıp odadan çıktım. Şirketin kapısının önünde bizi bekleyen Cahit’e baktım.
Arabanın kapısını açıp, Eda’nın binmesi için yol verdi. “Nereye gidiyoruz küçük hanım?” diye sordu.
“Önce eve, ondan sonra da gideceğimiz yeri sana Eda söyleyecek.”
Böylelikle evin yolunu tuttuk. Tabi ben o gün eve gidip hazırlanırken, başıma gelecek olanlardan habersizdim.
Çünkü bu gece, yirmi dört yıllık hayatımın tepe taklak olacağı ilk gündü.
**
“Ohaa…”
Ortama girdiğimiz anda Eda’nın söylediği ilk cümle buydu. Simge’nin söylediği bara gelmiştik. İçerisi o kadar doluydu ki, kalabalığın beni rahatsız ettiğini hissettim. İçerideki hava basık, oldukça yoğundu.
Ter kokusundan nefret ederdim ve şuan burnumu çalan koku, tam olarak buydu.
Gece ışıklarıyla dolatılan bar, neredeyse bir otel kadar büyüktü. Girişte kimlik kontrolünden sonra Cahit, barın iç kısmında beklemeye karar vermişti. DJ müziğin açtığı ses o kadar yüksekti ki, Eda’yı duymak için ona doğru eğilmem gerekmişti.
Gözlerimi kalabalığın içinde gezdirdim. Gözlerim kadınların ve erkeklerin birlikte hoyratça dans ettiği piste kaydı. Dünyada tüm olup bitenleri bir kenara atarak dans edenleri görünce, onlara katılmak gibi bir hissin içimden aktığını hissettim.
Boş vermek.
Hayatım boyunca hiç yapamadığım bir şeydi.
Her zaman bana dayatılan sorumluluklar vardı. Hiçbir zaman istediğim bir şeyi yapamamıştım. Kendi zevklerimi ve isteklerimi hep geride bırakmak zorunda kalmıştım.
Sadece bir defa.
İstediğimi yapamaz mıydım?
“Bak, Simge orada!”
Eda, kolumdan tutup beni kalabalığın içine sürüklerken onu takip etmek zorunda kaldım. Simge’nin barın kenarında büyük bir bölümü bize ayırdığını görünce sevinmediğimi söylemezdim. En azından orası fazla kalabalık değildi.
“Sonunda geldiniz!”
Simge elindeki bira bardağını bırakıp, ayaklandı. Eda ile birbirlerine sarıldıktan sonra bana yaklaşıp kollarını boynuma doladı. “Gelmeye ikna olmuşsun.”
“Ona hayır demek zor, biliyorsun.”
Kıkırdayıp, geri çekildi. Birlikte bizim için ayrılan yere oturduk. L koltuk tarzında döşenmiş büyük bir locaydı. Ortada küçük bir masa vardı, üzerinde de birkaç bardak duruyordu.
“Ee, niye geç geldiniz?”
“Eda’nın makyaj yapması uzun sürüyor, bilmiyorsun sanki…”
“Herkes senin gibi beyaz tenli değil canım!” dedi Eda, imrenerek. Eda, esmer bir kızdı. Doğal halinin güzel olduğunu söylesem de buna inandıramıyordum kendisini.
“Biraz haklılık payı var, sen bebek gibisin.” dedi Simge, göz kırparak.
Onlara güldüm. Keşke her şey dış görünüşü kadar güzel olsaydı. Güzelliğimin yarısı, hayatım için geçerli olsaydı buna sevinebilirdim işte.
“Yine yakıyorsun ortalığı güzellik…” dedi, Simge. Üzerime kan kırmızı renginde kısa bir elbise giymiştim. Bacaklarımda biten kısa eteği ve kumaşı vücudumu sarıp, sarmalıyordu. Göğüslerimde derin bir kara yakası vardı. Bedenimi cüretkarca sergilen elbiseyi giymeyi iki defa düşünmedim, değildi.
“Sen de öyle…”
“Bakın, kimler gelmiş? Bebeğim?”
Levent’in sesini duyunca başımı çevirdim. Elinde iki kadehle karşımda duran adamı görünce hızla Simge’ye baktım. Ancak dudaklarını kıpırdatıp ‘ben çağırmadım’ dediğini gördüm. O an tüm hevesimin söndüğünü hissettim.
“Bana bebeğim demeyi kes.”
Levent piç sırıtışı ile yanıma gelerek Eda ile aramızdaki boşluğa oturdu. Elindeki içki dolu bardağı bana doğru uzattı.
“Tamam, bebeğim.”
Ona düşmanıma bakarmış gibi bakıp, gözlerimi kıstığım zaman sırıtıp bana doğru yaklaştı. “İçki içmez misin?”
Eda, Levent’in yakasından tutarak öne doğru itti. “Iyy, Levent! Aynı Nuri Alço gibisin. Sapıklık etme.”
Levent, Eda’ya tip tip bakıp yakasını düzeltti. “Karizmamı çizdirme Eda, seninle ilgilenmediğim için üzülüyorsun değil mi?”
Eda, öğürüyormuş gibi elini dudaklarının üzerine bastırdı. “Ay, şakası bile midemi bulandırıyor, kusacağım şimdi!”
Levent, hayatının en iğrenç manzarasına tanık oluyormuş gibi baktı. Neredeyse kahkaha atacaktım. Eda o kadar güzel laf sokuyordu ki…
“Çok kırıcısın.”
Eda, elini dudaklarından çekip Levent’in elindeki bardağı aldı. “Rica ederim Nuri Alço.”
“Bana Nuri Alço demeyi kesecek misin artık?”
Eda, içkisinden bir yudum alıp, yutkundu. “Tamam, Nuri’ciğim…”
Az önceki ‘bebeğim’ lafına atıf yapıyordu. Ben ve Simge birbirimize bakıp kıkırdadık. Levent morali bozulmuş gibi sırtını koltuğa yaslayıp omuz silkti.
“Kızım, benimle derdin ne senin?”
Eda, bacak bacak üzerine atıp düşünürmüş gibi yaptı. “Hmm bilmem? Şerefsiz oluşun? Karaktersizliğin? Gıcık oluşun? Hmm, başka ne desem? Piç-”
“Yeter ulan, ağzıma sıçtın…”
Kendimi tutamadan kıkırdadığım zaman Levent ansızın bana dönüp piç bir şekilde güldü. “Sırf buzdan prensesimi güldürdüğün için bu laflarını umursamayacağım.”
Eda dilini çıkarıp öğürdü. “İğrençsin, Levent.”
“Çok yakışıklıyım.”
Gülümsemeyi kesip, garsondan bir içki istedim. “Bu gece lütfen tadımı kaçırma Levent. Kendine bir sevgili arasan iyi olur.”
“Ben çoktan sevgilimi buldum, güzellik.”
Yüzüne bakıp, bir tane yumruk yapıştırmak istiyordum. Arkadaşım olduğu aklıma gelince sabrediyordum. “Bak canım, Neva seni istemiyor… Do you understand mi?” dedi, Simge.
“Niye İngilizce söylüyorsun, kızım? Anlamıyor muyuz?”
Eda kahkaha atıp, güldü. “Beynin algılamayınca kız bir de İngilizce söyleyeyim dedi.”
Simge ve Eda kahkahayı bastıklarında içten içe kızlarıma güldüm. Levent’ten hoşlanmadığımı bildikleri için onu yanımızdan kovmaya çalışıyorlardı.
“Tadımı kaçırdınız.”
Levent elindeki bardağı bırakınca, Eda gülümseyip dudaklarını büzdü. “Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey… Paşama bak hele! Oğlum, sen gelip yanımıza oturdun.”
“Ben Neva için geldim.”
Bana doğru dönünce yüzünü tutup, yan tarafa çevirdim. “İstemez, sağ ol.”
“Ne oluyor yani birlikte takılsak, hem sevgilin de yok?” dedi, kendinden emin bir şekilde. Sinir bozucu konuşmasına aldırmayıp, garsonun getirdiği içkimden iri yudumlar aldım.
“Nereden biliyorsun?”
Ayağını dizinin üzerine atıp, gevşekçe oturdu yanımda. “Neyi güzelim?”
Buz gibi bakışlarımla yüzüne baktım. “Sevgilim olmadığını, nereden biliyorsun dedim?” deyince kızlarda bana baktılar. Sırf gıcık olsun diye yalan söylemek istemiştim. Ne yani, sevgilim olamaz mıydı?
Levent’in yüzündeki rahat ifade ansızın karardı. “O ne demek?”
Sarı saçlarımı geriye itip, kaşlarımın altından mahzun bir bakış attım. “Sevgilim var, demek.”
Eda, salak arkadaşım içeceği içkiyi Levent’in üzerine püskürttüğünde Simge kocaman gözleriyle bana baktı. Levent, üzerindeki içkiye mi yoksa laflarıma mı şaşırsa bilemiyordu.
“Af buyur?”
“Senin? Benim buz prensesimin sevgilisi mi var?”
“Sümüğüm akacaktı neredeyse…”
Hepsi bir anda konuşunca kime cevap vereceğimi şaşırdım. Neden sevgilim oluşuna bu kadar şaşırmışlardı ki? Hem güzel de kızdım yani, sevgilim olabilirdi ama salak arkadaşlarım Levent’e inat söylediğimi nasıl anlamamışlardı?
“Şaka mı bu?” dedi Simge, bardağı bırakıp tüm dikkatini bana verdi. “Sevgilin mi var?”
“Evet, var. Şimdi birazdan onun yanına gideceğim. Buralarda bir yerlerde.”
Eda o an yalan söylediğimi anladı. Hevesinin kırılmış olduğunu görünce, üzülmediğimi söyleyemezdim. Kızın tek derdi, yuva kurmamdı sanırım.
“Ne, ne demek bu?”
Oturduğum yerden yavaşça kalkıp, onlara gülümsedim. “Biraz sevgilimle takılıp, geleceğim. Birazdan gelirim.”
Onları arkamda bıraktığımı sanarak kalabalığın içine karıştım. Neden öyle bir yalan söylediğimi bilmiyordum. Levent’in tavırlarından sıkılmış olmalıydım. Bir sevgilimin olması neden o kadar şaşırılacak bir şeydi, onu da anlamadım.
“Neva, bekle!”
Levent’in sesini duyunca içimden kendime küfrettim. Adımlarımı hızlandırarak barın çıkışına doğru yöneldim. Şimdi ne halt edecektim? Sevgilimin yanına gidiyorum demiştim ama yanımda kimseyi görmeyince yine bana yapışacaktı.
Barın girişine gelince adımlarımı hızlandırarak dışarı çıktım. Zaman kazanmak adına etrafa bakarken, barın önünün bir hayli kalabalık olduğunu gördüm.
“Geleceğimi dediyse, gelir!” diyen bir iki adamın konuşmasını duydum anca kulaklarım hiçbir şey duymuyordu.
Ne yapacaktım?
Göz ucuyla çıktığım bara baktım. Levent’in girişte korumamla konuştuğunu görünce telaşla arkamı döndüm. O an gözüme ilk çarpan şey, tam iki adım ilerimde duran araba oldu.
Oldukça lüks arabanın önümde durması ile kapının açılması bir oldu. Kapı açıldığı anda, Levent ile göz göze geldim.
Başımı hızla önüme eğip, karşımda duran adama doğru yaklaştım. Adamın daha bir şey demesine izin vermeden, ellerimi koluna doladım ve başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Sevgilim?”
Gözlerimin gördüğü ilk şey, zifiri karanlık olan bakışlardı.