GİRİŞ - BEDENİNİ TERK EDEN RUHLAR
Dokunamadığım, göremediğim, dindiremediğim bir acı taşıyor yüreğim…
Biraz yalnızlık, biraz hüzün, biraz çaresizlik
(HZ. MEVLANA ALINTI)
Bölüm Şarkısı; ZAKKUM - Güneşimi Kaybettim
Ben benden geçtim ama bir senden vazgeçemem...
Sol elimi ağaca bastırarak destek almaya çalıştım. Ağacın sert tahtaları kıymık kıymık derime işlerken görmezden gelip nefes almaya çalıştım. Boğazımda görünmez bir el nefesimi kesiyordu ya da dondurucu soğuk solunum yollarımı felç etmiş nefes alamıyordum. Sağ ayağımı dikenlerin üstünden atarak diğer taraftaki otların üzerine bastım. Elimi ağaçtan çekip diğer ayağımı da dikkatlice attım. Dikenli otları gerimde bırakarak ormanın içinde yürümeye devam ettiğimde gözlerim dolu dolu olduğu için önümü bulanık görüyordum. Hırsla elimin tersiyle gözlerimi sildim. Sen polis kizisun, her zaman dik duracasun. Sen polis kizisun, korkmamalısun. Sen menim dorunumsun, Yanık Nare’nin haccak kizisun. Galdır o başunu herkesin gözünün içine bah. Sana acıyanları korkudan titretecuk şekilde bah. He mi benim haccak kizum. Aklıda babaannemin sesi, gözümün önünde dün sabahki o hali… Dudaklarımdan hıçkırık kaçarken göz yaşlarımda boşalmıştı.
''Babaanne uyanmadın mı daha?'' Dün sabah okula gitmek için uyanmıştım. Normalde babaannem uyanır ve kahvaltı hazırlardı ama o sabah hazırlamamıştı. Hazırlayamamıştı. Kaldığım odadan çıkıp önce merdivenlerden aşağıya inmiştim. Mutfak kapısından önce mutfağa ardından salon kapısından salona bakmıştım. Yoktu.
''Babaanne?'' Sesini duymak için seslenmiştim. Çünkü bana söylemeden, haber vermeden evden ayrılmazdı. Hızlıca merdivenleri çıkıp benim odamın yanındaki onun kaldığı odanın kapısına gittim. Önce kapıyı çaldım. Ses gelmedi. Ardından yavaşça kapıya açarak başımı içeri uzattım. İçerde gördüğüm görüntü ile yüzümde sıcak bir gülümseme oluştu. Yorganına sıkıca sarılmış mışıl mışıl uyuyordu.
''Sultanım uyanmamışsın.'' Hala aklıma kötü şeyler getirmiyordum. Getirmezdim, getiremezdim. Canımdı benim ya! Canım, kanım, her şeyim!
Ormanda ağaçların arasından geçerek sonunda nehrin yanına geldiğimde dizlerimin üstüne düşüp bağırarak ağlamaya başladım. Üzerimde dünden – o sabahtan- kalma kıyafetler vardı. İnce uzun kollu yeşil badi ve pembe uzun eşofman vardı. Hava soğuktu, hatta buz gibiydi üşüyordum da ama umursamıyordum. Belki içimin yangınını soğuk hava söndürürdü. Umut işte belki diyorsun... Olmayacağını bile bile belki diyorsun.
Babaannemin odasına girdim. Yüzümde sıcak gülümsemeyle başucuna gittim. Üzerindeki yorgana sıkıca sarılmış uyuyordu.
''Sultanım uyuya kalmışsın.'' Elimi önce beyaz saçlarına götürmüştüm. Saçlarını severken elimin tersinin daha sonra yanaklarında gezdirirken soğukluğu hissetmemle kaşlarım çatılmıştı.
''Üşümüşsün.''
''Ah!'' Yerdeki toprağı sıkarken gücüm kalmamış toprağa düşmüştüm. Ağacların kırık dalları sırtıma başıma batasa da kalkmadım. Başımı daha çok toprağa bastırıp nehire doğrdu döndüm. Hıçkırıklarımın arasında cenin pozisyonunu alırken aklımdan silemediğim sabahı hatırlamaya devam ettim.
Babaannem yorgana çok sarılsa da yüzü buz gibiydi. Ben hala üşümüş olarak düşünüyordum. Öbür seçenek aklımın ucundan geçmiyordu. Çünkü daha saatler önce onunla gülüp eğlenmiştik. Gidebileceğini düşünemiyordum. Yorganın üzerinden babaannemi sarstım. Normalde kapıyı açtığımda daha uyanması gerekirdi. Kuş gibi uykusu vardı. Ufak seste uyanırdı ama uyanmadı. Seslenmeme rağmen gözlerini aralamamıştı. Kıpırdamamıştı bile! İşte tam o an içimi korku sarmıştı. Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş yok olup yerini korkuya bırakırken ben umutla gözlerine bakıyordum.
''Babaanne uyansana namazını kaçırdın.'' En zayıf noktasıydı. Asla namazlarını kaçırmazdı. Söylediğim cümle karşısında hiçbir tepki olmadı. Elim titreyerek yüzüne gitti. Avuç içimi o yumuşak yanaklarına koydum. Pamuk yanaklım diyerek öperdim o sıcacık yanakları ama şimdi buz gibiydi. Daha yeni yeni fark ediyordum. Yüzü de beyazdı. İçim titredi.
''Ba-babaanne!'' Dudaklarımın arasından çıkan titrek kelimeyle göz bebeklerim büyümüştü. Elimin titremesi artarken yüzünden çekip korkuyla yutkunurken iki parmağımı boynuna bastırdım. Ufak bir sese uyanan bir kadındı peki ben ne yapıyorum, boynuna elimi bastırıyorum. Uyanması lazımdı. Uyanmıyordu. Parmaklarıma hiçbir hareketlilik çarpmadığından nefes almam kesildi. Belki parmaklarım yanlış yerdedir diye diğer taraflarda da gezdirdim. Ama yok! Nabız yok!
''Babaannee!'' İşte bu bağırış onun benden gittiğini anladığım da ki acı dolu bağırış.
Sağ tarafımda toprağın üzerinde yatarken sağ elimi yumruk yaparak dudaklarımın arasına sokarak elimi ısırdım. Diğer elimle de ağlarken otları sıkıyordum. Ölmüştü, beni bırakmıştı. Giderek beni kötülüklerle dolu ülkenin göbeğine attmıştı. Babaannemdi belki ama o beni büyüten annemdi. Daha ne hayallerimiz vardı.
''Babaanne kalksana!'' Deli gibi bağırarak babaannemi sarsıyordum. Hala uyanacağını düşünmek istiyordum. Hoş uyanmayacağını bilsem de umut ediyordum. Ne demiştim. Umut işte belki diyorsun, olmayacağını bile bile belki diyorsun.
''Kal işte kal!'' Aklıma ne yardım çağırmak geliyor ne de başka bir şey. O an onun uyanacağından eminmiş gibi uyanması için onu sarsıyordum. Beni duymuyordu, hissetmiyordu ama ben beni duyması için daha çok bağırıyordum. Acı dolu bağırışlarımı o değil ama komşular duymuştu. Evin kapısını yan taraftaki komşu Halit amca kırmıştı. Eşi Zeynep teyzeyle hızlıca benim bağırışlarıma gelmişlerdi ve beni babaannemin yatağına başımı koymuş ağlarken bulmuşlardı.
İşte dedemden sonra onu da kaybetmiştim. Annem ve babamın yanına o kalabalık şehre gitmek yerine burada Giresun'da kalmıştım. Durun ben size en başından anlatayım.
Babam onca şehir değişikliğinden sonra yeniden İstanbul da göreve başladığında, anneminde Giresun'a tahini çıkmıştı. Babam polis özel harekatta çalışırken annem komiserdi. Birde erkek kardeşim vardı. Rüzgar. Aramızda 4 yaş vardı. O orta sona giderken bende lise sonu okuyordum.
Ne demiştim babam İstanbul'da yeniden göreve başladığında annemde Giresun'a geldi. Tabi bu yıllar öncesi. Annem, ben ve kardeşim, babaannemle dedemin evinde kalmaya başlamıştık. Geçen sene dedem ölmüştü. Birkaç ay sonra annem İstanbul'da görev yapabileceğini söyledi. Kardeşim ve annem İstanbul'a babamın yanına gittiklerinde ben gitmemiştim. Ah arkadaşlarımı, dostlarımı bırakamam diye değil. Hem benim ne arkadaşım ne de dostum vard, orasıda ayrı mevzu. Ailem belanın içinde çalışıyorlar diye pek yanıma yaklaşmazlar da neyse. Benim gitmeme nedenimden biri okulum. Zaten lisede son senem şehir değiştirip o şehre alışmak var birde okul ortamına alışmak var. Bunlar beni bunaltıyor.
İkinci nedenim ise babaannem. Onu yalnız bırakmak istemedim. Dedemle birbirlerini sevmişler ve kaçarak evlenmişler. Dedemin gidişiyle babaannem çok üzülmüştü. Onu bir başına bırakmaya gönlüm el vermedi. Bir süre üniversiteye kadar yanında kalırım ona destek olurum diye düşündüm. Belki üniversiteyi burada tuttururdum daha güzel olurdu. Beni babaannem büyütmüştü. Ailem şehir şehir çalışıren bana o kol kanat germişti. Annem ve babamı da özlüyordum ama ne yalan söyleyeyim babaannemin yeri bende bambaşkaydı.
Sonuç 18 yaşımı doldurduğum gün -10 Şubat- babaannemi kaybetmiştim. Hep kaçtığım o kalabalık şehir resmen beni çekiyordu. Gitmemek için direndikçe canımı acıta acıta çekiyordu. Beni parçalayarak içine hapsetmek istiyordu. İstediği olmuştu. Annem ve babam beni almaya geliyorlardı. Lanet şehir İstanbul’a gidiyordum. Babaannemin ruhu belki ölerek özgür kalmıştı ama benim ruhum beş yaşında can çekişerek beni terk etmişti.
''Ay ışığı!'' İşte gelmişti. Babamın sesini duyduğumda gözlerimi araladım. Göz yaşlarım yüzümde kurumuştu. Soğuk hava yüzüme vurdukça soğuk olan yüzüm daha çok soğuyordu. Titreyen bedenim ise benden bağımsız gibiydi. Üşüdüğümü hissetmiyordum ama zangır zangır titriyordum. Dişerimin birbirine çarpmasını durdurmamıyordum. Sanki benim kontrolumdan çıkmış gibilerdi. Yüzüme bir soğukluk düştüğünde gözlerimi vücudumdan çekip havaya çevirdim. İlk kar taneleri yüzüme düşüyordu. İşte yılın ilk karı da yağıyordu.
''Dolunay'ım neredesin?'' Babaannemle bunu bekliyorduk. Kar yağmasını ve evimizde karı izlemeyi. Olmadı izleyemedik. Yeniden ağlama krizi geldiğinde yattığım yerden doğrulmaya çalıştım olmadı. Gücümü kaybetmiştim. Dirseğimi toprağa destek olarak yasladığımda salınan saçlarımı gördüm. Aralarına dal parçaları girmişti.
''Dolunay!'' Başımı soluma çevirdiğimde babamın sesi yakından gelmeye başlamıştı. Gerçekten buradaydı. Gelmişti. Benim üzerinden atlayarak geçtiğim dikenli otları o botlarıyla ezerek geçmişti. Etrafta gezinen keskin bakışları beni bulduğunda olduğu yerde donup kaldı. Saçlarının arasına beyazlar karışmıştı. Her zaman ki gibi sakalları yoktu. Üzerinde desenli, koyu renk, kamuflaj mont vardı. Onun altında siyah boğazlı kazağı ve siyah pantolonu. Ayakkabıları da koyu renk bottu.
''Dolunay!'' Koşarak yanıma gelmeye başladığında elindeki tabancayı boşa alıp beline soktu. Hızla yanıma dizlerini kırarak oturduğunda korkuyla üzerime baktı. ''Sen- sen neden böyle duruyorsun?'' Özel harekatçıyı şoka sokmuş ve ne diyeceğini bilemez hale getirmiştim. Aferin bana. Kocaman alkış.
Babam üzerimdekilere bakarak konuşmuştu. Ellerini önce ellerime ardından yüzüme ve boynuma koymuştu. ''Buz gibisin. Neden giyinmedin kızım? Amacın ne?'' Sinirle söylenirken diğer yandan da montunu çıkartıyordu. Koyu kahve gözleri kararmış ve kara kaşları çatılmıştı. Dudaklarımı birbirinden zorla ayırdım ve kahve gözlerimi gözlerine diktim.
''İçimin yangını söner diye.'' Verdiğim cevapla yüz hatlarının gerginliği azaldı. Çatılan kaşları düzeldi. Yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. Montunu çıkartmıştı. Beni sırtımdan destekleyerek oturur hale getirdi, eğilerek montu üzerime bıraktığında iki yakasını da birbirlerine iyiye çekti. Ardından ellerini yanaklarıma koyup başımı kaldırdı.
''Kendine eziyet ederek mi içinin yangını söndüreceksin? Titriyorsun Dolunay! Buz gibisin...''
''Onun gibi... babaannem gibi. O da çok üşümüştü.'' Kendimden geçmiş gibi konuşuyordum. Babamın dudakları titrerken beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Onun geniş omuzlarının arasında kaybolmuştum. Başımı omzunun ve boynunun arasında saklayıp gözlerimi kapadım.
''Kendini üzme. Herkes gidecek, kimse burada kalıcı değil. Sen benim kızımsın düşürme o omuzlarını.''
''Senin kızın olduğum için acımı boşaltabilecek ıssız bir yer buldum.'' Beni kendinden ayırdığında gülümsediğini gördüm.
''İyi halt yedin! Sen neden bana bu kadar benzedin? Kızım seni bulamayacağım diye canımdan can gitti. Ya kötü bir şey olsaydı!'' Elimi yanağına koyarak burukça gülümsedim.
''Dedim ya senin kızınım diye bakardım başımın çaresine.'' Gülümseyip avucumun içini gözlerini kapatarak öptüğünde ben onu izliyordum. Babam kimseye acısını göstermezdi. Her şeyi, her duyguyu içinde yaşardı ama bizim yanımıza geldiğinde bütün dağları yıkılıyordu. Dışarıdan acımasız, soğuk biri gibi dursa da içinde ki eğlenceli, sevgi dolu adamı kimse bilmiyordu.
Gözlerini aralayıp gözlerime baktığında dudağımın kenarını kıvırdım.
''Annen çok merak etti.'' Başımla onayladım. Elimi geri çektiğimde üzerimdeki monta daha sıkı sarıldım. Montun içinde ısınmıştım ve soğuk hava montun açık yerlerinden bedenime vurduğunda üşüdüğümü hissediyordum. Babam iki ucu bir araya kolaylıkla getirdiğinde bakışlarımı monttan ona çevirdim. Etrafına bakıyordu.
''Selim abine neden haber vermedin?'' Başını bana çevirdiğinde bakışlarımı kaçırdım.
Dün komşular evde beni babaannemin başında bulduklarında ambulans çağırıp hastaneye gitmiştik. Hastanede Zeynep teyze ve Halit amca ile beraber beklerken babama haber vermişti. O da annemin arkadaşı olan Komiser Selim abiye haber vermişti. Beni hastaneden almıştı ve gece onun evinde ailesiyle beraber kalmıştım. Sabaha kadar uyuyamamıştım. Güneş etrafı aydınlattığında ise evden gizlice çıkmıştım eğer haber verirsem beni bırakmazdı ya da yanıma bir polis memurunu takardı. Daha önce başka mevzularda takmışlığı vardı.
''Hadi Ay Işığım gidelim artık.'' Ayağa kalktığında elini bana uzattı. Elini tutup ayaklandığımda ayağımın uyuştuğunu fark ettim. Başımın da dönmesiyle düşecekken babamın kolu belime dolanmıştı.
''İyi misin?'' Sesindeki telaşı duyunca daha fazla telaşlandırmamak için başımla onayladım. ''İyiyim sadece dünden beri ağladığım için bedenim güçsüz kaldı.'' Birden diğer kolunu da dizimin altından geçirdiğinde beni kucağına almış oldu.
''Ben iyileştiririm Ay Işığımı.'' Gülümseyip gözlerimi kapatarak başımı göğsüne yasladım.
''Çok yorgunum baba. Çok uykum var.''
''Uyu güzelim. En iyisi uyuman.'' Babam kucağında benle birlikte ormanın çıkışına doğru yürümeye başladığında benim kafamda tek bir soru vardı. Şimdi ne olacak?
Ben Dolunay Karasu. Babamın değimiyle Ay Işığı. Babam anneme Ay derdi. Bende olunca Ay'ın Işığı yani Ay Işığı olmuştum. Bu gece saat tam on iki olduğunda ben 19 yaşına girmiş olacaktım. Yeni yaşıma ne güzel giriyorum ama değil mi? Canımın yarısını kaybetmiş istemediği şehire giderek…
''Kızım!'' Annemin sesi kulaklarıma dolduğunda gözlerimi aralayıp başımı babamın göğsünden kaldırdım. Ormandan çıkmış köye giden taşlı yolda yürüyerek ilerliyorduk. Annem ise ilerden koşarak bize doğru geliyordu. Gözlerindeki korku gözle görülecek bir hal almıştı. Telaşla bize gelirken birkaç kere ayağı burkulsada, sendelesede düşmedi bize gelmeye devam etti.
''Baba indir beni.'' Sesim zor çıkmıştı.
''Olmaz.'' Başımı babama çevirdiğimde kaşlarını çatmıştı. İtiraz istemiyorum der gibi bakıyordu ama bilmediği bir şey vardı. İkimizde de aynı inat vardı ve bu konuda ben ondan üstündüm.
''Lütfen, baba.'' Tane tane kelimelerin üstüne basa basa konuştum, derin nefes verip beni indirdiğinde gülümsedim. Tam anneme dönecekken birinin bana sıkıca sarılmasıyla az kalsın geri doğru düşüyordum.
''Yavaş Hilal!'' Babam sırtımdan desteklediğinde bana sarılanın annem olduğunu kokusundan tanıdım. Şaşkınlığımı üzerimden atarak kollarımı annemin beline doladım ama o beni boğarcasına boynuma dolamıştı.
''Bizi çok korkuttun!'' Annem daha sıkı sarılıp yanaklarımı öperken kendimi geri çekmeye çalışıyordum. ''Anne böyle sıkarsan korkundan öleceğim.'' Başımı geri çekmeye çalıştıkça izin vermeyip yanaklarımı saçlarımı öpüyordu. Annem en sonunda başını geri çekip bana baktığında ela gözlerine bakarak gülümsedim. Aylar sonra ilk kez ona dokunuyordum. İlk kez sarılıp kokusunu çekiyordum ve bu his asla anlatamayacağım bir histi.
''İyiyim merak etme.'' Rahat nefes verip benden ayrıldığında ellerini pantolonun arka cebine sokup bana bakmaya devam etti.
Annemle birbirimize görünüş olarak benziyorduk. O benden yapılıydı ve fitti, tabi sporlar yüzünden. Ben onun aksine kendime pek önem vermezdim. Ama köyde bahçeden eve koşturmak bana spor gibi geliyordu. Bu yüzden bende annem gibiydim diyebilirim. Benden birkaç santim uzundu. Üzerinde babamla aynı olan mont vardı. Onun altında yeşil bol yaka boğazlı kazak ve dar koyu yeşil pantolon vardı.
Bakışları monta döndüğünde önce babama ardından yeniden bana baktı. Daha yeni fark ediyordu sanırım.
''Mont...''
''Üzerine kalın şeyler giymeden çıkmış.'' Annemin gözleri dolarken derin nefes alıp verim. Yeniden bana sarıldığında bakışlarım babama döndü. Bize değil etrafa bakıyordu. Bize bakmamaya çalışıyordu. Çünkü babam duygularını bizden gözlerini kaçırarak kaçıyordu. Yeniden anneme dönüp bedenimdeki bedeninde ellerimi gezdirdim.
''Tamam anne yeter. Artık eve gitmek istiyorum.'' Geri çekilmişti ama belimdeki kolunu çekmeyip aramıdaki teması sürdürmüştü. Yanımda yürüyerek ilerlemeye başladığında bende ilerlemeye başladım.
''Her şey düzelecek.'' Başını başıma yaslamıştı.
''Artık düzelir mi yoksa deha mı beter olur bilmiyorum.'' Verdiğim cevapla bana baksa da ben ona bakmayıp önüme bakmaya devam ettim.
''Niye kötü düşünüyorsun? Her şey çok güzel olacak. Canını sıkma.'' Başımı anneme çevirdim. Gözlerine bakarak konuştum.
''Kaç senedir burada yaşıyorum. Köyde! Kalabalık bir şehirde ruhen kaybolacağım.'' Önüme döndüğümde başını başıma yasladı. '' Bende ilk o şehre gittiğimde senin gibi düşünüyordum ama öyle olmuyor. O şehir gözünde büyüttüğün kadar değil.''
Bir cevap vermemiştim. Her şeyi yaşayarak görecektik.
Babaannemin evine gittiğimizde sadece eşyalarımı almıştık. İki valiz ve iki büyük kutu. Arabamızın bagajına yerleştirdiğimizde gitmeye hazırdık. Taştan olan köy evin merdivenlerini son kez ağır ağır çıktım. Karşıma çıkan 4 kapıya da baktım. Sağda iki solda iki karşı karşıya kapı vardı. Sağdakilerden ilki tuvalet ikincisi ise misafir odasıydı. Soldakilerden ilki ise babaannemin odası ikincisi de önceden misafir odasıydı ama ben kalmaya başladığımda benim odam olmuştu. Hızlıca odama girip kapıyı arkamdan kapattım. Sırtım kapıya dönükken camın yanında olan yatağıma baktım ardından camdan dışarı. Kar yağışı hızlanmıştı.
Yatağıma oturup sol tarafımı duvara yaslayıp dışarısını izlemeye başladım ve her bir kar tanesinde babaannemi gördüm.
Bir orman kadar üşüyorum şimdi
Yanlış rüzgarlar esiyor dallarımda
…
Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
Büsbütün viran oldu dağlarım
Ezberimdeki türküler de savrulup gitti
Ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
…
Kalbim unut bu şiiri
(AHMET TELLİ ALINTI)