Güneş doğuyordu.
Kollarımı göğsümde birleştirdim ve çenemi gökyüzüne kaldırdım. Daimon gözlerini kapatmış yüzüne vuran güneşi sessizce eski bir dost gibi selamlıyordu. Yıllardır o karanlığın içinde güneşten muhafazaydı. Kurak Topraklarda bol bol güneş vardı. Cehennemden farksızdı. Orada bol bol hasret giderebilirdi. Üzerinde beyaz, sade bir tunik vardı. Ona bir de pelerin vermiştim. Üzerindekiler dışında hiçbir şeyi yoktu. Ne parası ne de silahı. Saçlarımı hafif rüzgar hareketlendirdi. Derin ferah bir nefes aldım. Daimon başını eğerek gözlerini açtı ve Sulei’nin yüce yamaçlarından aşağılara baktı. Yeryüzünü sessizce seyretti. Gözlerinde duygudan hiçbir iz yoktu. Yüzü ifadesizdi. Ne merak, ne korku ne de bilinmezliğe karşı bir kuşku.
Sesim emrivakiydi. “Özgürsün.”
“Özgür mü? Ben öyle demezdim Eva.” Gözlerini yeniden kapatarak yüzünü güneşe döndü. “Ben hiçbir zaman özgür olmadım. Şu anda bile. Sadece kısa bir süre ellerim zincirsiz kalacak.”
“Senin zincirlerin zihnin Daimon. Zihninde ki düşüncelerin prangaların. Bu düşünce beni tatmin ediyor. “ Derinlerde çok ama çok derinlerde, belki kalbimin olması gereken yerde içimde ki bir şeyin dudakları kıvrıldı. Stratejik zeka.. “Biliyorsun ama görmezden geliyorsun. Oğlunu umursamıyorsun ama merak çürümüş içini bir kurt gibi yiyip bitirecek. Marya’nın ölümüne üzüldüğünü hiç belli etmedin. Ama için kan ağlıyor. Şimdi bunlar anlamsız ancak sonunda fark edeceksin. Yarın melek olsa da diğer yarın da insan. Hissetmekten kaçamazsın.”
“Bana kendini anlatıyorsun Eva. Sen kendinde beni görüyorsun. İkimizde istemediğimiz konumlara getirildik. Çünkü ikimizde ebeveynlerimizin yokluğunu doldurmak zorunda bırakıldık.” Gözlerini açtı. Yavaşça soğuk bakışlar bana çevrildi. “Bunu inkar etmeyeceğim bana benzeyen birinin olması daha midemi bulandırıyor.”
“Sana benzediğim filan yok. Sen annemi ve abimi öldüren katilsin, bense yargıcım.” Ellerimi belimde birleştirdim. “Seninle aramda ki tek bağ aynı anneden olmamız. Bunun dışında seni sevebileceğim bir dünya yok ağabey. Ki yedi milyar paralel evreni zaten yok ettin. Bu olasılıkta imkansız. Bu dünyada da seni sevmem olasılık dahili değil. Senin yüzünden kardeşlerim ya öldü ya sürgün edildi ve son kalansa abla kardeş bile sayılmayız.”
“Annemi o zaman neden öldürmedim biliyor musun?” diye sordu birden. Ona donuk gözlerle bakakaldım. “Çünkü Aris’e hamile olduğunu biliyordum. Bunu yedi milyar kez tekrar etmiştim. Aris doğmadan ikisini de öldürmüştüm. Ancak o zaman bir şey farklı hissettirmişti. Doğacak canavarın annemizi öldürmesini beklemek sanırım o an bunun beni daha tatmin edeceğini sanmıştım.” Çenesini hafifçe sağa yatırıp sanki zehirli civa bulaşmış gibi duran mavi gözlerini benimkilere dikti. “Aris yedi milyar da birdi. Çünkü onun yaşadığı tek dünya burası.”
“Kardeşim Aris.” Gözlerimi kıstım. Ukala tavrına karşılık Marya’nın derisinin yüzüldüğü anı düşüncelerinde gösterdim. Çığlıklar ve yalvarışlar. Çocuğun yakarışını da duydu ama yüzünü göstermedim. Jesus benim himayemde olacaktı. Ruah’dan hiçbir farkı yoktu. İkisi de yeğenimdi. Kanımdan ve canımdan. Gösterdiklerimden sonra Daimon’nun yüzü kasıldı. “O annemden bana kalan değerlim.” dedim. “Verdiğin ilk ve tek doğru karar bu olabilir. Ama ona ulaşmaya çalışırsan bu senin sonun olur.”
“Aris’e ulaşmak bana hiçbir fayda sağlamaz. O benim işime yarayacak biri değil.” Kanatları birer zıpkın gibi sırtından fırladı. Sivri bir tüy yüzüme gelip yanağımı çizmişti. Bir damla kan yaradan süzülerek göz yaşı gibi çenemin altına aktı. “Yoluma gideceğim. Yoluna çıkmayacağım. Kurak Topraklar benim yeni evim.” Çıplak ayaklarıyla çimleri ezip geçerek uçurumun ucuna kadar gitti. İleriye, yükselen güneşe baktı. “Hala anlamıyorum. Neden gitmeme izin veriyorsun?”
“Kalmak için bir sebebin var mı ki?” Sözlerim herkesi yaralayabilirdi ama onu değil. “Sen buraya ait değilsin. Biz de ailen değiliz.”
“Aile ya da aitlik hissini asla istemedim.” Çökmüş omuzlarını dikleştirdi. “Tek bir şey isteyebilirim. Bu benim için yeterli olur. Ona bir aile ver. Oğlum ile ilgili olan sözünü tut.”
Kendini yeryüzüne bırakırken kanatlarına çarpan ışıkla birlikte küller İmparatorluğa savruldu. Daimon kanatlarını doğan güneşe doğru şevkle çırptı. Sanki güneşe dokunup kül olmak ister gibiydi. Küller rüzgarlar eşliğinde dört bir yana saçıldı. Kanatları yanmaktan öte cehennemin birikmiş küllerini saçıyordu. Avuç içlerime dökülen yakıcı külleri hissettim. Saf cehennemin ateşinden kalan kalıntılardı. Kalıntılar bir halefin kanatlarından diğer halefin avuçlarındaydı. Düşen imparatorluğun küllerinden kalanından daha fazlası vardı. Yakın gelecek çok yakın ve parlaktı. Küllerinden bir Anka gibi yeniden doğacak bir İmparatorluk.
Dudaklarım erken bir zafer kazanmışçasına kıvrıldı. “Ateşe ancak ateşle karşılık verilir.”