Alnıma düşen sarı perçemlerimi, annemin kanıyla kaplı elimin tersiyle başımın arkasına yatırdım. “Bende kendimi bu halde görmek istemezdim.” Omuz silktim. Meleğin beyaz kaşları şaşırır gibi havalandı. Fazlasıyla soğuk kanlı olmam herkesi ilk başta şaşırtırdı. Alışılmayacak bir durum değildi. “Sende mi, Daimon’un oyunlarından birisin? Bize umut verdikten sonra çaresizliğimiz içinde bizi izleyerek mi öldürecek?”
Gabriel’in yüzü gerildi. “Ben asla uacımasız amaçların ortağı olmam.”
“Neden buradasın melek? Seni Tanrı mı gönderdi?” Sessizce sızlayan kalbime rağmen zorla kahkaha attım. Delirdiğimi umuyordum. Bu acıyı bana ancak delirmek unuttururdu. “Söyle bana baş melek. Ölüm meleği bizi ne zaman ziyaret edecek?”
“Uzun bir zaman sonra belki.” Bunu söyleyen Baş Melek Gabriel değil, zindanın dışında dikilen Son Getirenler ordusunun komutanı olan Judas idi. “ Biliyorum orada bakınca bir açıklaması yokmuş gibi görünüyor ama her sorunun bir cevabı vardır. Değil mi Lith?”
Judas ile ilk ne zaman gördüğümü düşündüm. Son Getirenler ordusunun dünyamıza geldiği ilk gündü. İmparatorluğun düşüşünün habercisi olan savaş borozanlarının çaldığı gündü. Gökte kızıl bir ejderhanın belirdiği gündü. Su yeşili gözlerin yanan alevleri hatırlıyordum. O paralel bir evrenden gelen Twilight hanesine mensup Eegune Twilight’ın tek oğluydu. Bizim dünyamız gibi kendi dünyasının da yok olmasına izin vermiş ve yedi milyar evrenin yok oluşunda büyük bir rol oynamıştı.
Önce tek kelime etmeden dikkatli gözlerle ona baktım, sonra ayaklarının dibine onu aşağılamak için tükürüp, “Kafanı bedeninden ayırsam sorulara da gerek kalmaz.” dedim. Kelimelerim onu ürküttü. “Sadece bekleyin. Eğer bizi öldürmezsin biz yeniden yükseleceğiz ejderha! Sen, Daimon ve Kayin gibiler ise hak ettiğini alacak. İmperium’u kurtaramasak bile intikamını mutlaka alırız. Öyle görünebilir ama biz, İmpatoriçe’nin çocukları daha düşmedi.”
Gabriel sözleriyle cümlemi tasdikledi. “Bu yüzden buradayız Lith. En bağımsız ruhu bulmak her zaman kolay olmaz. Seni bulabilmemiz bir şans.”
“Mucizeymiş.” Ellerim titremeye başlamıştı. Annemin başını tuttuğum aklıma gelince sinirlerime dizginler çektim. “Nasıl bir mucize bu?”
Gabriel elini bana uzattı. “Göstermeme izin ver Nefil.”
Sonuçta kaybedecek bir şeyim kalmamıştı.
Hiç düşünmeden meleğin elini tuttum.
Çöl kumlarını gördüğümde anlamsızca etrafıma bakındım. Bir çöldeydik. Kumlara zincirlenmiş, başında tacı olan, kalbinin olduğu göğsüne bir hançer saplanmış İmparatoriçeyi gördüğümde ayağa kalktım. Koşmak istedim ama ayaklarım bana itaat etmedi. Dizlerimin üzerine çöküp kaldım. Ellerimi kuma yaslayıp, tırnaklarımla kumu avuçladım. Yaşlar yanaklarıma süzülürken durmadan ağlama isteğimi bastıramadan ağlıyordum. O heykel benim annemdi. Annem!
Annem gökyüzüne bakar gibi başını yukarı kaldırmıştı. İfadesi oldukça huzurluydu. Sanki mutluydu. Onu yeniden böyle capcanlı görebilmek için tüm hayatımı ortaya koyabilirdim. Hayatımda onun kadar güzel bir varlık görmemiştim. Şimdi ona böyle bakabilirken yaşadığım hiçbir acının önemli değildi. Önemlerini yitirmişlerdi. Anneme sarılmak dışında başka bir şey istemiyordum.
“Görüyorsun ya Lith.” Meleğin sesini duydum. “O ölmedi. Bir şekilde bilincini kendi zihnine hapsetti.”
Boş gözlerle Baş Melek Gabriel’e baktım. “Nasıl bir zeka hilesi bu?” Ellerimi sıkıp dizlerime yasladım ve başımı eğerek hezeyan kaplı yüzümü gizledim. Her şey saçma geliyordu. Mantıksızdı. “Neden bize işkence etmeye devam ediyorsunuz? Öldürün gitsin!”
Meleğin elini omzumda hissettim. “Yanılıyorsun Nefil.” Derin bir nefes aldım ve sessiz kaldım. “Bizimle gelmen gerekiyor. Sen İskariyot Azizesisin. Her feda için bir feda edilen olur. Ve her feda bir ihaneti gerektirir.”
Başımı aniden önümde beliren Judas’a diktim. O da benim gibi dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Yapabilseydim kızıllaşan gözlerimden onun ağzından soluduğu gibi alev çıkarırdım. Judas ise bana içi boş gözlerle bakıyordu. Aslında beklenti içinde bakışlara sahipti. Ona öyle nefretle bakmıştım ki, bu nefreti aslında hak edenin o olmadığını unutacak kadar gözüm kararmıştı.
“Baş melek söyle bana.” Kızıl gözlerimi meleğe çevirdim. Bana sessiz bir ihtiyatla bakıyordu. Sabırlıydı. “Neden sizin tarafınıza geçeyim? Bana nasıl bir güvence verebilirsiniz? Beni ortak etmek istediğiniz amaca nasıl ikna edebilirsiniz?”
“İnanç, kanıt gerektirmez.” Gabriel’in beyaz gözleri gümüş bir ışıkla parladı. “İnanç yaşamın kaynağıdır. Kanın akar, kalbi atar bunlar bedenini hayatta tutar ama seni asıl yaşatan inançtır.”
Kollarımı göğsümde kavuşturup sakinleşmek için derin bir nefes aldım. “Ben asla inançlı biri olmadım. Ne Tanrı ne Mesih...” Puslu bakan gözlerime rağmen nefret dolu bakışlarım tüm kinimi belli ediyordu. “Ancak bana kindar diyebilirsin. Öç almaktan geri durmam.”
Judas bilir bir sesle konuştu. “Sana söylemiştim Gabriel. O kardeşleri arasında en kindar olanıdır.”
“Bunu görebiliyorum ejderha.” Baş Melek gözlerini sükunetle annemin heykeline dikti.
Sinirlerime hakim olmaya çalışıyordum. “Sizinle gelme sebebim nedir? Zorlamadan çok beni ikna etmeye çabalıyor gibisiniz...”
“Kut hanesinin soyu tehlike de.” Judas soruma ciddi bir ifadeyle cevap vermişti. “Bunun olmasına izin veremeyiz.”
Yüzüm buruştu. “Seninle çiftleşmeyeceğim, pis yaratık.”
Melek dumura uğradı. “Hayır. Hayır.” Yanlış anlaşılmayı düzeltti. “Kardeşlerin arasında en az birinizin yaşaması gerekiyor. Gelecek de önemli bir yeriniz olacak.”
“Tüm kardeşlerimin yaşaması imkansız mı?” Ürperdim. “Eğer onlar ölürse benim yaşamamın bir anlamı yok.”
“Kaderlerinde onların da yardımcıları ve yoldaşları olacak.” dedi melek ve ekledi. “Korkacak neyin var ki? Kaybedecek bir şeyin yok. Senin kaderin İskaryot Azizesi olmak. Feda edilmenin bedeli ihanettir, mükafatı ise İmperium olacak.”
“Kaybedecek bir şeyim yok.” Başımı eğdim ve meleğin söylediği sözler üzerine acı acı gülümsedim. “Olmayan itibarımı kaybetmek, bana bir şey kaybettirmez.”
Zaten her şeyimi kaybetmiştim. Her şeyim olan ailemi.
Sözlerim üzerine Baş Melek gülümsemiş, Judas ise umutla bakmıştı.
O anda gözlerim bir ışık parlamasıyla kamaşmış ve zindana geri dönmüştüm. Annemin koparılmış başı ellerimin arasındaydı. İrkildim ama kimseye belli etmemeye dikkat ettim. Eva, Abel ve Mercury’nin yaralarına bakıyordu. Büyükanne Beatrice, Aris ile ilgileniyordu. Her şey bıraktığım gibiydi. Yeniden annemin mavi safir gözlerine özlemle baktım. Elimde kalan son şey umuda bağlanmaktı. Kollarımı anneme sarıldım. Kardeşlerim benden nefret edecekti ama annemin yüzünü unutacak kadar ondan uzun bir zaman ayrı kalmayacaktım.
Yüzünü görmenin hala ne denli sersemletici olduğunu sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi baktığımda anlıyordum. Aklım hala varlığını reddediyordu. Belki dakikalar boyunca onu seyretmek doyumsuzca kana kana su içmekle eş değerdi. Kimse anneme olan sevgimin ne denli büyük olduğunu bilemezdi. Ben onun asi kızıydım. Asi olanı kimse sevmezdi ama annem beni tüm huysuz huylarıma rağmen seviyordu. Lahtin köşelerine ellerimi koyarak üzerine eğildim. Uyuyordu. Nefes alıyordu. Ne zaman uyanacaktı?
Varlığı hala gerçekten uzaktı. Gerçekse gözlerimin önünde elleri göğsünün üzerinde birleştirmiş, cennet suyunun içinde uzanıyordu. Yüzü dışında tüm vücudu suyun içerisindeydi. İhanetimin bedeli, çektiğim her şeyden önemlisi bir şeyin olduğunu bilmek beni vazgeçmekten alıkoyuyordu. Kan suya karışıyor, berrak saydam rengin kızıla bürünüyordu. Yarı ölü beden kanımdan besleniyordu. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu.
Kusursuzun kusursuzunun gözlerini açacağı gün yakındı. Berrak renk kanımla kızıla bürünmeye devam ederken, gözlerimi yumdum. Birkaç damla yaş annemin yanaklarına benim yanaklarımdan süzülerek düştü. Yangınlar dinecekti. Işıklar parlayacaktı. Yükseliş yakındı. Aydınlık öne çıktığında güneş yeniden ışıklarını saçacaktı. Karanlık kaçacak bir delik bile bulmayacaktı. Kayboldum sanıyordum aslında beni bulmasını bekliyordum.
İmparatorluk kayıptı. Bizi bulması gerekiyordu. Şifa olmalıydı. Tahrip olanı, yaraları iyileştirecekti. Ön görü gücüm olmasına ihtiyacım yoktu. Yakın geleceği görebiliyordum. Taç yeniden hak edenin başında ışık saçacaktı. Gözlerimi açtım ve gülümsedim. Dudaklarım uzun zamandan sonra ilk kez hakiki bir gülüşe kavuşmuştu. Elimde gevşekçe tuttuğum hançerle bileğimi kestim. Suya elimi batırıp peşinde dalgalar bırakırken akan taze kanımda suyu doyurdu.
Acı sıcaktı. Kesik kesik sızlayan bileğimin acısı görmezden gelebilirdim. Bu o sadece bir sızlamaydı. Sıcaklığın kaynağı ise kanımdı. Işık birden parlayınca gözlerimi kıstım. Dans eden huzmeler annemin bedenini kapladı. Bembeyaz ten kristal gibiydi. Neredeyse İmperium taşlarını andırıyordu. İmparatoriçe yattığı lahitten gözlerini açıp, kalkmak için ne bekliyordu? Umut azmettirici bir güçtü, sabır ise delirtecek kadar kudretli bir güçtü. Ben delirme sınırındaydım.
“Anne.” diye fısıldadım. “Seni... bekliyoruz. Herkes seni bekliyor. Sen uyanmak için ne bekliyorsun?”
Lahitin üzerinden çekilerek çanağı tutam Gabriel’e döndüm. Hemen yanında Juds duruyordu. Arkamdan kristal gibi rengarenk parlayan aydınlık gizli locanın içini sarıp sarmalamıştı. Bu ışık meleklerin öz bürünümlerine döndüklerin de ki saf ışığa benziyordu. Tek farkı beyazdan daha çok renk vardı. Gabriel doğrudan anneme bakarken, Juds bana bakıyordu. Sonunda ruhani ışık dindiğinde omzumun üzerinden annemin yattığı lahite baktım. Kanım son damlasına kadar emilip, yutulmuştu.
Kutsalın kanı asıl kutsaliyet verene dönmüştü. Kalbimin atış sesleri çok gürdü. Bir süre sonra sakinleşti. Bunun sebebi annemin uykusuna kaldığı yerden sürdürmesiydi. Hayal kırıklığına bulanan yüzümü astım. Bu sefer de kan yeterli gelmemişti. Dediğim üzere umut azmettiriciydi, sabır ise delirtirdi. Kimsenin sabrı sınırlı değildi. Bedenini biraz sarssam yada annemin yanağına bir öpücük bıraksam sanki hemen uyanacak gibi sükun içinde yatıyordu.
Dişlerimin arasından çıkan sığ nefesler eşliğinde soluklandım. “Gabriel beni aydınlatmana muhtacım. Horus tarikatından gelen o parşömen elinize nasıl geçti?”
“Mesih’in balmumu heykelinin sol elindeydi.” Gabriel’in sesi o ilk zaman ki gibi huzursuz ve kuşkuluydu. “Cemaat bugün toplanmadı. Üstelik sizden biri bu parşömeni getirecek olsa, varlığını hissederdik.”
Kırık fısıltım duyuldu. “Bizden biri değilse, o zaman sizden biri olmalı. Bir meleğin haber taşıyıcısı olması bu durumda şaşırtıcı olmaz.”
“Öyle olsa bile isterse Aden’i bizden alabilirdi.” Gabriel tahminimi dinlemiş ve kendi sözleriyle sözlerimi kuşkuya düşürmüştü. “Cennet sönmüş olsa bile gücümüz bize hala ilahi bir üstünlük sağlıyor. Mekandan münezzeh bir vaziyette kısa bir an olsa bile uzak kalabilir anında dünyanın bir ucunda olabiliriz.”
“Bu sorumun cevabı değil. Ancak dediklerini düşünürsem parşömeni getirenin bir melek olduğu şüphesiz doğrudur.” Gabriel sessizleşirken mırıldanmasıyla dediklerime hak verdi. “Azazil, Samuel belki de büyükbaba Lucifer.” Kollarımı kendime sarıp, ellerimle kendimi sıvazladım. “Sizden önceki düşmüşler hala buradalar. Dışarıda olmalılar. Belki hiçbir şeyden haberi olmayanlar ya da pusu da yatanlar. Aynı kuzusu ölen anne koyun gibi hissediyorum. Leş kargaları her yerdeler. Kuzumu yemek için bekliyorlar.”
Judas arkadan bana yakınlaştı. “Kuruntu yapma.” Ellerini omzuma koydu ve dudaklarını saçlarıma bastırdı. “Aden’i bizden kimse alamayacak. Elimiz kolumuz bağlı değiliz. Baş melekler bizimle. Ben yanındaydım ve sen Aris Kut’sun. Güneşin ışığını taşımakla sorumlu olan, ay.” Çenesini başıma yasladı. “Şafağın doğuşunu bekleyeceğiz ancak karanlıkta da savaşmaya devam edeceğiz. Sen ve ben sevgilim.”
“Haklısın Judas.” Anneme derin manidar gözlerle bakındım. “Şafağı beklemek yapacağımız tek şey olmamalı.”