DÖRT DÖRTLÜK MİRAN

1508 Words
MİRAN Akşamüstü eve girdiğimde avluda bir curcuna… Herkes bir şeyin peşinde koşuyor, Zehra Hanım elinde tepsi, talimat yağdırıyor. Halil Ağa ise sedirde, keyfine diyecek yok, çayını höpürdetiyor. Ben ağır ağır yaklaştım. Gömleğin düğmesi yarıda, kollar sıvanmış… Ne yapayım, hayatım düğün salonu değil ya. Babam göz ucuyla baktı, dudaklarını büzdü. “Hazır ol bu akşam,” dedi. Kafamı salladım. Hazırım baba, merak etme; hazırız da, içim pek hazır değil işte. Annem yüzüme öyle bir baktı ki, sanki ölüm ilanı okumuş. “Bu ne hal Miran? Sanki cenazeye gidiyoruz.” Omuz silktim. “Farkı yok anne.” Sesim buz gibi çıktı, bilerek öyle. Belki duyar da vazgeçerler diye. Tabii ki duymadı. “Öyle deme,” dedi, “herkesin gözü bizde. Git bir tıraş ol, gömleğini değiştir. Hem tatlı almamız lazım, Yusuf’a uğra, en iyisini o yapar.” Ellerimi ceplerime soktum, başımı yana eğdim. “Anne, tatlıyı da siz alın. Ben gelmeyeyim.” Olmazmış. Tabii olmaz. “Olmaz,” dedi, “hem görsünler seni. İlk izlenim önemlidir.” Kahkaha atacaktım, zor tuttum. “İlk izlenimmiş… Gosterelim bakalım kendimizi Bedirhan Ağa'nın kızına” Babam sesini yükseltti. Belli, sinir tavan. “ Bu aile için ne gerekiyorsa yapacaksın. Akşama gidiyoruz, nokta.” Noktaymış… Virgül bile koymamış. İçimden bir küfür döndü ama dilime gelmedi. “Peki baba…” dedim, gözlerimi kaçırarak. Çünkü bakarsam patlarım. Annem omzuma dokundu, sakinleşmiş gibi. “Hadi, tatlıyı al gel. Geç kalma.” Kapıya yürüdüm. Bir kez arkama baktım. Omzumdan, son kez. İçimde koca bir isyan, yüzümde buz gibi bir gülüş. Sokak kalabalık. Akşamın telaşı her yerde. Küçük esnaf kepenk kapatıyor, kahveden gürültüler geliyor. Ben yürürken ayaklarım gitmek istemiyor. Ama gidiyor işte. Çünkü Miran Ağa ne yapar? Gider. Yusuf’un dükkânına girdim. Her zamanki gibi tezgâhın arkasında tatlıları düzeltiyor. Gözleri beni görür görmez parladı. “Ooo Miran Ağa, hayırdır bu saatte?” Kaşımı kaldırdım, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme. “Tatlı alacağım. Akşama lazım,” dedim kısa ve net. Tezgâhın yanında oturan iki adam, beni görünce göz göze gelip sırıttılar. “Duyduk ki bu akşam kız görmeye gidiyormuşsun,” dedi biri, sesinde alay var, belli ki sohbet açmaya çalışıyor. Öteki hemen atladı: “Aynen, Halil Ağa’nın gelini olacak kızmış… Ama kimse görmemiş.” Birinci adam dişlerini göstererek gülüyor: “Valla görmeyen çok şey söyler. Belki de güzellikten nasibini almamıştır ha?” İkisi birden kahkahayı bastı. “Yazık, Miran gibi delikanlıya…” Sözlerini bitirdiklerinde dükkân bir an sessizleşti. Benim sessizliğimden. Çenem kilitlendi, dudaklarımın kenarı belli belirsiz gerildi. Gözlerimi kaldırdım, onlara öyle bir baktım ki gülüşleri boğazlarına dizildi. Sesim ağır, buz gibi ve sakince çıktı: “Bana bakın…” Bir adım attım, tahtanın gıcırtısı duyuldu. İkisi de irkildi. “Ben o kızı daha görmedim. Ama onun kim olduğu önemli değil.” İleriye doğru eğildim, bakışlarımı üzerlerinden çekmeden: “Benim ailemden biri hakkında, benim sözüm geçen biri hakkında böyle konuşmadan önce… bir değil, iki değil… on kere düşünün.” Sözler dudaklarımdan değil, sanki içimden gelen bir karanlıktan çıkıyordu. Sesimi yükseltmedim, gerek yoktu. Soğuktu, tokdu. Her hecede tehdit gizliydi. Adamların yüzlerindeki küçümseme yok oldu. Gözbebekleri büyüdü, dudaklarındaki o gevşek gülüş silindi. Sessizlikte kendi nefeslerini bile zor duyuyorlardı. Başımı kaldırıp Yusuf Usta’ya döndüm, sanki hiçbir şey olmamış gibi: “Usta… baklavadan iki kilo hazırla. Hemen paketle.” Yusuf, hızlıca hareket etti. Sessizlik hâlâ odada asılıydı. Tatlıyı aldım, cebimden parayı çıkarıp tezgâha bıraktım. Adamların yanından geçerken gözlerimi kaçırmadım. Bir saniye bile. Öyle bir baktım ki nefesleri kesildi. Sonra ağır ağır kapıya yürüdüm. Sokağa çıkınca ciğerlerime hava doldu ama içimdeki gerilim inmedi. Kendi kendime mırıldandım: “Daha görmediğim birini böyle savunuyorsam… Tanışınca kim bilir ne olacak.” Gözlerimi kısmıştım, dudaklarımda soğuk bir gülümseme vardı. Adımlarım ağırdı, ama her adımda sokak sessizleşiyordu. Eve geldiğimde sessizce kapıdan girdim. Ne bir selam verdim, ne de etrafa baktım. İçeri adım atar atmaz, evin sıcaklığıyla birlikte omuzlarıma binen sorumluluğun ağırlığını hissettim. Hiç vakit kaybetmeden odama geçtim. Gardırobun önünde durup bir süre sessizce baktım. Elimi uzatıp siyah, tam kesim, tertemiz ütülü takım elbiseyi aldım. Kumaşın serinliği avuçlarımda, omzumda taşıdığım yük kadar gerçekti. Takımın altına yine siyah bir gömlek giydim. Kravat? Hayır. Zincirle boğulmuş bir köpek gibi hissetmeye niyetim yoktu. Açık yaka, özgür ama güçlü… Tam bana göre. Koyu renkler… Her zaman ağırlığı ve kararlılığı simgelerdi. Ben de bu akşam, tam da öyle görünmeliydim: Kararlı. Sert. Geri dönüşü olmayan bir yola girerken tereddüt göstermeyen biri. Boyumun uzunluğu, omuzlarımın genişliği, esmer tenim… bunları bilirdim. Aynadaki yansıma ise her zamanki gibiydi: Keskin çizgiler, güçlü bir çene, koyu kahverengi gözlerde hem yorgunluk hem de derin bir soğukluk. Yorgunluk, yılların verdiği yükten; soğukluk, hayatın bana öğrettiği derslerden. İnsan çok konuşmazsa, çok şey anlatır. Ben de öyleydim. Az konuşur, çok susar, çok şey saklardım. Dışarıda kime karşı çıkacağımı, kimin önünde duracağımı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bu akşam zayıflık göstermeyeceğim. Odada kısa bir tur attım, ellerimi ceplerime sokarak derin bir nefes aldım. İçimde bir fırtına kopuyordu. Geçmişin hayal kırıklıkları… Geleceğin belirsizliği… İnsan, ikisi arasında sıkışınca ya yıkılır ya da güçlenir. Ben yıkılmam. Benim adım Miran. Ailem için, adım için, onurum için gerekirse ateşin içinden geçerim … SARYA Valizi açtım, içindekileri tek tek çıkardım. Gömlekler, kotlar… Hep sade. Tam da benlik. Giyilecek normal bir şeyler arıyordum. Süslenmek? Hah! Kimseye hava atacak hâlim yok. Zaten bu evlilik benim istediğim bir şey değil. Kimseye kendimi beğendirmek zorunda değilim. Tam o sırada kapı tık diye aralandı. Annem… Elinde ne var dersin? Özenle katlanmış, süslü püslü bir elbise. Yüzünde de o meşhur annelik tebessümü: “Bak Sarya,” dedi, sesi tatlı, ama altında emir gizli, “bunu aldım senin için. Biraz açık… ama çok da değil. Sana çok yakışacak.” Elbiseye şöyle bir baktım, burun kıvırdım. “Anne, ben bunu giymem. Yani bu elbiseyi ben giyersem… Miran Ağa imam falan değil, papaz nikâhı bile kıyamaz.” Annem bir şey diyecek gibi oldu, devam ettim: “Kimseye kendimi beğendirmek zorunda değilim. Beni beğenmeyen kendi göz doktoruna gitsin.” Sesim sertti, çünkü içim kaynıyor. Annem durdu, elbiseyi yatağa bırakıp başını salladı. “Peki, kızım…” dedi, çıktı. Kapı kapanır kapanmaz derin bir nefes aldım. Gözüm tekrar valize kaydı. İçimden “Ben mi süsleneceğim? Hayırdır?” dedim. Ama sonra bir anda içimde bir şey kıpırdadı. Sinirden mi, inattan mı bilmiyorum. Çünkü bu iş bana zorla kakalanıyorsa, bari kendi şartlarımla oynayayım. Valizden bir elbise çıkardım, dümdüz bir şey. Giydim, saçlarımı şöyle bir topladım, yüzüme hafif bir şey sürdüm. Odadan çıktım. Annem gördü, bakışı belli: Bu mu yani? Ama hiçbir şey demedi. İyi yaptı. Aşağıda hazırlık vardı, millet koşuşturuyor. Babam köşede… Ben göz ucuyla baktım, ama hiç muhabbet edecek hâlim yok. Sessizce teras kapısına yürüdüm. Mardin’in soğuk havası yüzüme çarptı, ciğerime doldu. İçimdeki öfkeyi alır mı sandım? Yok, daha beter kabardı. Sonra kapıdan araba sesleri geldi. Döndüm, çok da umursamadım. Bir süre sonra içeri girdi bunlar: Halil Ağa olduğunu düşündüğüm bir adam ve yanında şık bir kadın. Büyük ihtimalle Miran’ın annesi. Terastan izledim. Kafamda tek bir şey: İyi bari, insanlara benzemişler. Biraz kaçayım dedim, mutfağa yürüdüm. Kapıyı açtım, içeride kadınlar kaynıyor. O sırada evde çalışan kadınlardan Züleyha’nın kızı annesine şöyle dedi: “Anne, gördün mü giydiği şeyi? Süslenmemiş bile… Kendinden o kadar emin ki!” Gözlerim karardı. Ne diyorsun kız sen? Ama sustum. İçimden bin tane laf geçiyor ama sustum. Çünkü annem hep: “Sarya, sus kızım, kadın kısmı susar.” Derdi. Eh, ben de susuyorum işte… şimdilik. Ama devam etti bu dengesiz: “Ya Miran Ağa’yla evlenecekmiş, hah!” Annesi fısıldadı: “Sus! Kızın başına gelenleri bilmiyormuş gibi konuşma.” Ama ben kaynıyorum. Ben istemiyorum bu evliliği! Zorla evlendiriliyorum! Bir de bunların lafını dinleyeceğim öyle mi? Sonra bu kız başladı Miran’dan ballandıra ballandıra bahsetmeye: “Miran dört dörtlük adam, Sarya’nın şansı yok…” Orada koptum. Şansım yokmuş ha? Hah, sen daha beni tanımıyorsun tatlım. Ama yine de ses etmedim. Derin bir nefes aldım, mutfaktan çıktım. Odama döndüm. Aynaya bakarken bir şey oldu. Kendime şöyle bir baktım, sonra annemin yatağa bıraktığı o elbiseyi gördüm. Gittim, aldım. Üzerime tuttum. Siyah saten… Diz altı. Askılı. Dövmelerim görünecekti. Çok büyük dövmelerim yoktu ama Mardin gibi bir yer için yeterliydi. Aynaya bakarken kendi kendime dedim ki: “Görelim bakalım, bu dört dörtlük adam benim gibi birini görünce ne yapacak.” Saçları alelacele topladım, yüzüme öyle bir makyaj yaptım ki, aynadaki kadın ben miyim, yoksa başka biri mi… Bilmiyorum. Dudaklarımı kırmızıya boyadım. Beyaz tenimle kontrast, siyah elbise tam oturdu. Parfümü sıktım, kapıya yürüdüm. Kapıda Arven çıktı karşıma. Beni süzdü, bir an durdu, sonra yüzüne o alaycı ifade geldi: “Bide istemiyorum diyor.” Kaşımı kaldırdım, kıs kıs güldüm. “İstemiyorum dedim, süslenmek istemiyorum demedim. Hem, belki adamın moralini bozarım. Beklentiyi yükseltir, sonra da topuğumun tozuyla giderim. Nasıl plan?” Koluna girdim, ona mutfakta duyduğum her şeyi anlattım. Arven’in yüzü kıpkırmızı oldu, mutfağa dalacak. Tuttum kolundan: “Dur, sakin ol. Daha değil. Şimdi çıkıp kavga çıkarırsan, en çok onlar eğlenir. Onlara öyle bir cevap vereceğim ki… gelini görsünler, sesleri kesilsin.” Gözümü kırptım, gülüp devam ettim: “Sonuçta ben Sarya’yım kızım… Milleti susturmak işim.” Arven hala ters ters bakıyordu mutfağa. “Boşver yaa, bak hazırlandım, ne yapıyoruz şİmdi? İçeri geçip oturayım mı?” diye sordu. Arven, suratına hafif alaycı bir gülümseme yerleştirerek, “Hayır tabi ki, yan odada bekleyelim, annem kahve için çağırır,” dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD