Odada oturmuş, telefonunun ekranına dalmıştım. Gözlerim ekranda sabitlenmişken Arven yanıma yaklaştı, hafifçe omzuma dokunup, “Hadi terasa çıkalım, hava alalım biraz,” dedi.
Üzerimize ince birer şal alıp, ağır ağır terasa yürüdük. Terasa çıktık, Arven cebinden sigarasını çıkardı, çat diye yaktı. Dumanı üflerken belli ki rahatlamaya çalışıyor. Ben de derin derin nefes alıyorum, içimdeki gerginliği azıcık dağıtmak derdindeyim. Gözlerim uzaklara daldı, surat taş kesilmiş gibi… Sertim, mesafeliyim. Burnum havada, etrafa sanki hepsini siktir edermişim gibi bakıyorum.
“Off, vallahi sıkıldım ya!” dedim, omzumdaki şalı düzelttim. “Bu ne lan, birbirimizi beğenmesek ne olacak? Dünyanın sonu mu gelir? Vaz mı geçilecek bu salaklıktan? Kesin kel, göbekli bi’ tiptir ha. Bide otuz dört falanmış, yaşlı kurt!”
Arven gözlerini devirdi, yüzünde o hafif alaycı ifade:
“Sen de yirmi beşsin, ne olmuş?” dedi.
Ben kahkahayı bastım:
“En azından ben yaşımı göstermiyorum, gerizekâlı!” dedim, gülerek.
O da hemen atladı:
“Sen mi göstermiyorsun? Herkes seni benden büyük sanıyor!”
Ben patladım gülmeye:
“Hadi oradan! Benim yanımda senin surat var ya… On beş yıllık dantelli perde gibi, güneşte sararmış! İnsan kendi yüzünü görmüyor tabii. Beni kimse otuz falan sanmaz, seninki direkt yaşlı teyze!”
Kahkaha üstüne kahkaha… Sonra devam ettim:
“Yemin ederim var ya, benim kısmet diye ayarladıkları tip kesin mide bulandıran biri ha. Göbek göbek üstüne, saç kalmamış, dişler sararmış… Yazık lan bana!”
Tam o sırada, arka taraftan gelen ayak sesleriyle irkildik. İkimiz de aynı anda sesin geldiği yöne döndük. Karşımda tanımadığım, sert hatlı, kaslı ve boylu poslu bir adam duruyordu. Yüzünde belli belirsiz alaycı bir ifade vardı. Burnu hafif kalkık, gözleri meydan okur gibi dikiliyordu.
Arven onu tanıyordu belli ki ama bana söylemeye fırsat bulamamıştı. Yüzüne kısa bir an baktım; bakışları rahatsız ediciydi. Dudaklarımı sıktım, aldırmaz bir tavırla arkamı döndüm.
Arven belime hafifçe vurdu, kaş göz yaptı ama anlamadım. Adam yanımıza yaklaşırken Arven kafasıyla selam verdi. Ben ise umursamazca bakıp uzaklaştım.
Arven yine dürttü:
“Hadi, içeri geçelim.”
“Sen geç, ben biraz daha hava alacağım,” dedim.
Arven’in yüzü kızardı ama bir şey söylemedi. İçeri girerken, sanki bana uyarı yaparcasına seslendi:
“İyi akşamlar, Miran.”
O an kaslarım birden gerildi. Başımın üzerinden aşağıya kaynar su dökülüyormuş gibi oldum. Ablam içeri girmişti, ben arkamı dönüp gitmek üzereydim.
Tam o sırada, beş adım arkamda Miran’ın dikildiğini fark ettim. Beni süzüyordu. Yüzümü buruşturdum, umursamaz görünmeye çalıştım. Yanından geçip uzaklaşacaktım ki sertçe kolumdan tuttu.
Alaycı ve karanlık bir sesle fısıldadı:
“Selam vermek yok mu, müstakbel karıcığım? Biraz saygı…”
Kolumu silkeledim, öfkeyle:
“Bırak lan kolumu!” dedim dişlerimin arasından. “Ben sana karı falan olmam, anca rüyanda görürsün… götün yerse tabii.”
Küfrüm ağzımdan fırlamıştı bile. Aslında içimden söylenmiştim ama işte… duydu.
Bir an durdu, sonra kahkaha attı. O kahkaha sırtıma kamçı gibi indi. Yüzüm utançtan kıpkırmızı kesildi.
“Vay, vay…” dedi bana yaklaşıp. “Dilin bayağı sivriymiş. Ama fazla sivri dil sahibini rezil eder… ya da daha kötüsü, sahibini bana muhtaç bırakır.”
Çenesini hafif yukarı kaldırmış, burnunun üzerinden bana küçümseyerek bakıyordu. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım.
“Senin utanmanı izlemek bile keyif,” diye ekledi. Sesinde buz gibi bir kararlılık vardı. “Ama madem alay etmeyi seviyorsun, ben de seninle alay etmeyi çok iyi bilirim. Sen daha hiçbir şey görmedin.”
Miran kahkahasını bitirdiğinde bana iyice yaklaştı. Kolumdan tuttuğu eli gevşemedi, tam tersine daha da sertleşti. Bedeni benimkine neredeyse değiyordu. Burnuma sabunla terin karışık kokusu çarptı. Nefesim kesilir gibi oldu.
“Bakışlarını kaçırma,” dedi kısık bir sesle. Çenemi parmaklarının ucuyla tuttu, başımı kaldırdı. Onun koyu bakışlarına mahkûm kaldım.
“Dilin küfür ediyor, ama gözlerin başka şey söylüyor,” diye fısıldadı, dudaklarının kenarında kibirli bir gülümseme vardı. Ses tonu alaycıydı ama aynı zamanda erkeksi ve tahrik edici bir baskı taşıyordu.
Kalbim deli gibi atıyordu. Kolumu kurtarmak için uğraştım ama göğsüne çarpan ellerim sanki taştan yapılmış gibiydi. O an istemsizce tenimin ürperdiğini hissettim. Utançtan yerin dibine girmek istiyordum.
Başımı yana çevirdim, sesim titrek çıktı:
“Çekil önümden…”
Miran daha da yaklaştı, kulağıma eğildi. “Benden kaçabileceğini mi sandın? Sen benim oyun alanımsın artık.”
Nefesi kulağımı yaktı. İçimde bir şey kıpırdadı; öfke, korku ve utanç birbirine karıştı. Bu his beni delirtiyordu.
Bir anlığına ne olduğunu unuttum; kalbim, nefesim, her şeyim karmakarışık oldu. Ama sonra… sanki şimşek çakmış gibi toparlandım. Bütün gücümü toplayıp ellerimle onu ittiğim gibi, hızla arkamı döndüm.
“Senin oyununa gelmem!” dedim sertçe. Sesim bu kez titremedi.
Adımlarımı hızlandırarak içeri girdim. Yüzüm ateş gibi yanıyordu, kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Miran’ın o kahrolası bakışlarını hâlâ sırtımda hissediyordum.
…
İçeri girdiğim anda annem beni fark edip kolumdan yakaladı.
“Neredesin sen kız? İki saattir seni arıyorum. Miran da çıktı, gelmedi. Git mutfağa, kahve yap,” dedi sert bir sesle.
Daha yaşadığım şokun etkisinden kurtulamamıştım. Birkaç adım atmıştım ki annem tekrar seslendi:
“İsteme kahvesi değil ha, normal kahve yap!”
Gözlerimi devirdim. Ses etmeden usulca mutfağa doğru yürüdüm.
Mutfaktaki çalışanlar beni görünce hemen yerlerinden kalktılar. Züleyha, kahve yapacağımı anlayınca büyük cezveyi ve kahveyi uzattı.
“Çok güzel olmuşsun hanım kızım,” dedi bana sıcak bir gülümsemeyle.
Ben de hafifçe gülümsedim.
“Teşekkür ederim abla,” dedim ve kahveyi hazırlamaya koyuldum.
O sırada Miran da içeri girmişti. Kahve tepsisini alıp salona doğru ilerlediğimde bir anda herkesin bakışları bana çevrildi. Miran’ın yüzünde anlamsız, hafif alaycı bir sırıtış vardı. Anne babası ise birbirlerine sert, öfkeli gözlerle bakıyorlardı.
Bu bakışların sebebini anlamam zor değildi: tarzımdan rahatsız olmuşlardı. Miran ise bu gerginliğin hoşuna gittiğini gizlemiyordu. Dudaklarının kenarında küçücük, memnun bir gülümseme vardı.
Kahveleri dağıttım. En son fincanı Miran’a verdim; yüzüne bile bakmadan köşeye çekilip oturdum. Aile büyükleri üzerimdeki bakışlarını çektiğinde, Miran’ın annesi ayağa kalktı.
“Hava alacağım,” dedi.
Miran hemen annesinin koluna girerek onunla birlikte terasa çıktı.
Ben de salonda konuşmaların yeniden başladığını görünce sessizce peşlerinden gittim. Kapıda durup dinlemeye başladım.
Zehra Hanım, Miran’ın karşısında sert bakışlarla dikiliyordu. Sesi yüksekti, öfkesini gizlemiyordu:
“Uğraşıyoruz da neye oğlum? O kız mı sana layık? Hiç yakışmıyor sana böyle biri! Dövmeleri, o yüzündeki iğneler… bizim evimizin havasına aykırı!”
“Böyle bir kızın elinden ne gelir? Çocuk mu yapar? Bizim oğlumuzun şerefini, namusunu bu mu koruyacak?”
“Sen büyüksün, bilirsin belki ama biz anneyiz, görüyoruz! Bu aileye, bu aşirete yakışmaz böyle biri!”
Miran sakin durmaya çalışıyordu ama öfkesini belli etmemesi neredeyse imkânsızdı:
“Anne, siz istediniz, usulen geldik görmeye. Ama babam kararlı, ben de zorundayım. Ne yapalım yani?”
Ama kadın onu dinlemedi, bağırmaya devam etti:
“Usulü de böyle olur! Kızı görürüz, yakışıyorsa olur, yakışmıyorsa olmaz! Ben sana yakıştırmadım!”
“Senin beğenin değil, bizim geleneklerimiz önemli!”
“Sen beğendin herhalde! Yoksa bu kadar zaman bekleyip de bu şeytanla evlenmeye mi kalkacaksın?”
Miran’ın yüzü gerildi, sabrı taşmaya başlamıştı:
“Anne, sen hava almaya değil, beni azarlamaya çıktın galiba. Ben kızı ilk defa burada gördüm. Babamı ikna edebiliyorsan et. Yoksa boşuna konuşma.”
Ardından kapıyı itip içeri girdi. Ve göz göze geldik.
Ben dimdik duruyordum. Gözlerimi kaçırmadım. Yüzümde tek bir çizgi bile oynamadı. Soğuk, sert ve sabırlıydım.
O an onun yüzüne baktığımda içimden tek bir şey geçti: Beni ezemeyeceksin.
Miran’ın bakışlarında öyle bir an vardı ki, sanki içini soğuk bir rüzgâr sarmış gibiydi. Dudaklarını sıktı, başını kaldırdı ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp ağır adımlarla salona doğru yürüdü.
Salonda herkes kahvelerini yudumlayıp bitirince bir anda ayaklandı. Aralarında mırıl mırıl fısıldaşmalar başladı; suratlar ekşidi, kimisi kaşlarını çattı. Bedirhan Ağa derin bir nefes çekti, sanki bütün evin havasını içine hapsetti.
“Haydi artık, bu işin uzaması olmaz,” dedi tok bir sesle.
Kadınlar kafalarını onaylar gibi salladı, adamlar da sessizce çıkıp gittiler. Mardin’in taş avlusunda ayak sesleri yankılandı, gece serinliği üstümüze çöktü. İçerideki gerginlik sanki dışarı taşmıştı.
Ben terasta, elim kucağımda, ailemin misafirleri nasıl uğurladığını izliyordum. O sırada Renas yanımda bitti. Kaşlarını çatmış, biraz da çekinmiş gibi:
“Abla, bu iş bozulacak gibi,” dedi.
Benim gözlerim kocaman oldu. “Sen de mi fark ettin?” dedim alttan alır gibi.
Omuz silkti, fısıltıyla devam etti: “Annem dedi ki, ‘O piercingleri çıkarsın, yoksa bu iş yürümez.’”
Bir kahkaha patlattım: “Piercinglerimi mi? Olmasın. ”
Renas gözlerini kaçırdı, dudaklarını büzüp mırıldandı: “Ama annem diyor ki, ‘Baban ne derse o olur. Başka yolu yok.’”
Ben kollarımı kavuşturdum, alaycı bir sırıtışla: “Ya bunlar çok garip. Bir yandan ‘Kızım sen bilirsin, hayat senin’ diyorlar. Öte yandan ‘Piercingi çıkar yoksa olmaz!’ Hadi oradan! Olmazsa olmasın. Benim burnumdaki halkaya mı takılacak koskoca aşiret?”
Renas iyice ciddileşti: “Bizimkiler hep böyle, abla… Önce ‘Sen bilirsin’ diyorlar, sonra da bir sürü şart koşuyorlar.”
Başımı iki yana sallayıp esnedim: “Haydi bakalım, göreceğiz bu işin sonunu. Şimdilik kahve falına bakar gibi tahmin yapmayalım.”
………
Sabah uyanmış gözlerimi ovuştururken birden kapı açıldı. Annem dalıverdi içeri.
“Anne! Kapıyı çalsana ya, müsait olmayabilirdim.”
Hafif bir sırıtışla bana baktı: “Sen benim kızımsın, bu saatte ne yaptığını bilmeyecek kadar tanımıyor muyum seni? Hadi kalk, işin var.”
Ben battaniyeye gömüldüm: “Of anne! Yine mi iş? Şu baş göz etmelerinize iş demekten vazgeç artık. CV dolduruyormuşum gibi hissediyorum.”
Şehvar Hanım sakin ama taş gibi kararlı: “Tamam, iş demeyeyim. O zaman şöyle diyeyim… Hadi kalk kızım, Miran’la randevun var.”
Ben fırladım: “Ne randevusu ya? Daha dün gelip beni didik didik etmediler mi? Yeter ya!”
Annem yatağa oturup gayet ciddi anlattı: “Dün misafirler giderken babanla konuştuk. Birbirinizi tanımanız için görüşmeniz uygun görüldü. Baban önce biraz karşı çıktı ama sonunda ikna oldu. Bu iş olsun istiyorlar.”
Sonra cebine uzandı, telefonunu çıkardı: “Annesi birazdan Miran’ın numarasını yollar. Ben sana veririm. Hazırlan, çağırırsın, gelir seni alır.”
Ben gözlerimi devirdim: “Oh ne ala! Benim aşk hayatım da W…pp grubunda organize ediliyor yani. Bari konum da atayım, taksiye binsin.”