Hakkâri’deki askeri karargâh gecenin sessizliği içindeydi. Nöbetçi askerler kapıda bekliyor, içerideki koridorlarda ise sakin bir huzur vardı.
Havin küçük bir odada yatağın kenarında oturuyordu.
Oda sadeydi; bir yatak, küçük bir masa ve pencerenin önünde duran bir sandalye.
Ama Havin için burası bile yabancıydı.
Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Hâlâ biraz titriyordu.
Kapı hafifçe çalındı.
Kapıyı açan kişi Yüzbaşı Baran Demir oldu.
Elinde bir bardak su vardı.
“Al,” dedi sakin bir sesle. “Biraz su iç.”
Havin yavaşça bardağı aldı.
“Teşekkür ederim…”
Baran kapının yanında durdu.
“Bir şeye ihtiyacın olursa koridorda askerler var. Burada güvendesin.”
Havin başını hafifçe salladı.
“Tamam.”
Baran kapıyı kapatıp çıktı.
Ama Havin’in aklında hâlâ o gece vardı.
Azad’ın yüzü…
Yere düşmesi…
Korkusu…
Bir süre sonra yatağa uzandı ama gözlerini kapatır kapatmaz kalbi hızlanıyordu.
Ve sonunda uykuya daldı.
Ama…
Bir süre sonra karanlığın içinde bir kabus başladı.
Havin rüyasında yine o karanlık yoldaydı.
Azad ona doğru yürüyordu.
Havin geri çekiliyordu.
“Hayır… yaklaşma…”
Ama Azad durmuyordu.
Bir anda Havin’i kolundan tuttu.
“Sen benim olacaksın!”
Havin korkuyla bağırdı.
“Yapma!”
Bir anda gözlerini açtı.
Nefes nefeseydi.
Oda karanlıktı.
Havin korkuyla etrafına baktı. Kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu.
Dayanamadı.
Kapıyı açtı ve koridora çıktı.
Koridorun sonunda bir ışık vardı.
Orada biri oturuyordu.
Bu kişi Baran’dı.
Baran masada bazı evraklara bakıyordu. Başını kaldırınca Havin’i gördü.
Havin’in yüzü solgundu.
Baran hemen ayağa kalktı.
“Ne oldu?”
Havin konuşmakta zorlanıyordu.
“Ben… kabus gördüm…”
Sesi titriyordu.
Baran biraz daha yaklaştı.
“Tamam… sakin ol.”
Havin bir an tereddüt etti ama korku ağır bastı.
Bir adım daha atıp Baran’a sarıldı.
Baran bir an şaşırdı.
Ama kızın ne kadar korktuğunu fark edince onu nazikçe sakinleştirmeye çalıştı.
“Tamam… geçti.”
Havin gözlerini kapatmıştı.
“Çok korktum…”
Baran yavaşça konuştu.
“Burada sana kimse zarar veremez.”
Bir süre sonra Havin yavaşça geri çekildi.
Utangaç bir şekilde başını eğdi.
“Özür dilerim…”
Baran başını hafifçe salladı.
“Önemli değil.”
Sonra koridorun sonundaki pencereye baktı. Gece hâlâ uzundu.
Ama o gece…
Baran ilk defa Havin’in ne kadar yalnız ve savunmasız olduğunu anlamıştı.
Ve farkında olmadan içinde bir düşünce oluşmuştu:
Bu kızı korumam gerekiyor.
Ama o sırada köyde…
Azad Kaya öfke içinde Havin’in babasının kapısını çalıyordu.
Çünkü Havin’in nerede olduğunu öğrenmek istiyordu.
Ve bu mesele henüz bitmemişti.
Hakkâri’de sabah yeni yeni aydınlanıyordu. Askeri karargâhın kapısında nöbetçiler yerlerini almıştı. Dağların arasından gelen soğuk rüzgâr avluda dolaşıyordu.
Havin o sabah erkenden uyanmıştı.
Gecenin büyük kısmını uyuyamamıştı. Pencerenin önünde oturuyor, dışarıyı izliyordu.
Tam o sırada dışarıdan bir araba sesi geldi.
Kapının önünde bir araç sertçe durdu.
Arabadan öfkeyle biri indi.
Bu kişi Azad Kaya’ydı.
Yüzü öfkeyle gerilmişti.
Kapıdaki nöbetçi asker onun önünü kesti.
“Dur! Burası askeri bölge.”
Azad sert bir sesle konuştu.
“İçeride bir kız var. Onu almaya geldim.”
Nöbetçi asker kaşlarını çattı.
“İsmin?”
“Azad Kaya.”
Tam o sırada karargâhın kapısından Yüzbaşı Baran Demir çıktı.
Baran Azad’ı görünce onu hemen tanıdı.
Yavaş adımlarla kapıya yaklaştı.
“Yine sen.”
Azad sinirle Baran’a baktı.
“Evet ben.”
Sonra sert bir şekilde konuştu.
“Kızı almaya geldim.”
Baran’ın yüzü ifadesizdi.
“Burada kimseyi alamazsın.”
Azad dişlerini sıktı.
“O benim sözlüm.”
Tam o sırada kapının arkasından biri çıktı.
Bu kişi Havin’di.
Konuşmaları duymuştu.
Azad’ı görünce yüzü soldu.
Refleks olarak birkaç adım geri çekildi ve Baran’ın arkasına geçti.
Elleri titriyordu.
Azad bunu görünce daha da sinirlendi.
“Havin! Gel buraya.”
Havin başını iki yana salladı.
“Hayır…”
Sesi çok kısıktı.
Azad bağırdı.
“Benimle geleceksin!”
Ama Havin Baran’ın üniformasına tutundu.
Sanki tek güvenli yeri orasıymış gibi.
“Gitmek istemiyorum…”
Baran bunu duyunca bir adım daha öne geçti.
Artık Havin tamamen onun arkasındaydı.
Baran Azad’a sert bir şekilde baktı.
“Duydun.”
Azad öfkeyle bir adım attı.
“Sen karışamazsın asker!”
Baran’ın sesi buz gibiydi.
“Karışırım.”
Azad dişlerini sıktı.
“Bu kız benim sözlüm.”
Baran hiç geri çekilmedi.
“İstemediği yere gitmeyecek.”
Birkaç saniye kimse konuşmadı.
Gerilim havada asılı kalmıştı.
Azad sonunda öfkeyle Havin’e baktı.
“Bu iş burada bitmedi.”
Sonra Baran’a döndü.
“Onu saklayamazsın.”
Baran soğukkanlı bir şekilde cevap verdi.
“Göreceğiz.”
Azad sinirle arabasına bindi ve hızla oradan uzaklaştı.
Kapı tekrar sessizliğe gömüldü.
Havin hâlâ Baran’ın arkasındaydı.
Baran arkasına döndü.
Havin’in gözleri doluydu.
“Çok korktum…”
Baran birkaç saniye ona baktı.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Buradayken korkmana gerek yok.”
Havin yavaşça başını salladı.
Ama ikisi de biliyordu…
Azad kolay kolay vazgeçmeyecekti.
Hakkâri’de askeri karargâh tekrar sakinleşmişti. Azad’ın gidişinden sonra kapıda yine normal düzen kurulmuştu ama Havin’in kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Avluda sessizce duruyordu.
Ellerini birbirine kenetlemiş, yere bakıyordu.
Yüzbaşı Baran Demir birkaç adım yanında durdu.
“İçeri girelim. Hava soğuk.”
Havin başını hafifçe salladı ve onunla birlikte içeri girdi.
Koridordaki küçük odaya geçtiler.
Baran sandalyeye oturdu, Havin ise biraz çekinerek karşısına geçti.
Oda birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonunda Baran konuştu.
“Azad sana daha önce de böyle davrandı mı?”
Havin gözlerini yere indirdi.
Bir süre cevap vermedi.
Sonra yavaşça konuştu.
“Babamın kumar borcu vardı…”
Baran dikkatle dinliyordu.
Havin devam etti.
“Borcu ödeyemeyince… beni ona verdi.”
Sesi titriyordu.
“Ben istemedim… ama babam beni dinlemedi.”
Baran’ın yüzü sertleşti ama Havin’i korkutmamak için sesini yumuşak tuttu.
“Peki annen?”
Havin’in gözleri doldu.
“Annem ben küçükken öldü.”
Odanın içi yine sessizleşti.
Havin gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Ben sadece… normal bir hayat istiyordum.”
Baran onu dikkatle izliyordu.
Havin devam etti.
“Ben günah diye onun elini bile tutmadım… ama o hep bana yaklaşmaya çalıştı.”
Baran’ın çenesi sıkıldı.
Havin başını kaldırdı.
“Dün gece… eğer siz gelmeseydiniz…”
Cümleyi tamamlayamadı.
Baran sakin ama kararlı bir sesle konuştu.
“Artık o sana zarar veremez.”
Havin ona baktı.
“Gerçekten mi?”
Baran kısa bir şekilde başını salladı.
“Ben buradayım.”
Bu söz Havin’in içini biraz rahatlattı.
Uzun zamandır ilk defa biri ona koruyacakmış gibi davranıyordu.
Tam o sırada kapı çalındı.
Bir asker içeri girdi.
“Komutanım, dışarıda biri sizi görmek istiyor.”
Baran kaşlarını çattı.
“Kim?”
Asker cevap verdi.
“Havin’in babası.”
Havin’in yüzü bir anda soldu.
Elleri titremeye başladı.
“Babam…”
Baran hemen fark etti.
Havin korkuyla ona baktı.
“Beni götürmek için gelmiştir…”
Baran birkaç saniye düşündü.
Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuştu.
“Önce ben konuşacağım.”
Havin’in kalbi tekrar hızlanmıştı.
Çünkü şimdi…
babasıyla yüzleşmek zorunda kalacaktı.
Hakkâri’de askeri karargâhın kapısında gergin bir hava vardı. Kapının önünde duran adam Havin’in babasıydı.
Yüzü sertti.
Baran kapıya geldiğinde adam hemen konuştu.
“Ben kızımı almaya geldim.”
Baran onu dikkatle süzdü.
“Burada kalmak istediğini söyledi.”
Adam sert bir şekilde cevap verdi.
“Ben onun babasıyım.”
Tam o sırada kapının arkasında duran Havin göründü.
Babası ona bakınca sesi sertleşti.
“Buraya gel.”
Havin’in kalbi sıkıştı.
Baran kısa bir an ona baktı. Havin’in korktuğunu görebiliyordu.
Ama babası tekrar bağırdı.
“Havin!”
Havin başını eğdi.
Babasıyla gitmek zorunda olduğunu biliyordu.
Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdü.
Baran sessizce onu izliyordu.
Havin arabaya bindiğinde kalbi tekrar hızlandı.
Araba köye doğru ilerledi.
Yol boyunca babası hiç konuşmadı.
Bu sessizlik Havin’i daha çok korkutuyordu.
Sonunda araba evin önünde durdu.
Babası sert bir sesle konuştu.
“İn.”
Havin arabadan indi.
Babası onu evin içine götürdü.
Kapıyı sertçe kapattı.
Sonra Havin’e bakarak soğuk bir sesle konuştu.
“Git abdest al.”
Havin şaşkınlıkla ona baktı.
“Baba… neden?”
Adam bağırdı.
“Ne diyorsam yap!”
Havin korkuyla banyoya gitti.
Ellerini titreyerek yıkadı, yüzünü yıkadı.
Kalbi duracak gibi atıyordu.
Bir süre sonra salona geri döndü.
Babası ortada duruyordu.
Elinde bir silah vardı.
Havin’in gözleri büyüdü.
“Baba…?”
Adam silahı kaldırdı ve Havin’in başına dayadı.
Havin korkuyla geri çekilmeye çalıştı ama duvara sıkıştı.
Babası öfkeyle bağırdı.
“Kelime-i şahadet getir!”
Havin’in gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Baba… ne yapıyorsun…”
Adam bağırdı.
“Getir!”
Havin titreyen bir sesle konuşmaya başladı.
“Eşhedü en lâ ilâhe…”
Tam o anda…
Kapı sert bir şekilde kırılarak açıldı.
İçeri hızla biri girdi.
Bu kişi Yüzbaşı Baran Demir’di.
Baran silahı gördüğü anda bağırdı:
“Silahı indir!”
Havin’in babası bir an şaşırdı.
Baran hızla yaklaşıp adamın kolunu tuttu.
Silah bir anda yere düştü.
Havin dizlerinin üzerine çöktü.
Hâlâ titriyordu.
Baran adamı sertçe geri itti.
“Delirdin mi sen!”
Adam öfkeyle bağırdı.
“Benim kızım! Sana ne!”
Baran’ın sesi çok sertti.
“Kimse kendi kızını öldüremez!”
Havin gözyaşları içinde Baran’a baktı.
Biraz önce ölümle burun burunaydı.
Eğer Baran birkaç saniye geç kalsaydı…
Her şey bitmiş olacaktı.
Baran yavaşça Havin’in yanına diz çöktü.
“İyi misin?”
Havin ağlayarak başını salladı.
Sonra korkuyla Baran’ın koluna tutundu.
“Beni burada bırakma…”
Baran birkaç saniye ona baktı.
Sonra kararlı bir sesle konuştu.
“Artık kimse seni incitemeyecek.”
Ama o anda kapının önünde biri daha belirdi.
Bu kişi Azad’dı.
Ve yüzünde karanlık bir gülümseme vardı.