Vicdanın Gölgesinde

2477 Words
Leo'nun paçalarıma dolanmasıyla, ayağımı ondan bir kaç kez kurtarmaya çalıştım. Lakin tırnaklarını siyah kot pantolonumun paçasına öyle geçirmişti ki, bunun bir vakit kaybı olduğunu anlayarak, ayağımı sürüklercesine tezgahın üzerinde duran mikrodalganın içinden konserveyi elime aldım. Kapağını açtığımda, Leo'ya baktım. Yeşil gözleri direk elimdeki konserveyi hedef almıştı. "Bu bakışların olmasa çoktan kapının önüne konmuştun Leo." Cılız bir miyavlamayla karşılık verdiğinde gülerek metal mama tabağına konservenin içindeki somonu boşalttım. Gözlerim onun gri tüylü, hantal bedeninden mutfak duvarında asılı duran saate kaydı. 06.45 pm (Akşam) "Pekala annenin işe gitmesi gerekiyor yakışıklı. Geldiğimde evi bıraktığım gibi bulmak istiyorum." Başını kaldırmadan somonunu yemeğe devam etmesi üzerine gözlerimi devirerek, portmantoya ilerleyip deri montumu aldığım gibi üzerime geçirdim. İşte bizim ailemiz kedim Leo ve benden ibaretti. Leo'nun ise aç kalmadığı sürece beni taktığı söylenemezdi. Kedim için bile bir gölgeden ibarettim. Ne harika(!) Anahtar ve telefonumu da cebime sıkıştırdığımda açtığım kapıdan dışarı çıktım. Yine yağmur vardı. Neyse ki mayıs ayındaydık ve bunlar Seattle'ın son yağmurlarıydı. Evimin tam karşısında bulunan halk kütüphanesine buruk bir tebessümle baktım. Şayet bir Albino hastası olmasaydım sanırım çalışacağım yer evime çok yakın olurdu. Lakin ben herkesin bir vebalıymış gibi baktığı, uzak durduğu, görmezden gelmeye çalıştığı bir ucubeydim. Bu durumla yaşamaya alışalı çok olmuştu hatta ne zaman alıştığımı bile hatırlayamıyordum. Adımlarım sokak lambalarının aydınlattığı karanlık sokağın sonundan sola dönerken, deri montumun içinde kalan gri kapüşonumu başıma geçirdim. Ben Melanie Rudka. Güneş'le dahi arası iyi olmayan kız... Cildim, gözlerim güneş ışınlarına fazla hassastı. Bunun için doktorun verdiği kremleri kullanmaya gerek duymuyordum çünkü güneşe çıktığım veya gündüz sokağa çıktığım söylenemezdi. Gözlerim ise miyoptu. Çok daha ileri boyutta Albino hastası olanlarda göz kaslarının ileri, geri istemsizce hareket ettiğini veya kırmızı, pembemsi renkte göz renkleri olduğunu duymuştum. Neyse ki yalnızca uzağı göremeyen gözlüklü bir miyoptan ibarettim. Vidiot Arcade Bar'ın yeşil, kırmızı neonlu tabelasına göz ucuyla bakıp mekandan içeri girerken, kapıda asılı olan çanın sesiyle tüm düşüncelerimi dışarıda bıraktım. Bobby çoktan işin başına geçmiş elindeki bezle içki bardaklarını ovalıyor, seri hareketlerle tavandan sarkan ahşap rafa diziyordu. Tezgahın üzerine ellerimi koymamla, bakışlarını yüzüme dikti. "Hoş geldin Melanie, Doğum günü partisinin başlamasına son bir saat kaldı." Dedikten sonra tezgahın iç kısmından aldığı bezi, tezgahın üzerine bıraktı. "Bir an önce masaları silsen iyi olur." Bıraktığı beze bakıp, üzerimdeki deri montu çıkardım. "Şunu bırakıp, geliyorum Bob." Başını salladığını göz ucuyla görürken, personel odasına girip ufak demir dolabımın kapağını açtım. Montumun içinden telefonumu alıp, arka cebime sıkıştırdıktan sonra montu dolabın içine gelişigüzel tıkıp, personel odasından çıktım. Gri, mermer tezgahın üzerinde duran bezi ve yanına Bob'un sonradan bıraktığı deterjanı alarak masalara doğru ilerlerken, kapının açılmasıyla bakışlarımı oraya yönelttim. "Hayret geç kalmadın Emma." Bobby'nin imalı sesiyle dudağımın bir ucu yukarı doğru kıvrılırken, göz ucuyla Emma'ya baktım. Kaskını çıkarıp, kızıl saçlarını düzeltirken onun gözleri direk patronun üzerindeydi. Emma düzenli olarak geç kalırdı. Bobby'nin onu hala nasıl kovmadığını anlayabilmiş değildim. Kızda şeytan tüyü olduğunu düşünmemek mümkün değildi. "Alejandro'yla birlikte geldik." Bobby'in gözleri kısa bir an metalci tarzında giyinen zenci çalışanına kayarken "Görebiliyorum," dedi. Her ne kadar yalanlasalar da Emma ve Alejandro sevgiliydiler ve Bobby bundan hiç hoşlanmıyordu. İş yerinde aşk yaşanmasını etik bulmuyordu. Bu kısım beni ilgilendirmediği için önüme dönüp, masayı silmeye başladım. Kısa bir süre sonra masanının üzerine koyulan iki el ile başımı kaldırıp, ojeli elin sahibine baktım. "Dünden kalan bulaşıklar mutfakta seni bekliyor. Masaları bana bırak." Tek kaşımı kaldırıp, Emma'nın benimkinin aksine canlı olan yüzüne baktım. "Ne zamandan beri iş dağılımını sen yapıyorsun?" Gözlerini devirdi. "Şu andan itibaren. Bobby'i sinirlendirmek istemezsin öyle değil mi ucube?" İşimi kaybetmeyeceğimi bilsem şu an o kızıl saçlarına elimi geçirip, başını o çok istediği masaya defalarca vurabilirdim. Gözlerimi kısa bir an kapattım. "Git başımdan Emma." "Ne konuşuyorsunuz siz orada?" Bobby'in tahammülsüz sesiyle ellerini masadan çekip, arkamda kalan Bobby'e baktı. Ben ise masayı kaldığım yerden silmeye devam ediyordum. "Hiçbir şey patron." Güldüm. Demek ki iş dağılımını yapmak sana düşmüyor Emma. "Yarım saate kalmadan burada olurlar, oyalanmayın." Emma başını sallayıp, tekrar bana döndüğünde kaşları kinle çatıldı. Aynı hisleri paylaşıyoruz cadı. Yanımdan hırsla geçip, giderken başımı iki yana sallayarak başka bir masaya geçtiğim sırada kapı gürültüyle açıldı. Bardaki kısık sesle çalan caz müziği bastıran kahkaha sesleriyle telaşla arkamı döndüm. İçeri ard arda giren kızlı, erkekli grup yarım saat önceden gelmişti. Bar bölümünün arka tarafına geçip, elimdeki kirli bezi ve deterjanı tezgahın iç bölmesine bırakırken mini etekli, esmer bir kız ve sarışın motorcu tipli genç bir adam bar tezgahının önündeki taburelerden birine oturdu. "Grup bu olmalı. Ben Bobby'e haber vermeye gidiyorum." Alejandro'nun sesiyle varlığını henüz farkederken başımı salladım. "Selam. Doğum günü çocuğu henüz gelmedi. Pasta hazır mı?" Kıvırcık saçlı esmer kızın yanındaki sarışın adama döndüm. Kaşında ve dudağında takılı metal piercinglerle serseri bir izlenimi vardı. İnsanları incelemekten vazgeç Melanie. "Evet efendim. Ne içersiniz?" Genç adam yeşil gözlerini kısa bir an üç kişide gezdirdi. Altı kişi olacaklarını söylemişlerdi ancak görünen o ki iki kişi eksikti. "Şampanya ancak arkadaşımız geldiğinde açarız." "Ben vişneli likör istiyorum." Diyen kıvırcık saçlı esmer kıza döndüm. "Arkadaşınız geldiğinde şampanya ile birlikte mi servis etmemi istersiniz yoksa önden içkinizi hazırlayayım mı? "Nico'yu bekleriz." Nico muhtemelen doğum günü olan kişiydi. "Biz şurada oturacağız. Servisi oraya yaparsın." Sarışın adamın gösterdiği yere kısa bir bakış attığımda köşeli kırmızı koltuğun olduğu bölümü göstermesiyle başımı salladım. Çerez tabaklarını tepsiye dizerek gürültüyle sohbet eden gruba yöneldim. Tepsideki çerezleri herkesin önüne bıraktıktan sonra bar bankosunun arka tarafına geçip barda hafif, hafif çalan caz müziğinin sesini yükselttim. Böylelikle grubun gürültüsü bastırılmış oldu. Şampanya için tavandan sarkan rafa ters olarak dizilmiş kadehleri sayarak, mermer bankonun üzerine dizdim. U şeklini alan bankoda, arkamı dönüp bu kez likör bardaklarının olduğu yere yöneldim. Kadehlerin aksine bankonun iç kısmında kalan ufak bardaklardan bir tanesini aldığım sırada bağırış ve alkış sesleri koptu. İşe veya caz müziğinin ritmine öyle dalmıştım ki ufak likör bardağı elimden kayıp yere düşerek, tuzla buz oldu. Hızla bir köşede duran faraş ve süpürgeyi alıp, Bobby'e ve Emma cadısına yakalanmadan kırık cam parçalarını topladım. Çöp kutusuna boşaltırken, önümde hissettiğim hareketlilik ve bankonun üzerine konulan iki el ile başımı kaldırıp gelen kişiye baktım. "Doğum günü çocuğu geldi. Pastayı getirirsen sevinirim." Karşımda gördüğüm az önce benden vişneli likör isteyen genç, esmer kıvırcık saçlı kadına tebessüm ederek başımı sallamakla yetindiğim sırada gözlerim gelen kişilere kaydı. Gördüğüm sarışın adam ilahi bir yakışıklılığa sahipti. Sarı saçları dağılmış, alnına düşerken üzerindeki deri ceketi çıkarıp soğuk havaya rağmen kısa kollu siyah bir tişörtle kaldı. O sırada yanına oturan sarışın genç kadını ise yeni farkediyordum. Eksik olan iki kişi bunlar olmalıydı ve adamın kolunun altına bir kedi gibi sokulduğuna göre sevgiliydiler. Fazlaca onlara baktığımı farkederek bakışlarımı tekrar esmer genç kadına yönelttiğimde tek kaşını kaldırmış bana bakıyordu. Tanrı'm lanet olsun... Yanlış anlaşılmak isteyeceğim son şey bile değildi. Hala yüzüme bakmaya devam ettiğinde boğazımı temizleyerek, "Başka bir isteğiniz yoksa ışıkları kapatacağım." Dedim. Omuz silkip, kolunun birini bankoya koyarak biraz daha bana yaklaştı. "Saçların boya mı?" Yüzüne afallamış bir ifadeyle bakarken yakalanıp, yakalanmadığımı anlayamıyordum. "Hayır bayan," dedim olağan bir sesle. "Güzelmiş." Gülümsemesiyle şaşkındım zira ilk kez biri saçlarıma iltifat ediyordu. Sanırım karşımdaki bayanın Albino hakkında bilgisi yoktu. "Teşekkür ederim. Şimdi izninizle işimi yapmam gerekiyor." Kolunu bankodan çekip elini öylesine açarak, müsaade senindir der gibi gülümsemeye devam ederek yüzüme baktı. Tek kelime daha etmeden bankonun iç kısmından çıkıp, mutfağa yöneldim. Hantal beyaz kapıyı itip, mutfağa girdiğimde Emma'yı duvara yaslayarak öpen Alejandro ile olduğum yerde taş kesildim. Beni farketmesiyle hızla geri çekildi. Görmemezlikten gelmenin en doğrusu olduğunu düşünerek, Buz dolabının bordo kapağını açıp, geniş rafında duran büyük pastaya yüzümü buruşturarak baktım. Kim doğum günü için böyle bir pasta yaptırırdı ki? Simsiyah kremayla kaplanmış pastanın üzerine kırmızı kremayla G E N E S İ S yazdırmışlardı. Doğum günü sahibinin adı Nico ise Genesis ne anlama geliyordu? Bilmiyor ve ilgilenmiyordum. Yalnızca bu yorucu gün bir an önce bitsin istiyordum. Elimdeki pastayla kapıya yöneldiğim sırada kolumdan tutulmamla adımlarım sekteye uğradı. Sesli bir nefes vererek Emma'ya döndüm. Koluma batan uzun tırnaklardan bunun o olduğunu anlamak güç değildi. "Bundan Bobby'e bahsedersen, o sülük saçlarından süpürge yaparım ucube. Duydun mu beni?" Emma'nın sinir bozucu ifadesini izlerken tam ağzımı açacağım sırada Alejandro'nun sesiyle bu kez de ona döndüm. "Söyleyeceğini sanmıyorum bebeğim. Böyle bir tehlikeyi göze alamaz. Öyle değil mi Melanie?" Güldüm. "Söylememe gerek yok. Bobby aranızdaki çekimi anlamayacak kadar aptal değil. Tıpkı benim gibi." Dedikten sonra kolumu tutmaya devam eden Emma'ya döndüm. "Ve senin yerinde olsam ucube derken bir kaç kez daha düşünürdüm zira ucubeler tehlikeli varlıklardır Emma." Elini hızla kolumdan çekerken yaptığım imayı çabuk kavramıştı. Kavramalıydı da zira Albino hastalarının cadı veya Şeytan'ın tohumu olduğuyla ilgili efsaneler vardı ve bir çok kişi bu efsanelere inanırdı. Emma'nın da inanmasında bir sakınca görmüyordum. Omuzumla hantal kapıyı iterek dışarı çıktığım sırada Şampanya patlatıldı. Bobby grubun masasına bırakmış olduğu bardaklara içkileri doldururken, pastayı bankoya bırakıp, bir tane dikilmiş olan mumu ateşledim ardından ışıkları söndürdüm. Bağırışlar ve iyi ki doğdunlu sözler kulağımı tarumar ederken pastayla birlikte gruba yöneldim. Tüm yüzler bana döndüğünde, ben kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak pastayı masaya bıraktım. Sarışın adam ile sevgili olduğunu düşündüğüm kız, iddialı kırmızı elbisesini gözler önüne sererken, pastayı genç adamın önüne doğru itti. Adamla göz göze geldiğimde, buz mavisi gözleri mumun ateşinin ahengiyle kırmızıyı da barındırıyordu. Yüzüne konulan kırmızı ojeli el ile bakışlarımız koparken, sarışın kız yanağına rujunun izini bırakacak bir öpücük kondurdu. Islık ve alkışlar kulaklarımı tarumar ederken, "İyi ki doğdun huysuz!" dedi coşkuyla. Genç adam boynuna dolanan kolları bıkkınlıkla kendinden uzaklaştırırken, "Bu kadar büyüteceğini bilseydim doğduğum tarihi söylemezdim Caroline," dedi. Bobby'nin dirseğini belimde hissetmemle gözlerimi büyüleyici görünen çiftten çekip ona döndüm. Başıyla bar bankosunu gösterdiğinde, masada duran ahşap yuvarlak tepsiyi elime alırken, "Asla böyle bir ilişkim olmayacak." Diye düşündüm. Başımı iki yana salladım. "Doğum günümü önemseyen arkadaşlarımda..." "Hayatın karşına nasıl bir sürprizle çıkacağını bilemezsin Melanie." Bobby'in sesiyle yüzümü ona dönerken, düşüncemi sesli olarak dile getirdiğimin o an farkına vardım. Bar tezgahının iç kısmından bezi ve deterjanı alıp bankoyu silerken Bobby'e buruk bir tebessümle baktım. "Yirmi dört yılın, on altısını yurtta geçirdim. O kadar çocuğun veya bakımımızla ilgilenen kişinin arasında kendimi bildim bileli yalnızdım Bobby. Korktukları veya bulaşıcı bir hastalık sahibiymişim gibi uzak durdukları bir çocuğun doğum gününü kimse kutlamak istemez. İnanır mısın, beni işe kabul eden tek kişi sendin. Hiçbir zaman hastalığımı önemsemedin." Yüzündeki üzgün ifadeye tebessümle baktım. "Sana hayatım boyunca minnettar kalacağım Bob." Elini omzuma koyup sıvazladı. "Ben ırk, cinsiyet değil karakter ayırt ederim Melanie. Hayatın bir gün yüzüne güleceğine inanıyorum. Sende inan, olur mu?" Dediğinde asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde başımı sallamakla yetindim. Sende inan, olur mu?" Dediğinde asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde başımı sallamakla yetindim 03.00 am (Gece) Ellerimi belime yerleştirip, esneme hareketleri yaparken ayakta duracak gücü kendimde bulamıyordum. Doğum günü dolayısıyla barı kapatmışlardı ancak günlük müşterileri ağırlamaktan çok daha yorucu bir iş günü geçirdiğimi hissediyordum. Gürültülü müzik bir zaman sonra başıma şiddetli bir ağrı girmesine neden olmuştu. Caroline elini salladığında düşüncelerimi bir kenara bırakıp, masalarına ilerlemek üzere bar bankosunun iç kısmından çıktım. Masalarına gelmem üzerine kendi aralarında gülüşerek konuşmayı bırakıp yüzlerini bana döndüler. "Çerezim bitti, yenisini istiyorum." Başımı sallayarak "Elbette efendim," derken masadaki boş çerez tabaklarını üst üste koyarak elime aldım. "Bana da bir bira aç." Bakışlarımı sarışın genç adamın buz mavisi gözlerine diktim. Bakışlarında ürpertici bir soğukluk vardı fakat aynı zamanda insanda bakma isteği uyandıran bir cazibe de barındırıyordu. Kaşında yüzüne karakteristik özellik katan bir çizik vardı. Bu ona serseri gibi hava katsa da izinin bir hikayesi olduğunu hissediyordum. Ses tonunu tarif etmek istesem tavizsiz ve tehlike barındırdığını söylerdim. Kulağının birine taktığı halkada dolandı gözlerim. Tanrım... Bana asla bakmayacak bir tipti ve zaten sevgilisi vardı. Masadaki gülüşme sesleri beni kendime getirirken, yüzümün kızardığını hissediyordum. Herife resmen yiyecek gibi bakmıştım. Tek kelime etmeden utancımla birlikte arkamı dönüp, bar bankosuna ilerledim. Bankonun iç kısmına geçtiğimde boş çerez tabaklarını iç bölmeye bırakıp, arkamda kalan yeni çerez tabaklarını bankoya dizdim. Karışık çerezleri tabaklara boşalttıktan sonra mini buzdolabından çıkardığım soğuk birayı tepsiye bıraktım. Yuvarlak ahşap tepsiye çerez tabaklarının bir kısmını dizip, bir kısmınıda üst üste koyduktan sonra bankonun iç kısmından çıkıp, masalarına ilerledim. Gelmem üzerine keyifli sohbetlerini hızla kestiler. Duymamı istemedikleri her neyse, açıkçası bende bilmek istemiyordum. Tepsideki çerezleri tek tek önlerine bıraktıktan sonra soğuk birayı da sarışın adamın önüne bıraktım. Bankoya yönelmek için arkamı döndüğüm sırada dış kapı açıldı. O sırada arkamda hissettiğim hareketliliğin ardından Caroline görüş açıma girip, yanımdan geçip giderek lavaboya yöneldi. Bildiğim kadarıyla altı kişi olucaklardı. O halde bu takım elbiseli kumral adam kimdi? Adam Caroline'nın arkasından lavaboya ilerlediğinde anlamsızca arkalarından bakıyordum. Bakışlarım kısa bir an arkamda kalan gruba döndüğünde, sohbet etmeye devam ettiklerini gördüm. Elimdeki tepsiyi bankoya bırakıp, arka cebimden telefonumu çıkardım. Bir işe girene kadar arayacak kimsem olmadığından dolayı telefonum dahi yoktu. Lakin önemli durumlar için Bobby'nin ısrarları üzerine bir tane kıytırık telefon almıştım. 20 Mayıs 2019 03.12 am Saat dörtte kapatacaktık ve neyse ki az kalmıştı. Telefonu tekrar arka cebime sıkıştırdıktan sonra guruldayan karnım için mutfağa yöneldim. Emma ve Alejandro mutfaktan neredeyse hiç çıkmıyorlardı. Bazen şeytana uyup, Bobby'e şikayet etmek istiyordum çünkü tüm servisi benim omuzlarıma yüklüyorlardı. Mutfağın hantal kapısını omuzumla itmek üzereyken duyduğum bağırış sesiyle bakışlarım koridorun sonunda kalan lavabo kapılarına yöneldi. Ne ara oraya doğru adımladığımı bilmiyordum ancak yaklaştıkça sesi daha iyi analiz ediyordum zira bu bir ses kaydıydı. Caroline'nın sesine ait olan inlemeler kayıt cihazından çıkıyor gibi cızırtılıydı. "Bak... İ-istediğini getireceğim yal-varıyorum sil şunu." Tek kaşım bu kez gerçekten Caroline'a ait olan sesle havaya kalkarken, kapıya istemsizce biraz daha yaklaştım. Tanrı aşkına ne yapıyordum ben böyle? "Sıkıyorsa getirme... Avcıyı av zannedersen işte böyle avlanırsın güzelim!" Dişleri arasından tıslar gibi konuşan adamın sesiyle yutkundum. "Tamam... Tamam. Lanet olsun tamam! Söz veriyorum getireceğim ama burada sildiğini görmeden sana güvenemem!" Adamın iğrenç kahkahası lavabonun seramik duvarlarında yankılandı. "Dediğin gibi olsun. Telefondakini siliyorum senetleri getirdiğinde laptoptakini de kendin silersin. Anlaştık mı?" Bir şeyin bir şeye çarpma sesini duyduktan hemen sonra Caroline'nın sinirsel kısık sesli inlemesini duydum. "Sen çok adi bir adamsın John Taylor... Tanrı seni kahretsin!" Kulağıma dolan tokat sesiyle, kapıyı sertçe açıp içeri girdim. Kapı, arkasında kalan bordo seramikle kaplı duvara çarpıp, sesi lavaboda yankılanırken, Caroline elini yanağına koymuş, şok olmuş bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Yediği tokattan ziyade buna benim şahit olmuş olmamdan korktuğu fazlasıyla belli oluyordu. Bakışlarımı kumral, orta yaşlardaki adamın yüzüne diktim. "Hemen mekanımdan defol. Hemen!" Adam Caroline'a kısa bir bakış attıktan sonra tek kelime etmeden çıkıp gittiğinde, olayın büyümesini istemediğini anlamak güç değildi. Caroline ise hızla lavabonun kapısından dışarı baktıktan sonra kapıyı kapatıp, kolumu tuttuğu gibi bedenimi kapıdan en uzak noktaya çekti. "Ne kadarını duydun!?" "Tanrı aşkına bunun ne önemi var? O adam sana vurdu! Arkadaşlarına söyleseydin eminim güzel bir dayak yerdi." Dedim sitemle. Başını olumsuz anlamda sallarken, çenesi titremeye başladı. Çok zor durumda olduğunun farkındaydım zira anladığım kadarıyla adamın elinde Caroline'a ait absürt bir kayıt vardı. Yutkunup, başını geriye doğru yatırarak eliyle yüzünü yelledi. Ağlamamaya çalışıyordu. Bakışlarını tekrar yüzüme diktiğinde, biraz daha toparlanmış görünüyordu. "Eğer bana bir iyilik yapmak istiyorsan lütfen bu olanlar aramızda kalsın." Dedi kısık bir sesle. Sıkıntılı bir nefes verirken, bir süre yüzüne baktım fakat ifadesinden anladığım kadarıyla bunu kimseye söylememekte kararlıydı. Başımı salladım. "Dediğin gibi olsun. Sana bir iyilik yapacağım ve tüm bu olanlar aramızda kalıcak." Caroline minnetle yüzüme bakıp, teşekkür ettikten sonra hızla lavabodan çıkıp, gitti. Son söylediğim cümleden hiçbir şey anlamamış olsa da ona bir iyilik yapmakta kararlıydım ve hepsi aramızda kalacaktı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD