Hiçbir Sistem Kırılmaz Değildir

2671 Words
Soğumaya yüz tutmuş içinde kahve olan kupamı avuçlarımın arasında tutarken, bilgisayardaki özel programımla ne kadar süredir bakıştığımı bilmiyordum. Çalışma masamın üzerinde duran kağıda kaydı gözlerim. John Taylor, 35 5245 California Bulvarı, Seattle, Washington Eyaleti 98136, Birleşik Devletler. Ephesus Türk Restorandının yanı. Adrese ulaşmam zor olmamıştı zira John Taylor internette bolca haberi olan, genç ünlü bir iş adamıydı. Beni asıl uğraştıracak olan kısım laptopunda Caroline'a ait olan kayıt veya kayıtları silmekti. Aslında bu benim için çocuk oyuncağıydı. Zira yurttan çıktığımdan, yani onaltı yaşımdan beri işsiz kaldığım zamanları bilgisayar başında harcardım. Programlama dillerini öğrendiğim gibi ilk sistemimi kırdım. Bildiğim bir şey varsa bu hayatta iyi olduğum tek şey buydu. Hayatım boyunca bir ucube olarak görülsemde internette bir kimliğim vardı. Herkes sosyal medyada yiyip, içtiklerini paylaşırken ben Dark Web'de dolaşıyordum. Yani ağın içindeki ağ... Herkesin erişim sağlayamayacağı yalnızca bu işte profesyonelleşmiş kişilerin barındığı internetin arka sokağında. Dark Web'deki sitelerin tamamı güvensiz, illegal ve suçlarla dolu olduğundan dolayı arama motorlarıyla erişim sağlamak imkansızdı. Belirli tarayıcıları bilgisayara kurmayı başarırsanız, sürekli olarak ve anlık olarak bulunduğunuz konum değişir, Dünya'nın herhangi bir yerinden giriş yapıyormuş gibi görünmenizi sağlar ve IP adresinizi sürekli olarak yenilenirdi. Lakin bu tarayıcıları kullanarak Dark Web'e erişim sağladığınızda normal bir ailenin IP adresinden erişim sağlayabileceğiniz gibi bir katilin veya suç örgütüne ait bir IP adresinden de giriş yapmanız mümkündü dolayısıyla başımın belaya girmesi tamamen şansa kalan bir durumdu. Dark Web'deki sitelere erişim sağlanamadığından aklınızın alamayacağı kadar çok illegal içeriklerle karşılaşabilirsiniz. Örneğin; Hackerlar, katiller, bilim insanları, uyuşturucu satıcıları, pornografik içerikler, casuslar tarafından satılan devlet sırları, istihbarat bilgileri, illegal deneyler, ajan gibi güvenlik birimleri, teröristler, kaçakçılara rastlamak mümkün. Kısacası her türlü yasadışı faaliyetin eyleme ve satışa döküldüğü bir derinlikti. Daha önce yalnızca eğlenmek için benimle uğraşan kişilerin bilgisayarlarını hacklemiş, sosyal medya hesaplarında absürt değişimlerle rezil olmalarına sebep olmuştum. Daha sonra ise kendime Dark Web'e girebilmeyi hedeflemiş sonuç olarak ise başarmıştım. Hackerların ve bilgisayar korsanlarının toplandığı bir ağın Sanctuary (Sığınak) bölgesinde arkadaşlıklar edinmiş, istediğim kişi olabiliyordum. İşe başladıktan sonra ise bir kaç kez daha Sanctuary ağına erişim sağlamış daha sonra bu siber Dünya ile bağımı koparmıştım. Gerçeklerle yaşamak zorundaydım ve Dark Web'de yaptığım yasadışı eylemlerin başıma bela olmasını istemiyordum. Zira buraya giriş yapabilmek için ne sistem kullanırsam kullanayım, hiçbir sistemin güvenli olmadığını biliyordum. Soğuk kahvemden bir yudum daha alıp, masanın üzerine bıraktım. Elimin altındaki mausu masaüstündeki kendi kurduğum programa getirip, tıkladım. John Taylor'ın ev adresini girip, oraya ait IP bilgilerine ulaştıktan sonra laptobunu bilgisayarıma yönlendirdim. Ekranda açılan Windows simgesinden sonra bir şifre beklesemde direk masaüstünün açılmasıyla bir de şifre kırmayacak olmamla gülümsedim. İşim hızlı bitecekti. Klasörlere tek, tek girdikten sonra bulduğum video kaydına tıkladım. Ekranda beliren Caroline ile bu kayıtın ona ait olduğunu anlayarak laptoptan geri dönüşü olmayacak bir şekilde tamamen sildim ardından laptopla bilgisayarımın bağlantısını koparıp, programdan çıktım. Tüm bu şeyleri John denen adamın IP adresiyle yaptığım için laptopunun hacklendiğini asla anlamayacak ve başım belaya girmeyecekti. Zira bir hayalet gibi evine girmiş ve laptobuna sızmış kadar profesyonel bir iş çıkarmıştım. Sesli bir nefes verip, bilgisayarın ekranına gülümseyerek baktım. Hiçbir sistem kırılmaz değildi. Çalışma masasından kalkıp, kahve suyu koymak için mutfağa yöneldim. Kahveye bağımlıydım. Zira dinç kalmamı sağlayan yegane içeceğimdi. Günlerce aç kalabilirdim ancak kahvesiz asla. Amerikan mutfağıma ilerlerken, göz ucuyla koltuğun üzerinde uyuklayan Leo'ya baktım. Fazla hareketsiz bir kedi olduğu için kilolu ve hantaldı. Çocukken yurtta izlediğim Garfield kedisi gibi dile gelse; Sev beni, besle beni, asla terketme beni, repliğini kullanacağından şüphem yoktu. Kettle ötmeye başladığında hazırladığım kahve kupasına sıcak suyu boşaltıp, ufak bir kaşıkla karıştırdım. Dumanı tüten kahvemle birlikte gri üçlü koltuğa uzandığım sırada telefonun çalmasıyla bir an da ürperdim. Kendi telefonumun zil sesini dahi tanımıyordum zira arayanım olduğu söylenemezdi. Kahvemi ahşap, orta sehpaya bırakırken sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Tanrı bilir telefonu hangi deliğe atmıştım. Sese yaklaştığım sırada telefonun susmasıyla gözlerimi devirdim. Vazgeçip, koltuğa yöneleceğim sırada tekrar çalmaya başladı. Israrla arayan her kimse acil olduğuna emin olmuştum. Portmantodan gelen sesle adımlarımı hızlandırdım. Telefon dün işten çıktığımdan beri, deri montumun cebindeydi. Kayıtlı olmayan numaraya tek kaşımı kaldırıp, bakarken tekrar kapanmaması için açtım. "Alo Melanie! Tanrım sensin değil mi!?" Ağzım açılıp, kapanırken dudaklarımın arasından tek ses çıkmamıştı. Bu kız numaramı nereden bulmuştu? "Caroline, bir sorun mu var? Numaramı nereden buldun?" "İş yerinin numarasını internetten bulup, patronundan rica ettim. Neyse ki fazla uzatmadan verdi." Caroline'nın sesine karışan arama bildirimi ile telefonu kulağımdan çekip, arayan kişiye baktım. Bob'du. Muhtemelen Caroline'nın neden numaramı istediğini merak ediyordu. Telefonu tekrar kulağıma götürürken, son söylediklerini duymayarak, "Anlamadım." Dedim. "Anlaşılmayacak bir şey yok Melanie. Bunu yalnızca ikimiz biliyorduk ve biri video kaydını silmiş. John çok öfkeli." "Öyle mi? İnan hiçbir fikrim yok. Senin adına sevindim." Dedim olağan bir sesle ardından kahvemden bir yudum aldım. "Yapma Melanie bana dürüst olabilirsin. Yani sadece yaptığın iyilik için teşekkür etmek istedim. Bu yüzden aradım." Sesli bir nefes verirken, bir süre sustum. "İki kişinin bildiği sır, sır olmaktan çıkar Caroline. Ben senin sırrını unuttum ve o adamda olan kaydın silinmesiyle sırrının güvende olmasına sevindim. Şimdi kapatmam gerekiyor." Ona elbette bunu söylemeyecektim. Zira bu da benim sırrımdı. "Hayır, lütfen kapatma. Bak bunu senin yaptığını biliyorum ve karşılığını vermek istiyorum." Tek kaşım havaya kalkarken, istemsizce güldüm. "Para mı teklif ediyorsun?" "Yani bilmiyorum, ne istersen..." Ucu açık bir teklifti. Caroline'nın aptal olduğunu düşünmek üzereydim. "Dediğim gibi, videoyu silen ben değilim. Ayrıca nasıl silmemi bekliyorsun ki? Adamı tanımıyorum ve evini bilmiyorum. Kısacası bu olayla bir ilgim yok, şimdi gerçekten kapatmam gerekiyor." Tavrımı net bir şekilde ortaya koyduğumu düşünüyordum. Kahvemden bir yudum daha aldığım esnada kurduğu cümle ile önce gözlerim kocaman açıldı, ardından öksürmeye başladım. "Video silinirken, laptobunun başında iş yapıyormuş ve bir anda laptobu devre dışı kalmış. Maus klosörleri tek, tek gezerken anladığım kadarıyla çaresizce engellemeye çalışmış. Anlayacağın üzere profesyonel bir hackera gittiğimi düşünüyor ve bana bunun bedelini ödeteceğini söylüyor." Dedikten sonda güldü. "Bedel kısmı biraz zor, üstelik o video silindikten sonra bundan sonrasını kendi düşünsün." Sesi keyifli geliyordu ve bunu benim yaptığıma emindi. Emin olmaması için bir neden yoktu zira dediği gibi videoyu yalnızca ikimiz biliyorduk. Anlattıklarının üzerine, elimi alnıma koyarak şansıma küfür ettim. Sorun adamın bilgisayarını hacklemiş olduğumu anlaması değildi çünkü programım gizlilik konusunda çok sağlamdı. Hiçbir şekilde hackleyen kişiyi öğrenemezdi. Asıl sorun bunu Caroline'nın anlamış olmasıydı. "İki kişinin bildiği sır, sır olmaktan çıkar. Benim gibi sende unutursan sevinirim." Dedim uzun süren sessizliğin ardından. "Elbette unuturum sadece karşılığını vermek istiyorum." Dedi coşkuyla. "Karşılık falan beklemiyorum Caroline." Sesim bıkkın çıkmıştı. "Bana bir iyilik yapmak istiyorsan sırrımız güvende olsun. Şimdi müsade edersen hazırlanıp, işe gitmem gerekiyor." "Tamam, tamam. Seni daha fazla sıkboğaz etmiyorum. Görüşürüz Melanie." "Sorun değil. Görüşürüz." Telefonu orta sehpanın üzerine bırakıp, koltuğuma uzandım. Ardından elimdeki kupamdan bir yudum daha aldım. Aslında işe gitmeme bir saat daha vardı fakat Caroline ile bu konu hakkında konuşarak daha fazla açık vermek istemiyordum. Gerçi tek sırrımı öğrenmiş bulunuyordu. Başımı koltuğun kolçağından sarkıtırken sıkıntılı bir nefes verdim. Çok şanssızdım. ? Arka cebimde duran telefonu alıp, saate baktım. 03.30 am (Gece) "İyi akşamlar Melanie." Bakışlarımı telefondan çekip, gelen kişiye baktığımda bunun düzenli olarak gelen müşterimiz, yaşlı Mark olduğunu gördüm. Bu adamın bu saatlerde bara gelmesini yalnız olmasına bağlıyordum. Beni severdi ve lafa tutmaya bayılırdı. Anlattığı kadarıyla eşini on sene önce kaybetmişti. Bir tane kızı vardı ve evlendiğinden beri Mark amcayla pek ilgilenmiyordu. O da değerli zamanını burada öldürüyordu. "İyi akşamlar. Bu akşam geç kaldın Mark amca." Eliyle bir kaç günlük, beyaz sakallarını kaşırken buruk bir tebessümle güldü. "Eşimin ölüm yıldönümüydü. Mezarlıktan ayrıldıktan sonra evime zor döndüm sonra da duvarlar üstüme gelmeye başlayınca boğulup, kendimi dışarı attım." Dedi. "Her sene aynısını yaşıyorsun. Mayıs ayının yirmi biri olduğunda senin için endişeleniyorum." Derken telefonu arka cebime sıkıştırdım. Elini boşver dercesine salladı. "Gençken, yaşlandığımda hayatın daha kolay olacağını düşünürdüm Melanie. Çalışma hayatın bitmiş ve emekli olmuşsundur. Bahçendeki sebze ve meyvelerle ilgilenme zamanın gelmiştir. Huzurlu bir ambiyans öyle değil mi?" Yaşlı gözlerini yüzüme diktiğinde, ne diyeceğimi bilemeyerek yüzüne baktım. Söylediği gibi düşünüyordum. Yaşlılık, emeklilik ve bahçe işleriyle uğraşma dönemiydi. Bana kalırsa huzurluydu... "Fakat insanların hayatında işler planladığı gibi gitmiyor. İnanır mısın, yıllardır bahçeme güneş doğmuyor Melanie... Tüm sebze ve meyvelerim kurudu çünkü onları sulayacak bir karım yok. Yaşlılık zor Melanie... Güçsüzsün. Yanında bir insana ihtiyaç duyarsın fakat o insanı yanında bulamadığında, ilaçlarını içmeyi unutursun. Hasta olursun, gençken binbir nazla içtiğin o sıcak çorbayı yaşlı gözlerle ararsın." Elimi Mark'ın bankonun üzerinde duran elinin üzerine koyup sıktım. "Çorba istedin de yapmadım mı, Mark amca?" Gülümsedi. Yüzündeki yılların getirisi olan izler derinleşirken, "Keşke kızım da senin gibi olsa." Dedi pürüzlü bir sesle. Mark amcanın sohbeti genelde keyifli olurdu. Fazlaca bira içerdi ve ben Bobby duymadan onu bu konuda bir çok kez uyarırdım. Fakat ne zaman günler Mayıs'ın yirmi birini gösterse Mark amcaya diyecek tek kelime bulamıyordum. Yedi senedir bu mekanda çalışıyordum ve yedi senedir yılın bu günü kalbime bir kıymık bırakıp, gidiyordu. Ona çorba yapıp götürmüşlüğümde vardı lakin biliyordum o karısından istiyordu, belki de kızından. İşte burada da insanın eli kolu bağlanıyordu. Çaresizliğimi, kimsesizliğimi Mark amcayla konuştuğumda unutur, ona iyi gelmeye çalışırdım. Tanrı ona uzun, sağlıklı bir hayat versin. "Eminim kızında benim gibidir. Aranızdaki şu sorunu halletmek için bir adım atmayı hala düşünmüyor musun?" "Cevabım değişmedi Melanie. Yıllarca annesiyle birlikte ben koştum peşinden. Bu yaştan sonra koşacak halim yok. Kocaman oldu. Biraz da o düşünsün babasını." Mark amca ve inatları... Sesli bir nefes verirken, başımı iki yana salladım. Ona hak veriyordum ancak kızıyla ilgili konularda bunu dile getirmiyordum. Onu tanıdığımdan beri kızıyla görüşmüyordu. Bu zamandan sonra görüşür müydü, bilmiyordum ancak böyle bir ihtimal varsa da olumsuz bir yorum yapıp engel olmak istemiyordum. "Sevginin yaşlısı, küçüğü olmaz Mark amca. O inadını kıramıyorsa, sen kır. Bu seni yüceltirken, eminim onu utandıracaktır. Bir evladım yok. Nasıl bir duygu bilmiyorum. Anne, baba sevgisinide hiç tatmadım ancak hayatta olsalardı koşulsuz şartsız onları seveceğime inanıyorum. Muhtemelen evladımı da öyle severdim. Kısacası sevgi için bir adım beklenilmesine karşıyım zira sevgi paylaştıkça çoğalır." Dedim gülümseyerek. "Çok konuştun Melanie ve yine fikrimi değiştiremedin. Şu yaşlı adama bir bira açar mısın?" Dedi o da gülümseyerek. Söylediklerimi dinlediğine şüphem yoktu ancak işine gelmediği için yanıtsız bırakmayı huy edinmişti. Gözlerimi devirdim. "Elbette, patron sensin." Dedim. Mini buzdolabından cam şişe, birayı çıkardıktan sonra kapağını açıp, önüne bıraktım. O sırada dış kapı açıldı. İçeri giren Caroline'nın yüzünde endişeli bir ifade vardı. Faka bastığım şu andan itibaren kesinleşmişti. Bankonun iç kısmından çıkarken, ortalığı kolaçan ettim. Bobby ve Emma görünürde yoktu. Alejandro ise başka bir düzenli müşterileriyle sohbet ediyordu. Kapatmak üzere olduğumuz için ortam sakindi. Adımlarım Caroline'a yaklaşırken, o bir ayağını seri hareketlerle yere vurarak dış kapının dibinde beni bekliyordu. "Merhaba Melanie. Rahatsız etmek istemezdim ama..." dediğinde kolunu tutup, biraz daha kapıya yaklaşarak yüzüne baktım. "Bir sorun mu var?" Başını salladı ardından yutkunup kısa bir an gözlerini kapatıp, açtı. "Tehlikedesin." Dedi kısık bir sesle. "Ben... Ben çok üzgünüm." "Anlamıyorum. Bu nereden çıktı şimdi? Nasıl tehlikedeyim?" Sık, sık ve hızlı nefesler alırken, kalbim tek kelimesiyle endişeyle atmaya başlamıştı. "Telefonum." Dedi cebinden çıkarıp sallarken, "Aşağılık herif telefonumu dinliyormuş. Konuşmalarımızı duymuş. Yer tespiti bile yaptırmış. Bir saattir tehdit mesajları alıyorum. Bana zarar veremez ama sen şu an eve dahi gidemezsin." Öyle hızlı konuşmuştu ki, sindirmem bir kaç saniyemi aldı. Yüzüne baktım, baktım, baktım ve güldüm. "Bu kamera şakası falan mı? Eğer şaka yapıyorsan hiç günümde değilim Caroline." Dedim histerik bir gülümsemeyle. "Sadece iyiliğinin karşılığı olarak seni korumak istiyorum. Hepsi bu." İfadesindeki mahçup, samimiyet rahatlamama yetmiyordu. Hatta daha çok endişelendiriyordu. "Sonunda bir arkadaş edindin Melanie." Bob'un sesiyle gözlerimi irice açarak Caroline'a susmasını ima ettim ardından arkamda kalan Bob'a döndüm. "Sanırım öyle oldu patron." Dedim zoraki bir gülümsemeyle. "Bir şeyler içmeye geldiniz sanırım ancak kapatıyoruz bayan." Caroline kaşlarını kaldırıp sahte bir şaşkınlığa bürünürken, "Öyle mi? Sorun değil. Melanie'yi almaya geldim zaten." Dedi. Dudaklarımı dişlerken, "Montumu alıp, geliyorum." Dedim. Başını salladı. Personel odasına girip, metal dolaplardan kendi bölmemi açıp, montumu aldıktan sonra odadan dışarı çıktım. "Bir isteğin yoksa ben çıkıyorum patron." Dediğimde, başını sallayarak "Gidebilirsin sarı," dedi. Sorunsuz geçirdiğimiz günlerde arada sarı diye hitap ederdi. "Sarı... Sevdim bunu." Diyen Caroline'a bakmadan Mark'a yöneldim. Elimi omzuna koyduğumda, başını yana çevirip, yüzüme baktı. "Ben gidiyorum Mark amca." "Bugün baya geç geldim. Kapatıyorsunuz değil mi?" Dedi elindeki birasını alıp, ayağa kalkarken. "Üzgünüm Mark amca, yarın kaldığımız yerden devam ederiz olur mu?" Dediğimde gülümsedi. "Olur güzel kızım." Mark amcayla vedalaşıp, Caroline'a doğru ilerledim. Ardından birlikte mekandan çıktık. Seattle'ın sokak lambalarının aydınlattığı yollarında yürürken, Caroline'nın sesiyle ona döndüm. "Melanie bak kızgın olduğunu biliyorum. Telafi etmeme izin verirsen seni kaldığım yere götürmek istiyorum. Zaten yağmur yağıyor, arabam var. Böyle yürüyecek misin?" "Senden iyilik istemediğimi söylemiştim Caroline. Evime gideceğim ve bilgisayarımı temizleyeceğim sonra da yatıp uyumak istiyorum. Malum çalıştım, yorgunum." Kolumu tutmasıyla, olduğum yerde durup yüzümü ona döndüm. "Şu an orada olabilir. Üstelik adamları da var." "Biliyorum zengin bir iş adamı. Adamları olmasını tahmin etmek güç değil. Böyle bir adamla nasıl bir işin olduğunu da merak etmiyorum. Sende beni merak etme ve gerçek bir iyilik yapmak istiyorsan, arabanla evime kadar bırakabilirsin. Böylelikle bende daha hızlı bilgisayarımı temizlerim." Mavi gözlerini irice açarak yüzüme baktı. "Bilgisayarını temizlediğinde kurtulabileceğini mi düşünüyorsun?" Dudaklarımdaki kuru deriyi sıkıntıyla çekiştirirken, başımı salladım. "Ben polisin gücüne inanırım Caroline ve siber suçtan içeri girmek veya dışarı çıkma yasağı almak falan istemiyorum. Yıl 2019, öldüreceğini sanmıyorum. İspat edemediği sürece başım belaya girmeyecektir." Umutsuz bir vakaya bakar gibi yüzüme bakarken, başını iki yana salladı. "Arabamı ileriye park ettim. Gel benimle." Eliyle gösterdiği yere baktığımda görüş açıma siyah bir Honda girdi. Hızlı adımlarla peşinden ilerleyip, arabadan çıkan kilit sesinin ardından sürücü koltuğunun yanına oturdum. Evim çalıştığım mekana yürüyüş mesafesiyle on dakikaydı. Tariflerim üzerine hızla ufak müstakil evimin önünde durduğunda, yüzümü ona döndüm. "Dün de konuştuğumuz gibi tüm bu olanlar aramızda kalsın. Evime bıraktığın için de ayrıca teşekkür ederim." Kapıyı açtığımda, kolumu tuttu. "Bekle bende seninle geleceğim." "Davet etmedim ki Caroline." Dedim şaşkınca ve sitemle yüzüne bakarken. İnci gibi dişleriyle yapmacık bir gülümseme sunup "Çok misafir perversin gerçekten," dedi ardından ciddi bir ifadeyle yüzüme baktı. "Güvenliğinden emin olmadan seni yalnız bırakmıyorum Melanie." Eliyle torpidoya uzanıp, 9 mm silahını çıkardığında, irkildim. "Kendimizi korumamız için." Dedi elinde sallayarak. "Tanrı aşkına onu hemen gözümün önünden çek. Kafayı yemiş olmalısın." Omuz silkip, arabasının kapısını açarak dışarı çıktığında silahını beline yerleştirdi. Silah elinde öyle güzel duruyordu ki, sanki yıllardır silah kullanıyordu. Ben ise böyle aptalca bir şey düşündüğüm için delirmiş olmalıydım. Gerçi arabanın dışında şu an elini sallayarak, gel diyen kızı tanıdığım söylenemezdi. Kullanıyor da olabilirdi. Donmuş bir halde ona bakmayı kesip, kapıyı açarak kendimi dışarı attım. Evime doğru ilerlerken, o da topuklu ayakkabısının boş sokakta çıkarttığı sesle arkamdan geliyordu. Evimin anahtarını deri montumun cebinden çıkarıp, deliğe yerleştirdiğimde, silahını belinden çekip, göğüs hizasında tuttu. "Şu lanet şeyi beline sok." Dedim kısık bir sesle. Bakışlarını kapıdan çekip, yüzüme bakarken pervasızca omuz silkti. Tanrım ben neye bulaşmıştım böyle? Anahtarı çevirip, kapıyı sessizce araladım. Küçük adımlarla evime girerken topuklu ayakkabısını ayaklarından çıkardı. Ses çıkarmak istemiyordu. Onu bu kadar endişelendiren şey, benimde korkmamı sağlıyordu. Karanlık evimde göz gezdirirken, sessizliği dinliyordum. Bakışlarım Leo'yu arasa da karanlıkta nerede olduğunu seçemiyorum. "Birlikte evi gezelim. Beni sen yönlendir." Dedi fısıltılı bir sesle. Üzerimdeki gerginliği atmak için derin bir nefes alıp, sessizce havaya salmamın ardından "Tamam," dedim en az onun kadar fısıltılı bir sesle. Sessiz adımlarla salonun içinden geçerken, amerikan mutfağıma göz attım. Gözlerim karanlığa alışsa da tehlike durumunda kendimi nasıl savunacağımı düşünüyordum. Caroline'nın inatla silahlı bir şekilde evimde gezmesi bizi korumayacaktı yani en azından ben birini öldürerek kendimi korumak istemiyordum. Bu kez çalışma odama yönelirken, duyduğum takırtı sesiyle olduğum yerde durup arkamı döndüm. Caroline ellerini kaldırıp, silahsız eliyle duvarın kenarında duran saksıyı gösterdiğinde, saksıya takıldığını anlamıştım. Neyse ki kırıp, fazla ses çıkarmamıştı. Ciddi, ciddi evimde biri olduğuna inanan bir kırığın aklına uyuyordum. Adımlarımı hızlandırıp, çalışma odamın aralık duran kapısını sessizce ittim. Nefesimi tutarak, içeri girdiğim sırada birinin kolumdan tutmasıyla sırtım duvara çarpıldı. İnleyerek yere düştüğüm sırada, odanın ışığı açıldı. Başıma doğru tutulan silaha irice açtığım gözlerle bakıyordum. Caroline kapının girişinde bana silah tutan adama karşı silahını doğrulturken, yüzündeki öfkeye ilk kez şahit oluyordum. "Bırak kızı!" Dedi dişleri arasından tıslar gibi. Kafama silah tutan adam, lavabodaki kumral adam değildi. Zenci adam Caroline'a bakarken, gülümsedi. Silahın namlusu saçlarımın diplerine sürtüyordu. "Sen önce kendi canını düşün." Caroline'nın arkasında beliren adamla dudaklarımın arasından bir hıçkırık kaçarken, o ana kadar ağladığımın farkında bile değildim. Namluyu Caroline'nın başının arkasına tutup, sırtından iterek odanın içine girmesini sağladığında Caroline dizleri üzerine düştü. Sarı saçları yüzünü kapatırken elindeki silah düşerek, odanın bir köşesine gitti. "Hesaplaşma vakti güzelim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD