Silah titreyen ellerimin arasından kayarak yere düştü. Alberto Foster vurulmuştu. Yüzümde hissettiğim soğuk eller yüzüne bakmam için zorlarken, uğuldayan kulaklarım söylediği hiçbir şeyi algılamıyordu.
Yerde boylu boyunca yatan adamdan gözlerimi çekemiyordum. Onu ben vurmuştum. Ölmüş müydü? Melanie Rudka bir katildi.
"Yüzüme bak Melanie!"
Gözlerim Nicolas'ın yüzünü bulduğunda, endişeli yüzüne dehşet içinde bakıyordum. Koşma sesleriyle bakışlarım casinonun girişini bulduğunda korumaları görür görmez, sürücü koltuğunun yanındaki kapıyı açıp, "Hemen buradan gidiyoruz." Diyerek bedenimi içeri itti. Zangır, zangır titriyordum. Artık bir katilsin Melanie.
Nicolas yerdeki silahı aldıktan sonra hızla sürücü koltuğuna geçip, arabayı çalıştırdı. O sırada duyduğum silah sesinin ardından arabanın arka camının kırılma sesiyle çığlık attım. Nicolas arabayı hareket haline getirirken, eliyle başımdan tutarak hızla başımı eğmemi sağladı.
"Bu lanet yerden defolup gidene kadar, oradan çıkmıyorsun Melanie!"
Araba casinonun önünden uzaklaşırken, bir süre sonra silah sesleri susmuştu. Başımı kaldırıp Nicolas'ın yüzüne baktığımda gözleriyle dikiz aynasını kontrol ediyordu. Şakağından süzülen teri koluna silip, bana baktı.
"İyi misin?"
"A-az önce birini vurdum." Dedim kekeleyerek.
"Öl-müş müdür?"
"Umarım." Dedi dişlerini sıkarak ardından yüzünü tekrar yola döndü. Adama olan öfkesini görmezden gelirken, "Umarım mı!?" Dedim bağırarak. Şu an içimdeki tüm birikmişliği ona kusabilirdim. "Katil olmamı mı tercih edersin!?"
"Vurmasaydın ne olacağını biliyor musun Melanie!?" Dedi o da bağırarak. "Muhtemelen ikimizde şu an gebermiş olurduk!"
Bacaklarımı kendime çekip, başımı dizlerime yaslarken, "Her seferinde aynı şey oluyor." Dedim kısık bir sesle. "Önüme iki seçenek sunuluyor ve ikisi de birbirinden kötü sonuçlar doğuruyor."
"Takip ediliyoruz."
Nicolas'ın gergin sesiyle, başımı kaldırıp afallamış bir ifadeyle ona baktım. Ardından hızla arkama döndüm. Arkamızdaki araba dibimize kadar girmiş, yaktığı uzun farlarla görüşümü kısıtlıyordu.
Araba zikzaklar çizmeye başladığında, önümüze geçmek istediğini anlamam uzun sürmedi.
"Ne yapacağız?"
"Direksiyona geç." Yüzümü hızla Nicolas'a dönerken, o dikiz aynasından adama bakmaya devam ediyordu.
"B-ben bilmiyorum. Hayatımda hiç araba sürmedim." Dedim tedirginlikle. Başını bana çevirip, "Ayağını gazdan çekmeden, yoldan çıkmamaya çalış." Dedi itiraz istemeyen bir sesle. Ardından kolumdan çekti.
"Yapamam!" Dedim bağırarak. "Kaza yaparız!"
Kolumdaki elini yüzüme çıkarıp avucunu yanağıma yasladı. "Yapabileceğini biliyorum." Dedi yatıştırmaya çalışır gibi.
Korkuyla yüzüne bakmaya devam ederken, oturduğu yerde hareketlenerek arabanın koltuğunu geriye doğru itip, bana kadar yer açtı. Eli çıplak sırtımı bulduğunda bir anda irkildim.
"Hadi Melanie."
Vazgeçmeyeceğini anlayıp, dudaklarımı dişleyerek tamamen ona döndüm. Bacağımın birini sürücü koltuğunun önündeki boşluğa yerleştirip, diğerinide yanına çektiğimde artık kucağında oturuyordum. Kendimi diken üstünde gibi hissediyordum. Bu yakınlık fazlaydı ancak başka çaremiz yok gibi görünüyordu.
"Ayağımı gazdan çekiyorum. Şimdi ayağını en sağdaki pedala yerleştir."
Söylediğini yapmak için bacağımı pedala doğru uzatırken çıplak bacaklarım sürekli olarak pantolonun kumaşıyla temas ediyordu. Gözlerimi yoldan ayırmadan, kısık bir sesle konuştum.
"Yerleştirdim."
Sesli bir nefes verdiğinde, kulağımın arkasındaki saçların dalgalanmasıyla oturduğum yerde biraz daha dikleştim. "Pekala..." Dedi pürüzlü bir sesle. "Şimdi kucağımdan kalk yan koltuğa geçeceğim."
Korku ve utancı bir arada yaşıyordum. Tüm duygularım allak bullak olmuştu. Başımı sallayarak hafifçe ayaklarıma ve direksiyona yükümü verdiğimde arkamdan sıyrılıp, kendini yan koltuğa attı. Ardından bedeninin yarısını camdan dışarı çıkardı. Gecenin karanlığında iki el silah sesi daha duyulurken, bakışlarım dikiz aynasına kaydı.
Arkamızdaki araba hızını düşürürken yoldan çıkıp, sertçe bariyerlere çarptı. Arkasında beliren iki arabayla gözlerim irice açılırken bunun lanet herifin adamları olduğunu camdan çıkan eli silahlı adamla anlamıştım.
Bize doğru hızla gelen arabayla Nicolas başını içeri soktu. "Eğil Melanie!" O sırada duyulan silah sesinin ardından ön cam tuzla, buz oldu.
Direksiyonu bırakıp başımı ellerimle korurken, "Öleceğiz." Dedim ağlamaklı bir sesle. "Kurtulamayacağız."
Araba zikzaklar çizmeye başladığında, savrularak başımı arabanın kapısına çarptım. Dudaklarımın arasından çıkan çığlık Nicolas'ın direksiyonu tutmasıyla son buldu. Buz mavisi gözleri yüzümü bulurken, "İyi misin!?" Dedi.
Sesli bir şekilde ağlarken, hızla başımı iki yana salladım. İyi değilim Nicolas. Uzun bir süre de iyi olacağımı sanmıyorum. Titreyen ellerimi direksiyona, ellerinin yanına koyduğumda,
"Bana güveniyor musun?" Dedi. Bakışlarımı yoldan çekmeden ağlamaya devam ediyordum. "Sana söz veriyorum, zarar görmene izin vermeyeceğim. Kurtulacağız, tamam mı?" Dediğinde elimin birini direksiyondan çekip, yüzümdeki yaşları silerken sessizce başımı salladım.
Arkamızdaki arabadan biri hızlanarak yan şerite geçtiğinde biraz daha gaza bastım ancak hızıma yetişmesi uzun sürmedi. Bakışlarım kısa bir an siyah jeepi bulduğunda adamla göz göze geldik. Elindeki silahı bana doğrulttuğu sırada Nicolas hızla başımı eğip, ateş etti.
Başımı kaldırıp, yandaki dikiz aynasından baktığımda arabanın yolun ortasında durduğunu gördüm. Bugün kaç can almıştık? 2-3? Nicolas sonuncu araba için camdan sarktığı sırada bakışlarım dikiz aynası ve yol üzerinde gidip, geliyordu.
Silahı ateşlediğinde sekmesiyle, geri çekildi. Bu kez arkamdaki adam camdan sarktığı sırada polis arabasının siren sesleri kulaklarımı doldurdu. Tanrı'm içeri girmek istemiyorum. Dedim içten içe. Lütfen duy sesimi. İçeri girmek istemiyorum.
Arkamızdaki araba anayoldan ayrılan sapaktan döndüğünde Alberto Foster'ın adamından kurtulmuş olduğumuza dahi sevinemiyorum.
"Polis arabayı farketmeden bu yoldan çıkmamız gerekiyor. Yer değiştirelim." Nicolas'ın sesiyle ayaklarıma ve direksiyona yükümü verip oturduğum yerden kalktım. Bacağının birini arkamdan benim tarafıma yerleştirip diğerinide yanına çektiğinde, kendimi yan koltuğa attım.
"Elbiseni düzelt ve kemerini bağla Melanie."
Kısa bir an afallarken bakışlarım bacaklarımı buldu. Yukarı sıyrılan kırmızı elbise görsel bir şölen sunuyordu. Eteklerini aceleyle aşağıya çekiştirdikten sonra kemerimi bağlayarak Nicolas'a yandan bir bakış attım. Dudağının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrılmıştı. Bu haliyle neredeyse beni utandırmış olmaktan keyif aldığını düşünecektim.
Gaza yüklendiğinde bir elimle torpidonun üst kısmını diğeriyle ise tavan tutamağına sıkıca tutunuyordum. Şayet polise yakalanmazsak, kaza yapmamız an meselesiydi.
Bir süre sonra ormanlık alana girdiğimizde arabayı keskin virajları olan dağın eteklerinden süratle yukarı çıkarmaya başladı. Sürekli sarsılmamıza ve bitmek bilmeyen virajları dönmemize rağmen hızını düşürmüyordu. Bariyerleri aşarak uçurumdan aşağıya düşeceğimizi hissediyordum.
"Neden buradayız Nicolas?" Dedim korku dolu bakışlarımı yoldan çekmeden. Zira polisleri atlatmıştık. Arena'ya döneceğimizi sanıyordum. Sorumu yanıtsız bırakarak, "Ceketimin cebinden telefonu alıp, Eddie'yi ara." Dedi.
Yüzümü ona dönüp, yan profilden yüzüne baktım. Sıkıntılı bir nefes vererek ceketinin cebine elimi sokup, elime gelen telefonu dışarı çıkardım. Ekran görüntüsünde habersiz çekilmiş bir fotoğraf ve J. Adlı birinin yirmi dört cevapsız çağrısı vardı. Kimdi bu J? Beni ilgilendirmediği kesindi. Rehbere girip, Eddie'yi bulduktan sonra telefonu hoparlöre alarak aramızda tuttum.
"Selam başkan."
"Eddie telefondaki sinyal alıcından yerimizi tespit et. Arabayı patlatmam gerekiyor. Hızlı gelmeye çalışın." Şaşkınca Nicolas'ın yüzüne bakarken, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ancak bir şey anladığım söylenemezdi.
"Fark edildiniz mi?" Eddie'nin sıkıntılı sesi telefona kadar yansıyordu.
"Geldiğinizde konuşuruz." Dedikten sonra gözlerini yoldan ayırmadan, "Kapatabilirsin Melanie." Dedi.
Telefonu tekrar cebine koyarken, arabanın hızının düşmesiyle bakışlarımı geldiğimiz yere çevirdim. Eski bir kulübenin önüne arabayı gelişi güzel bıraktıktan sonra yüzünü bana döndü.
"En azından onlar gelene kadar üşümeyeceksin."
Dudaklarımı dişlerken, kırık camlardan aldığım soğuktan yeterince üşüdüğümü düşünüyordum. Neyse ki yurtta bunu çok yaşadığımdan olsa gerek, vücudum soğuğa karşı dayanıklıydı. Kolay hasta olmazdım.
Başımı sallarken aklımdaki soruların cevabını bir an önce almak istiyordum.
"Neden Arena'ya gitmedik?"
"Arabayı tanıyorlar. Arena'yı bulmaları an meselesi olurdu." Dedikten sonra kapıyı açarak, "Hadi," dedi. Kendi kapımı açıp, peşinden kulübeye ilerlediğim sırada telefonunun flashını açarak görüşümüzü netleştirdi.
Camları gazeteyle örtülmüş eski kulübenin tahta kapısının önünde durduğumuzda, kapının kilitli olmasıyla dudakları arasından kısık sesli bir küfür çıktı. Bir kaç adım geri gidip, kapıya sertçe omuzunu geçirmesinin ardından kapı kırılarak açıldı.
Ufak kulübenin içindeki eşyaların üzeri beyaz örtülerle kaplıydı. Odaları dahi olmayacak kadar küçüktü. Yalnızca oturma grubu, duvara asılı bir tüfek, şömine ve yerde duran hayvan postundan yapılmış ufak bir halı vardı. Işıkların yanmamasına şaşırmamıştım. Böyle bir yerde elektrik olmasını beklemek aptallık olurdu.
Nicolas köşede duran ahşap konsolun çekmecelerini karıştırırken, koltukların üzerinde duran örtüleri alıp, tekli koltuğun üzerine bıraktım. Elinde tuttuğu mum etrafı loş bir ışıkla aydınlatırken, ufak bir sehpanın üzerine bıraktı. O sırada elinden parkeye damlayan kanla şok olmuş bir ifadeyle yüzüne baktım.
"E-elin." Dedim ona doğru yaklaşırken.
Elini kaldırıp açma, kapama hareketleri yaparken "Önemli bir şey yok, odun toplayıp geleceğim." Dedi olağan bir sesle.
"Hayır, hayır. Neden yaralandığını söylemedin?"
Ellerimle kolunu tutarken, o ana kadar farketmediğim omzundaki koyu renk ıslaklıkla endişeyle yüzüne baktım. Elini elimin üzerine koyup, çekmemi sağladığında elim boşluğa düşmüştü. Gözleri yüzüm haricinde içinde bulunduğumuz kulübenin her yerinde geziniyordu.
"Çok korkmuştun. Daha fazla korkman işimi zorlaştıracaktı."
"Anlamıyorum. Nasıl oldu bu?"
"Alberto silahı senden önce ateşledi ancak sen şoktaydın. Farkında bile olmadın. Zaten ufak bir sıyrık endişelenecek bir durum yok, alıştım." Dedi sakince.
"Alıştın mı? Saçmalamayı bırakıp ceketini çıkar."
Yüzünü o an yüzüme döndü. Gözleri kısıldı. Dudakları hafifçe yukarı kıvrılırken, "Pansuman mı yapacaksınız hemşire hanım?" dedi. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Yaralısın. Bence ayağını denk al."
Kaşları kısa bir an havalanırken, yüzüne alaycı bir tavır yerleşti. "Jayse içinde yatan aslandan bahsetti, bu yüzden dediğini dikkate alacağım," dedi göz kırparak. İstemsizce gülümserken, gözlerimi buz mavisi gözlerinden çekemiyordum. Hipnotize edici bir etkisi vardı. Benim ona çekildiğim gibi o da benim için aynı şeyleri hissediyor olabilir miydi? Bu çekimi hissetmesini istiyordum. O sana bakmaz Melanie. Dedim içten içe. Saçmalamayı kes lütfen.
Gözlerimi gözlerinden kaçırıp, "Sağlıklıca bir hareket olur. Şimdi şu ceketini çıkarırsan yarana bakacağım." Dedim.
Ceketini sağlıklı bir insan kadar rahat hareketlerle üzerinden çıkarıp, koltuğun üzerine bıraktı. Eli beyaz gömleğinin düğmelerine giderken, seri parmak hareketleriyle sırasıyla düğmelerini açmaya başladı. Boynundan göğüsüne uzanan dövmeleri o düğmeleri açtıkça görsel bir şölen sunuyordu. Mum ışığı karın kaslarını belirginleştirirken, nefesimi tuttum. Gözlerimi yüzüne çıkardığımda kısık gözlerle beni izlediğini farketmemle, suç işlemiş bir çocuk gibi hissediyordum.
Onu da üzerinden sıyırdığında bakışlarımı sonunda yaralı koluna çevirdim. Dikiş gerektiğine şüphe yoktu ancak dediği gibi kurşun sıyırmıştı. Kan usulca süzülmeye devam ederken, çıkardığı gömleğin etek kısmını tutarak, yırttım. Kolunu tutup, kumaş parçasını sararken, elimin altında kasılan sıcak teniyle dudaklarımı dişleyerek, "Acıyor mu?" Dedim kısık bir sesle.
"Ellerin soğuk." Sesindeki iç gıdıklayıcı tonlamayla yutkunurken, kumaş parçasının uçlarını hızla bağlayıp ellerimi çektim. Siyah ceketini üzerine giydikten sonra koltuğun üzerinde duran battaniyeyi alıp açtı. Arkamı dönüp, tekli koltuğa oturmak üzereyken seslenmesiyle ona döndüm.
"O elbiseyle hasta olacaksın. Buraya gel."
İkili koltuğa oturmuş, battaniyede beni saracak kadar yer bırakarak tek kolunu açmıştı. Kollarımı birbirine sararak, bir süre yüzüne ve battaniyeye baktım.
"İyiyim ben böyle." Diyerek tekli koltuğa oturacağım sırada, "Hasta olursan ceza veririm Melanie." Dedi ciddi bir tonda. Ona dönüp, dudaklarımı dişleyerek yüzüne baktım.
"Blöf yapıyorsun."
"Şakam olmadığını biliyorsun." Dedi tek kaşını kaldırarak. Sıkıntılı bir nefes verip, küçük adımlarla yanına doğru ilerledim. Koltuğa oturduğumda battaniyeyi tutan kolunu arkamdan uzatarak bana sardı.
"İyi rol yapıyorsun." Dedi kısa süren sessizliğin ardından. Gözlerimi ahenkle sallanan mum ışığından çekip, yüzümü yakınımda duran yüzüne çevirdim.
"Anlamadım?"
"Casinoda." Dedi dudağının bir ucu usulca yukarı doğru kıvrılırken. "Gerçekten sana bir şey olduğunu düşündüm." İnanmıştı... Gerçekten benim için endişelenmişti.
"Ben anladığını sanıyordum..." Kısık sesle güldü.
"Flash belleği aldığının bile farkında değildim Melanie. Parayı almak için bu yüzden geri döndüm. Eğer flash belleğin sende olduğunu bilseydim geri dönmezdim ve ikimizde tehlikeye girmemiş olurduk."
"Flash belleği alamadığımı düşündüğün için mi casinoya dönmeden önce kapıyı kıracak kadar sertçe çarptın? Öfken bu yüzden miydi?" Kaşlarım çatılsa da ses tonum yumuşacık çıkmıştı. Kollarının arasında ısındığımı hissediyordum.
"Nereden baktığında ilgili Melanie. Sana az önce bir çok şey söyledim. Cevabı kendin bul..."
Sesiyle mayışırken gözlerim kapandı. Başımı güçlükle dik tutuyordum.
"Bulmaca çözmekten oldum olası nefret ederim Nicolas, kelime oyunlarıyla aram iyi değil." Dedim kısık bir sesle.
"Sadece uykun geldi Melanie. Yoksa cevabı çoktan bulmuştun."
Başım usulca omuzuna yerleşirken, son sözleri ninni gibi kulaklarımdan içeri süzüldü. Cevaplar, silahlar, Genesis ve Nicolas'la dolu aklım kendini uçsuz bir karanlığa bıraktı.
?
Kıkırdama sesleriyle gözlerimi aralamaya çalıştım ancak aldığım uyku yetmemiş olmalı ki göz kapaklarım açılmamak için benimle mücadele içindeydi. Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırarak sonunda aralamayı başardığımda bulanık görüşüme bir kaç kişinin silüeti girdi.
"Melanie."
Nicolas'ın sakin sesiyle kendime gelirken, omzunda duran başımı telaşla kaldırdım. Karşımda gördüğüm gözlüklü kumral adam ve sarışın kadın, Eddie ve Caroline'di.
"Uyumuşum." Dedim pürüzlü bir sesle.
"İsterseniz biz daha sonra gelelim." Diyerek sırıtan Caroline'e irice açtığım gözlerle bakarken, bir gün elime düşmesini diliyordum.
"Arabayı halletin mi Eddie?" Nicolas benim aksime Caroline'i görmezden geldiğinde, Eddie "Siz zaten yeterince halletmişsiniz dostum. Ne cam kalmış, ne kapı." Dedi gülerek.
"Sonuca gel?"
"Benzin döküp, yaktım. Temiz artık."
"Kalkmayı düşünüyor musunuz gençler? Burası çok soğukta." Diyerek araya giren Caroline ile Nicolas'ın kolları arasından çıktım. Nicolas'ın sesli nefesi kulaklarımı doldururken benimle birlikte ayağa kalktı.
Kulübenin dışına çıktığımızda beyaz bir minibüs bizi karşıladı. Caroline ile birlikte arka kapıyı açıp, içine binerken, Nicolas Eddie ile birlikte ön koltuğa oturdu.
"Caroline'nin dışarı çıkma cezası vardı. Neden burada?"
Araba hareket haline geçerken, Caroline sıkıntılı bir ifadeyle Nicolas'a bakıyordu.
"Sizi merak etmiş. Biliyorsun çenesini açtığında dediğini yaptırana kadar susmuyor."
"Böyle konuşmamıştık!?" Diyerek ayağa kalkıp, Eddie'nin koltuğuna tutunan Caroline, burnundan soluyordu.
"Yalan söylememi mi istiyorsun?" Eddie dikiz aynasından Caroline'e bakıp, gülerken Nicolas başını arkaya çevirdi.
"Konuştukça battığının farkında mısın cadı?"
"İyi olduğunuzu görmek istemem suç mu? Başkası olsa zaten şu soğukta kolumu kıpırdatmam. Ayrıca kaç gündür ev hapsindeyim." Dedikten sonra Nicolas'ın yanağına sulu bir öpücük kondurup, "Hadi bitsin artık cezam abi." Dedi masum kedi bakışlarıyla.
"Kurallarımı çiğnediğin yetmemiş gibi cezanı bitirmemi mi istiyorsun?" Dedi. Tek kaşını kaldırmış, ciddi misin? Bakışları atıyordu. Biraz daha uzatırsa cezası uzayacakmış gibi hissediyordum.
Caroline hızla başını iki yana sallarken, "Ben kurallarını çiğnemedim ki abi." Dedi. "Seni merak ettim. Yoksa çıkmazdım Arena'dan."
Nicolas eliyle alnını ovmaya başladı. "Otur, düşeceksin şimdi."
"Ceza?"
"Düşüneceğim Caroline, tamam mı?"
Caroline ellerini çırpıp, "Sen bir tanesin." dedikten sonra yerine oturdu. Bana döndüğünde göz kırparak sırıttı. Bu kız adamı deli ederdi ancak diyalogları öyle hoşuma gitmişti ki, gülümsemeden edemiyordum.
Alışıyorsun Melanie... Dedim içten içe. Genesis'e alışıyorsun...