"Hey! Hey! Televizyona bakın."
Eddie'nin sesiyle elimde kaç gündür içemediğim kahvemle birlikte tırabrazanlardan aşağıya baktım. Şaşkınlıkla televizyona bakarken yutkunamadım. Erkek spikerin hemen arkasında yer alan patlattığımız otel canlı olarak görüntüleniyordu.
Hızla merdivenlere yönelip basamakları ikişer, üçer indiğimde Jayse Eddie ve Caroline'de koltuğa oturmuş ekrana bakıyorlardı. Ancak yüzlerinde benim aksime eğlenen bir ifade vardı.
"Dün gece Rises holdingin Sparkling otelde yaptığı davet sahiplerinden ünlü iş adamı John Taylor suikaste uğrayarak öldürüldü.
Elimize ulaşan bilgilere göre özel tasarlanmış bir bomba ile kaldığı oda patlatıldı. Olay yeri inceleme ekibi çalışmaları sürdürüyor. Otel sahibi Abel Evans'ın yapacağı açıklama az sonra sizlerle olacak."
Televizyon aniden kapandığında şaşkınlıkla çocuklara döndüm. Nicolas elindeki kumandayı sallayarak, "Yemek yok mu?" Dedi.
Caroline eliyle dolabı gösterirken, "Dolapta dün akşamdan kalan kendim için hazırladığım lazanya var." Dedikten sonra bir süre Nicolas ile bakıştılar. Sonunda Caroline sesli bir nefes verip, kucağındaki yastığı sertçe koltuğa attıktan sonra kalkıp dolaba ilerlemeye başladı.
"Başımız belaya girebilir." Dedim elimdeki kupayı orta sehpaya bırakıp, kendimi tekli koltuklardan birine atarken. "İçeri girmek istemiyorum."
"Oradan bakılınca işlediğimiz ilk suç gibi mi görünüyor Melanie? Endişe edilecek bir durum yok." Dolly'e döndüğümde o Cedric'le birlikte ikili koltuğa oturdu. Sessiz kalarak önüme döndüğüm sırada Nicolas'ın sesiyle bakışlarım onu buldu.
"Jayse Melanie'yi çalıştır. Vücudu çok dayanıksız."
Jayse ayağa kalktığında afallamış bir ifadeyle ikisine bakıyordum.
"Hadi Melanie."
"Bu şart mı?" Dedim gözlerimi Nicolas'a dikerek. "Ayrıca Jayse benim iki katım. Caroline çalıştıramaz mı?"
"Caroline çalıştırırsa bir ayda öğreneceklerini, bir yılda öğrenirsin."
"Seni duyuyorum!" Caroline mutfak tarafından bağırdığında Nicolas erkeksi bir şekilde güldü. Böyle gülmemeliydi zira çok tehlikeliydi.
"Dolly çalıştırsın." Dedim araya girerek.
"Dolly Jayse'a göre daha acımasız. Şimdi başka söyleyeceğin bir şey yoksa çalışmaya Melanie." Dedi itiraz istemeyen bir sesle. Sıkıntılı bir ifadeyle yüzüne bakarken başka bir şey söylemeden Caroline'nın ısıttığı lazanya için mutfağa doğru yürümeye başladı.
"Nazik davranacağım yeni kız. Gel hadi." Diyen Jayse'a dönerek gözlerimi devirdim. Yerimden kalktığım sırada gizli odanın zemin kapısını aralayıp, aşağıya atladı. Bu herif şüphesiz pestilimi çıkaracaktı.
Dik merdivenlerden yavaş adımlarla gizli odaya indiğimde buraya neden Arena dediklerini anlamıştım. Bulunduğumuz yer fabrikanın bütünü genişliğindeydi ve öyle dizayn edilmişti ki, ihtiyaçları olabilecek her şey vardı.
Duvara montelenmiş özel raflarda büyük, küçük her çeşit silah bulunuyordu. En uçta görünen camlarla çevrili poligon ise muhtemelen atış çalışmaları içindi. Tavandan sarkan kum torbasını dün sabah görmüştüm ancak arkasında kalan sedye, oksijen tüpü ve monitörü yeni görüyorum. Neredeyse ameliyathane haline getirilmişti.
Tavana montelenmiş bir çok lamba bulunduğu halde daire şeklini almış sandalyelerin ortasına bir tane sallanan ampul olması bana kalırsa ortamı tamamen daha gergin bir hale getirmek içindi.
Jayse'ın ellerime tutuşturduğu eldivenleri ellerime geçirirken, bakışlarımı yüzüne çıkardım.
"Kum torbası üzerinde mi çalışacağız?"
Kaşlarını kaldırıp, indirirken sırıtarak "Benim üzerimde çalışacaksın ama önce gözlüklerini çıkar bir zarar gelmesin," dedi. Benim aksime eğleniyordu. Gözlüklerimi çıkarıp, sandalyelerden birinin üzerine bıraktıktan sonra ona doğru yürüyüp, tam karşısında durdum.
"Evet yeni kız, öncelikle bilmen gereken bir kaç şey söyleyeceğim. Bir." Derken işaret parmağını kaldırdı.
"Biriyle teke tek dövüşeceğini anladığında asla bunu bir kişi olarak düşünme. Karşındaki kişiye odaklanırken aynı zamanda çevrene dikkat et." Dedikten sonra parmaklarıyla iki yaptı.
"İki. Kavgaya girmeden önce mutlaka bir çıkış kapısını gözüne kestir. İşlerin her zaman umduğun gibi gitmediğini en iyi sen bilirsin." Dedi göz kırparak. Bu kurallar Genesis üzerinde de işe yarar mı? diye sormak istesemde dilimi ısırıp, gülümsemekle yetindim.
"Üç. Zorda kaldığında kahramanlık yapmak yerine olay yerinden kaç. Kendi canın ilk önceliğin olmalı. Şunu iyi anlaman gerekiyor; Adil dövüş diye bir şey yoktur ve arsız olan her zaman kazanır."
"Dört. Refleksiz güç, güç değildir. Yani her an tetikte olmalı ve sıradaki hamleyi satranç oynar gibi tahmin etmelisin. Ancak önceliğin dövüşmek değil, etkisiz hale getirip kaçmak olmalı. Şimdi birinci seviye olarak bunun üzerine yoğunlaşacağız, anlaşıldı mı yeni kız?"
Başımı sallayarak sürekli yeni kız diyerek hitap etmesini görmezden gelmeye çalışıyordum ancak acısını bir şekilde çıkaracaktım. Ellerine eldivenlerini geçirip, göğüs hizasında tutarak bacaklarını araladı. Bedenimi onun gösterdiği pozisyonda tuttuğumda,
"En rahat kullandığın elinle karşındakinin her zaman kulak altı veya boyun kısmına ilk darbeyi indireceksin. Böylelikle anlık bir şok ve acıyla kısa süreli refleksleri devredışı kalacaktır. Bundan faydalanarak ellerini boynuna yerleştirip tüm ağırlığını vererek onu kapana kıstıracak, dizinle alın bölgesine sert bir tekme-"
Lafının bitmesini beklemeden boyu benden uzun olduğu için tam gırtlak kısmına gelecek şekilde sert bir yumruk attım. Afallamış bir ifadeyle yüzüme bakarken hızla boynuna atlayıp, başının eğilmesini sağlayarak alnına tekme geçirdim. Genesis'e olan tüm öfkemi şu an Jayse'den çıkarabilirdim.
Adımları geriye doğru gidip, sırtı duvarla buluşurken olduğu yere çökerek alnını ovaladı. Ardından başını kaldırıp yüzüme baktı. "Kedi gibi görünüyorsun ama içinde aslan yatıyormuş yeni kız." Dedi gülerek.
Kaşlarım havalanırken sırıtarak "Beş," dedim. "Hiçbir zaman görüntüye aldanma maymun çocuk."
?
Uzun bir duşun ardından başımdaki havluyu yatağın üzerine fırlatıp, kendimi de yanına attım. Genesis hakkımda ne kadar bilgiye sahipti, bilmiyordum ancak yurtta ettiğim kavgaların sayısı yoktu. Jayse'ın dövüş sonunda ki şaşkınlığı tekniklerini doğru kullandığım için değil, güçlü olduğum içindi.
Odamın demir kapısı tıklatıldığında yattığım yerden doğrulup, "Gelebilirsin," dedim. Caroline olmadığından emindim zira kapı çalma gibi bir huyu yoktu.
"Rahatsız etmiyorum umarım."
Karşımda gördüğüm Dolly'e afallamış bir ifadeyle bakıyordum. Dengesiz olduğundan dolayı ona karşı nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum.
"Hayır, gel lütfen."
Demir kapıyı kapatıp odaya kısaca göz gezdirdikten sonra "Yerleşmişsin," Dedi. Mecburen dememek için kendimi zor tuttum. Yüzümdeki ifade her nasılsa Dolly'de bunu anlamış olmalı ki güldü.
"Bir zamanlar bende senin gibiydim. Şimdiyse Genesis'i bir örgütten ziyade aile gibi görüyorum." Dedi.
"Benim gibi olduğun dönemi sormalı mıyım?" Dediğim sırada yatağın ucuna oturup koyu kahverengi saçlarını omzumun arkasına attı.
"Senden hiçbir şey saklamam Melanie." Dedi hafif bir tebessümle. "Artık ailedensin. Sadece tahmin edersin ki hayat bir oturuşta anlatılmaz. Belki ileride."
"Nasıl alıştın peki?" Dediğimde hınzır bir gülümsemeyle
"Cedric kandırdı," dedi. Arından omuz silkti. "Aşık oldum."
"Yakışıyorsunuz. Size baktığımda dünyayı kâle almayan mutlu bir çift görüyorum." Başını sallarken dalgınca yere baktı.
"O olmadan yapamazdım sanırım." Dedi kısık bir sesle. Ardından yüzünü bana dönüp, kahverenginin en koyu tonu olan gözlerini yüzüme dikti. "Ama sende o iradeyi görebiliyorum. Ayakta kalmak için birine ihtiyaç duymayan kızlardansın."
Son sözü iltifat mıydı, yoksa hayatımdaki gerçeği mi dile getirmişti? Bilmiyordum. Bugüne kadar dediği gibi gelmiş olsam da görünenin aksine artık sırtımı birine yaslamak, insanlar tarafından sevilmek, birilerine güvenebilmek istiyordum.
"Herneyse." Dedi kısa süren sessizliğin ardından. "Buraya bunları söylemek için gelmedim. Yeni bir görev var ve sadece Nicolas ile sen gideceksin."
"Daha dün gece bir yeri patlatmadık mı?" Dedim şaşkınca. Dudakları düz bir çizgi halini alırken, yapabileceğim bir şey yok der gibi omuzlarını kaldırıp indirdi.
"Bir kumarhaneye gideceksiniz. Zengin kesim orada olacağı için herkes iyi giyinmiş olacaktır. Dolabında şık bir kaç parça kıyafet olmalı. Onlardan birini giyersen göze batmazsın." Dedi göz kırparak. Ardından ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Arkasından bakarken, aklına bir şey gelmiş olmalı ki durup bana döndü.
"Gölge ismini beğendin mi Melanie?"
Afallamış bir ifadeyle yüzüne baktım. Bu adı bana Nicolas takmıştı ve hayatım boyunca insanlar tarafından görmezden gelindiğim için aslında birde Genesis'in Gölge'si olmak istemiyordum. Bu yüzden,
"Hayır." Dedim.
"Bende," dedi başını sallayarak. "Umarım bir gün Gölge olmadığını herkese ispat edersin." Odadan çıkışını yorgunca izlerken, Umarım dedim içten içe. Umarım Dolly.
Yataktan kalktıktan sonra adımlarım dolabın önünde son bulduğunda çift kanatlı kapakları aralayıp kıyafetlere göz gezdirmeye başladım. Şık olmam gerektiğini söylemişti. Ellerim kırmızı bir elbisenin üzerinde durdu. Askıdan alıp, aynalı olan kapağı kapatarak üzerimde tuttum.
Kayık yakaya sahipti ve dirsekte biten yarım kolları vardı. Etek boyu dizimden bir karış yukarıda bitiyordu. Kapalı ve dar bir parçaydı. Arkasını çevirdiğimde gözlerim irice açıldı. Derin sırt dekoltesiyle fikrim tamamen değişmişti.
Bir süre daha elbiseyle bakıştıktan sonra sonunda denemeye karar verip, yatağın üzerine bıraktım. Üstümdeki sweati hızla çıkarıp, dolabın içine tıktıktan sonra altımdaki eşofmanın lastik kısmına parmaklarımı takıp sıyırmak üzereyken, duyduğum ses ile çığlık attım.
"Hala hazırlanmadın mı Melanie!? Geç kala-"
Nicolas anlık bir tepkiyle kaşlarını kaldırdıktan sonra buz mavisi gözlerini yüzüme çıkarıp, yarım kalan cümlesini tamamladı. "Geç kalacağız."
"Dışarı çıksana!" Diyerek bağırdım. Sanki karşısında Dolly'nin aldığı dantelli(!) siyah sütyenle durmuyormuşum gibi bu kadar rahat davranması çileden çıkarmıştı. Dolly'nin iç çamaşırı tercihlerine zaten diyecek kelime bulamıyordum.
"Acele et Gölge."
Son talimatını verdikten sonra dışarı çıkıp, kapıyı kapattığında öfkeyle dişlerimin arasından inledim.
"Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun!"
Elbette vücudum onun ilgisini çekmemişti. Kim bilir o buz mavisi gözleri neler görmüştü ancak biraz özele saygısı olmalıydı. Bu ne rahatlıktı! Derin bir nefes alıp, ellerimle yüzümü sıvazlarken sakinleşmeye çalıştım. Kapıya ilerleyip, arkasındaki kilidi hırsla çevirirken kapı kolu elimde kaldı.
Çığlık atmak istiyordum. Lanet olası Nicolas!
Kilitli kaldığım yetmezmiş gibi birinin yardımı olmadan çıkamazdım. Arkamı dönüp yatağın üzerinde her şeye sebep olan lanet olası elbiseyi alarak kaldığım yerden giyinmeye devam ettim.
?
"Kaç kere söylemem gerekiyor? Güçlü olmazsan görevlerde başarılı olamazsın ve güç için yemek yemen lazım sarı."
Sinirlendiğimde hiçbir şey yiyemezdim ve Nicolas'a olan öfkem hala yatışmış değildi. Caroline'a uzatmaması için dudaklarımı kıpırdatarak "Sus lütfen," dedim. Bakışlarım Nicolas'a kaydığında çatık kaşlarla bizi izliyordu.
"Kimlikleriniz."
Eddie'nin sesiyle ona dönerken o kimliğin birini Nicolas'ın eline verdikten sonra diğerini de benim elime tutuşturdu.
"Soyadlarını aynı yapsaydın Eddie. Malum kumarhaneye partner olarak girecekler."
Odadan Cedric sayesinde çıktığımdan beri Caroline'nın ısrarla kapı kolunu kırmayı nasıl başardığımı sormasına daha fazla dayanamayarak bir aptal gibi anlatmıştım ve şu an bitmek bilmez imalarına maruz kalıyordum. Ters bir bakış attığımda, sırıttı.
"Aklıma gelmedi cadı." Diyerek Caroline'i ciddiye alıp, cevap veren Eddie'ye tek kelime etmeden koltuğun üzerinde duran kemik rengi ufak çantayı elime aldım.
"Gidelim."
Nicolas'ın sesiyle ona döndüğümde başımı sallamakla yetindim. Onu ilk kez resmî bir takımla görüyordum. Üzerine kalıp gibi oturan siyah takım sayesinde elleri ve boynundaki dövmeler hariç, geri kalanlar görünmüyordu. Sarı saçlarını jöle yardımıyla geriye doğru yatırmış, kirli sakallarıyla fazla erkeksi görünüyordu.
Ayağımdaki yüksek topuklu, kemik rengi stilettoların çıkardığı tok ses eşliğinde peşinden ilerlerken, Caroline'nın coşkulu sesi kulaklarımı doldurdu.
"Keyfinize bakın gençler!"
"Kes sesini Caroline."
Nicolas'ın sert tepkisiyle ona yandan bir bakış atıp, dış kapıyı açar açmaz kendimi dışarı attım. Bende onunla ilgili imalara maruz kalmaktan hoşlanmıyordum ancak onun gibi kimseye bağırmıyordum.
Siyah Honda'dan çıkan kilit sesinin ardından sürücü koltuğunun yanındaki koltuğa geçip, kapıyı sertçe çarparak kapattım. Sürücü koltuğuna geçtikten sonra kontağı çevirirken,
"Konuşulanlara fazla kulak asıyorsun," dedi sakince. Şaşkınca yüzümü ona döndüğümde araba hareket haline geçmişti.
"Ben mi kulak asıyorum? Caroline'a bağıran sensin!" Dedim sitemle. Gözlerini yoldan çekmeden, güldü.
"Mimiklerin Melanie." Yüzünü bana dönüp, buz mavisi gözlerini yüzüme dikti. "Seni ele veriyor."
"Çünkü imalardan rahatsız oluyorum." Dedim sertçe.
"Bence aklın hala odada yaşadığımız o kısa an da kaldı."
Dişlerimi sıkarken, "Özel alanımı suistimal etmene ayrıca öfkeliyim. Bence o konuya hiç girme Nicolas," dedim. Bakışlarını yoldan çekmeden başını salladı.
"Nasıl istersen Gölge."
"Gölge demekten vazgeç artık."
Başını çevirip yüzüme bakarken tek kaşını kaldırdı.
"Neden?"
Gözlerimi buz mavisi gözlerinden çekip, başımı cama yasladım. Çünkü görünmez olmak gurur kırıcı Nicolas, dedim içten içe. Kimsesizliğim yüzüme vuruluyormuş gibi hissettiriyor. Sanki bunu unuttuğum tek bir an varmış gibi hatırlatılması yoruyor.
"Herkes gölge olamaz." Dedi sessizliğimin üzerine giderek. "Bazen fark edilmemek, edilmekten daha iyidir. Kimse güvenilir değildir ve yalnızlık en güvenli yerdir Melanie."
Dedi, muhtemelen etrafındaki insanlardan bunalan adam.
?
Araba şık bir casinonun önünde durduğunda, yüzünü bana döndü. Son konuşmamızdan sonra bir daha yol boyunca ne o bir şey söylemişti, ne de ben.
"Hazır mısın?"
"Sanırım."
Başını sallayarak, "Güzel," dedi. Ardından torpidoya uzandı. Erkeksi kokusu burnuma dolarken, göğüsüme çarpan koluyla koltuğa iyice sindim. Tanrı'm arabanın içi bir anda neden bu kadar sıcak olmuştu?
Torpidon aldığı dosyayla birlikte geri çekildikten sonra içini açıp, karıştırmaya başlamıştı. İfadesiz tuttuğu yüzüne bakılırsa onun bende yarattığı etkiyi, ben onda yaratamamıştım. Böyle bir isteğimde yoktu zaten. Yutkundum. Ben neler düşünüyordum böyle?
"Adamımız bu." Dedi dosyayı bana çevirerek.
Görüş açıma giren ellilerindeki adama bakıp, başımı sallarken devam etti.
"Ben poker oynarken adamla benim aramda oturacaksın. Flash belleği asla yanından ayırmaz. Dua edelimde senin oturduğun taraftaki cebine koymuş olsun. Masalar büyük olduğu için yaklaşman zor olucak ama sana güveniyorum." Dedi dosyayı kapatarak. Gözlüklerimi çıkarıp, torpidonun üstüne koydum.
"Yakalanırsam?" Sesim öyle kısık ve çekingen çıkmıştı ki, bu onu güldürdü.
Gözlerini gözlerime dikerek, "Kaçarız." Dedi.
Arabadan indiğimde vücuduma nüfuz eden soğuk havayla ürperdim. Casinonun girişine geldiğimizde elini uzatmasıyla kısa bir an yüzüne baktım. Çift gibi görünmemiz gerekiyordu. Tanrı'm buna kim inanırdı? Ben ve Nicolas'ı kimse yan yana hayal edemezdi.
Soğuk eli, sıcak elimle buluştuğunda kendinden emin adımlarıyla casinonun şık lobisine giriş yaptık. Kendimi onun yanında kedi yavrusu gibi hissediyordum. Baş parmağını hafif, hafif titreyen elimin üzerinde gezdirirken, "Sakin ol Melanie," dedi kısık bir sesle.
Ancak elim korkudan değil, uzun zaman sonra yaşadığım heyecandan titriyordu. Nicolas beni saçma bir şekilde heyecanlandırıyordu. Bunu ona söyleyemeyeceğim için suskunluğumu sürdürdüm.
Danışmanlığa geldiğimizde daha önce rezerve edilmiş masamıza kimliklerimizi çıkararak, kayıt açtırdık ardından fişimizi alarak esas salona giriş yaptık. Dolly'nin de dediği gibi krupiyelere kadar herkes şıktı.
Makinalarda oyun oynayan insanların arasından ilerledikten sonra rezerve ettiğimiz masaya geldik. Adamımız buradaydı ve oyun başlamıştı ancak bizim oturacağımız iki sandalye boş duruyordu.
"Bol şanslar beyler." Diyerek bakışları üzerine çekerken, cevap olarak bir kaç baş sallaması ve teşekkür almıştı.
Centilmence sandalyemi çektiğinde kısık bir sesle teşekkür ederek yerime oturdum. O da yanımdaki yerini aldıktan sonra masadakileri analiz etmeye başladım. Masada oturan üç adamında yanında birbirinden güzel bayanlar vardı. İçlerinde en sönük ben kalıyorum, desem sanırım yalan söylemiş olmazdım.
Oyun bittiğinde krupiye kartları toplayarak Nicolas'a döndü.
"Ne kadar pot koyuyorsunuz?"
"Yirmi bin dolar."
Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışarak Nicolas'a döndüm. O kadar paramız var mıydı? Herkes koyacağı potu söyledikten sonra en yüksek bahisin bize ait olması Nicolas'ın kendine güvendiğini gösteriyordu. Krupiye ikişer olacak şekilde kartları kapalı bir şekilde dağıttı. Nicolas'ın önüne ekstra olarak çip bıraktan sonra oyun başladı.
Diğerlerinin önünde az veya çok olacak şekilde çip vardı. Adamımızın önündeki çiplere bakılırsa, şu ana kadar şansı yaver gitmişti. Oyun saat yönünde ilerlemeye başladığında çaktırmadan yanımdaki adama bakıyordum.
Yanımda oturan kır saçlı adam, "Çift," dediğinde krupiye iki kart açarak masaya bıraktı. Sıra Nicolas'daydı. Bakışlarım ona kayarken yüzü ifadesizdi. "Tek." Dedi. Krupiye bu kez bir kart açıp masaya bıraktığında elinin nasıl olduğunu merak etmeye başlamıştım.
Adam elinde değerli kartlar olduğunu düşündürmek için kart sayısını arttırarak, blöf yapıyor olabilirdi. Ancak durum bunun tam terside olabilirdi. Nicolas'ın az söylemesi ister istemez canımı sıkmıştı zira kaybedecek büyük miktarda paramız olup, olmadığını henüz bilmiyordum.
Nicolas'ın yanında oturan genç sarışın adam, "Tek" dedikten sonra krupiye bir kart açıp masaya bıraktı. Bunun üzerine genç adam yanındaki kendi gibi sarışın, derin dekolteli kadına uzanarak dudaklarına bir öpücük kondurdu. Anlaşılan kartları güzeldi veya blöf yapıyordu. Zira önündeki çip sayısı azdı.
Sıra hızla ilerlemeye devam ederken genç adamın yanındaki adam pas diyerek elindeki kartların kötü olduğunu belli etmiş, sırasını yanımda oturan esas adamımıza bırakmıştı. Ellili yaşlardaki bu adamın yanında yirmili yaşlarda esmer genç bir kız vardı. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Tek" diyerek krupiyenin bir kartı daha masaya açık bir şekilde bırakmasını sağladıktan sonra sıra tekrar Nicolas'a geldi. Nicolas'ın çift deme gibi bir şansı yoktu zira masadaki açık kartlar beşe, bir kartla tamamlanmak üzereydi ancak benim asıl sorun ettiğim adama olan uzaklığımdı. O an aklıma bir plan geldi ve bu benim tek şansımdı.
Ellerimi masanın altında tutarak bileğimdeki bilekliği çekip, kopardığım sırada Nicolas "Tek," dedi. El bitmiş krupiye son kartı masaya açık bir şekilde bırakmıştı.
Şimdi herkes elindeki iki kartı masadaki kartlara göre açacak, sonuca göre turun bahisi kazanan kişiye çiple birlikte verilecekti. Bu adamın en dalgın olacağı tek andı. Elimde sıkıca tuttuğum bilekliği adamla aramıza attım.
"Ah! Bilekliğimi düşürdüm." Diyerek eğildiğim sırada Nicolas'ın keyifli sesi kulaklarımı doldurdu.
"Maça as, papaz."
Oturduğum yerde sendelerken, yanımdaki adamın ceketine tutundum. Adam hızla bana doğru eğilerek kolumdan tuttuğunda, "İyi misiniz bayan?" Dedi.
Elimin biri cebinden içeri usulca sızarken, başımı kaldırıp afallamış ifadesine bakarak, "Eğilince başım döndü sanırım." Dedim kısık bir sesle. O an elime gelen ufak flash bellekle yutkundum.
Flash belleği avucumun içine hapsederek, ceketinin cebinden çektiğim sırada Nicolas kollarımdan tutarak beni kendine çevirdi. Başarmıştık. İşte bu kadardı! Oturduğum sandalyede hizama çökmüş, sahte bir endişeyle yüzüme bakıyordu.
"İyi misin sevgilim?"
Sevgilim. Dudaklarından öyle güzel çıkmıştı ki her kadını etkileyebilirdi. Ellerimle kollarından sıkıca tutarak başımı omzuna yaslarken yalandan da olsa benim için endişelenmiş olması hoşuma gitmişti. Boynunun merkezinden gelen erkeksi kokusunu ilk kez bu kadar yakından alıyordum.
"Bilekliğim düştü." Dedim yutkunarak. "Almak için eğildiğimde başım döndü. İstemeden beyefendiyide rahatsız etmiş oldum."
"Bayana su getirir misiniz?" Diyerek konuşan ellili yaşlardaki adamla Nicolas'ın omzunda istemsizce sırıtıyordum. Nicolas geri çekilerek servis yapan bayanın elinden suyu aldıktan sonra bana döndü.
"İç hadi. Akşam hiçbir şey yemediğin için bünyen zayıf düştü." Dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Buna inanmış mıydı? Zira akşam sinirimden hiçbir şey yememiştim. Boştaki elimle elindeki suyu alıp, içtikten sonra teşekkür ederek bayana uzattım.
"Oyunu kazandınız. Eşiniz iyi değilse dilerseniz çekilebilirsiniz."
Bu gece hitaplar fazla sihirli değil miydi? Bu kadar iyimserlik, bir ucube için fazlaydı. Yelkovan onikiyi bulduğunda bu büyü bozulacak ve ben yine bir ucubeye dönüşecekmiş gibi hissediyordum.
"Çekiliyorum." Dediği sırada esas adamımız yerden bilekliğimi alarak Nicolas'a uzattı. Bilekliğimi alıp, kısaca teşekkür ettikten sonra bana döndü. Yüzünde hala aynı endişe vardı. Profesyonel bir aktörsün Nicolas.
"Yürüyebilecek misin?"
Başımı sallayarak ayağa kalktığımda, kolunu belime doladı. Eli karnımın üzerinde duraklarken bende beline tutunuyor, bu yalana ortak oluyordum. Parayı almak yerine casinonun çıkış kapısına yöneldiğinde sessiz kalarak adımlarına, ayak uydurmaya çalıştım.
Dış kapıdan çıktıktan sonra ondan uzaklaşmak için elimi belinden çekmek istedim ancak belimdeki tutuşunu sıkılaştırarak buna engel oldu. Ardından yüzünü bana dönüp ay ışığının aydınlattığı gözlerini yüzüme dikerek itiraz istemeyen bir ses tonuyla konuştu.
"Arabaya binene kadar sabret Melanie."
"Ama burada kimse yok." Dediğimde kaşları çatıldı. Belimi saran kolları gevşerken, karnımın üzerinde duran eli sıkılaştı. Tek kelime etmeden tamamen benden uzaklaştığında aramıza giren yalnızca havadaki ayaz değildi. Anlayamadığım bir sorun vardı. Arabanın kilidini açtıktan sonra sürücü koltuğunun yanındaki kapıyı araladı.
Arabanın içine binmemin ardından kapıyı sertçe çarpmasıyla irkilerek ona döndüm. Neler oluyordu? Arabanın arkasına yürüyüp, bagajı açarken dikiz aynasından ona bakıyordum.
Bagajı kapatıp elindeki büyük çantayla arkasını dönerek casinoya doğru seri adımlarla yürümeye başladı. Muhtemelen kazandığı parayı almaya gidiyordu.
Oyalanmak için torpidoyu açtığımda 9 mm silah bana göz kırptı. Elime alıp parmaklarımı üzerinde gezdirdikten sonra kucağıma bırakarak, Nicolas'ın bana gösterdiği dosyayı elime aldım.
Alberto Foster
Bir numaralı yeraltı mafyası... Organize bir suç örgütünün başı ve manşetlerde parlak ünlü bir iş adamı.
"Tanrı aşkına biz kimlerle uğraşıyoruz böyle?"
Fısıltılı çıkan sesime karışan silah sesleriyle korkuyla olduğum yerde sıçradım. Hızla koltuğun arkasına dönerken kucağımda duran silah yere düştü.
"Lanet olsun! Lanet olsun!"
Karanlık arabanın içinde yerdeki silahı göremeyeceğim için titreyen ellerimle yeri aramaya başladım. Elime çarpan sert cisimi alıp, doğrulduğumda bakışlarım dikiz aynasına kaydı. Nicolas elindeki çantayla koşarak arabaya doğru geliyordu.
Arkasından koşan Alberto Foster'ı gördüğüm gibi arabadan dışarı çıktım.
"Seattle'ın ortasında vurulmak istemiyorsan hemen dur piç herif!" Diyerek silahını çektiğinde, Nicolas durmadı. Elimdeki silahın kilidini Jayse'dan gördüğüm gibi açarken elimin titremesi artmış, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.
Ve ayın aydınlattığı ıssız sokakta iki el ateş sesi duyuldu.