Burada şans yok

3942 Words
Bazı zamanlarda önünüze iki seçenek çıkardı. Kritik bir an ve sonunda başınıza ne geleceğini bilmediğiniz sonuçlar... Şu an Eddie'nin profesyonel bir sistemle tasarlamış olduğu yerin altındaydık. Nicolas'la birlikte bardan çıkarken, Bob ile vedalaşmak istediğimi söylemiştim ancak o buna izin vermemiş, 'Pişman olacağın şeyler yapma Gölge' diyerek lafı ağzıma tıkmıştı. Kapının önünde bekleyen son model motoruyla Arena'ya geri döndüğümüzden beri kendimi sorgu odasında gibi hissediyordum ancak sorguya çekilmiyordum. Sadece ortam buna çok müsaitti. Tavandan sarkan bir tek ampül vardı ve o da karanlık ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Bulunduğumuz odanın genişliğini bu yüzden tahmin edemiyordum ancak ileride karanlığın içindeki kum torbasını zar zor seçebiliyordum. Özellikle bulunduğumuz yer aydınlık bırakılmış gibiydi. Daire şeklinde etrafımda oturan kişilerin yüzünde anarşist, özgürlük savaşçısı bir çizgi roman kahramanı V'nin maskesi vardı. Hepsini tanıyordum ancak kurallarına öyle bağlıydılar ki, beni tanımıyormuş gibi davranarak durumu ürkütücü bir hale getiriyorlardı. "Sana bir sürprizimiz var Melanie." Nicolas oturduğu tahttan direk yüzüme bakarken, ben onun yalnızca buz mavisi gözlerini görebiliyordum. Eline aldığı ufak kumandanın bir tuşuna dokunduğunda tavandaki projektör, çalıştığım barın masalı bölümünü projeksiyon perdesine yansıtmaya başladı. Ortam sakin görünüyordu ve bir kaç kişi duvara montelenmiş televizyondaki maçı izliyordu. Görüş açıma Bob girdiğinde, kucağında laptop olan kişi -Muhtemelen Eddie,- laptobun klavyesinde hızla parmaklarını gezdirdi. Ardından maçı görüntüleyen televizyonda bir anda masaüstü görüntüsü çıktı. Şaşkınlıkla olan biteni izlerken, Bob'da elindeki servis tepsisiyle donakalmış bir vaziyette televizyona bakıyordu. Eddie bilgisayarını barın televizyonuna bağlamıştı. Ekranda beliren personel odasıyla yutkundum. Neler oluyordu? Personel odasında ne zamandan beri kamera vardı? Tam o an da personel odasına giren kişilerle ağzım açılıp, kapandı ancak dudaklarımın arasından tek ses çıkmadı. Alejandro Emma'yı sertçe duvara yaslayarak öperken, Bob koşarak görüntüden çıktı. Bu kayıt ne zamana aitti? Lanet olsun! Neler oluyordu? Bob tekrar görüntüye girerken, masada oturan genç grup ayağa kalktı. Elindeki kumandayla televizyonu kapatmaya çalıştığı her halinden belli oluyordu ancak başarılı olamıyordu. Tutkulu öpüşmeleri, ileri bir boyuta taşınırken, "Tanrı aşkına kapat şunu!" Dedim Eddie'ye dönerek. "Sürprizimizi beğenmedin mi Melanie?" Diyerek olağan bir sesle konuşan Nicolas'a döndüm. "Dalga mı geçiyorsun? Ne yaptıkları umurumda bile değil! Bob zaten ilişkilerini biliyordu. Bunu ona göstererek eline ne geçti!?" Başını yana yatırıp, ürkütücü maskesinin ardından yüzüme baktı. Kınar gibi sesler çıkarırken, "Sen mesajı hala almadın Gölge," dedikten sonra yüzünü Eddie'ye dönüp, "Sıradaki kayıta geç," dedi. Eddie tekrar masaüstüne geçip, sıradaki kayıta tıkladığında barın televizyonunda yaptığı tüm işlemler görünüyor, insanlar şaşkınlıkla ekrana bakıyordu. Bu kez ekrana ben girdim. Gözlerim irice açılmış, nefesimi tutmuş bir şekilde projeksiyon perdesine bakıyordum. Elimi üzerimdeki sweate getirip, kendimden uzaklaştırarak bakarken yüzümü buruşturuyordum. Üzerime içki döküldüğü bir gündü ve bu olay olalı henüz bir hafta olmuştu. Henüz Genesis ile tanışmamıştım. Sonrasında olacakları bildiğim için hızla Eddie'ye yöneldim ancak başımın arkasına dayanan sert cisimle olduğum yerde durmak zorunda kaldım. "Lanet olsun!" Dedim hırsla Nicolas'a dönerken, başıma dayanan silah nedense umurumda bile olmamıştı. Ah! Nedeni ortadaydı, zira az sonra iç çamaşırımla tüm bara ve Genesis üyelerine ifşa olacaktım. "Ceza!" Dedi namluyu başıma dayayan kişi ve bu ses Cedric'e aitti. Oysa çok masum görünüyordu! Yüzümü ona dönüp, silahın namlusunu ellerimle kavrayarak alnıma bastırdım. "Ölüme bile razıyım seni lanet olası! Nasıl olsa siktiğimin Dünya'sı beni sevmiyor ve inanır mısın bende Dünya'yı sırf sizin gibiler yüzünden sevmiyorum. Bu yüzden..." Derken silahı sımsıkı tutmaya devam ederek, ayağımla karnına sert bir tekme geçirip ellerinin silahtan kaymasını sağladım. Cedric böyle bir hareketi benden beklemediği için hazırsız yakalanmış, elleriyle karnını tutarak iki büklüm olmuştu. Doğrulduğunda hızla silahın namlusunu ona doğrulttum. Gözlerim projeksiyon perdesindeki durdurulan video ve Cedric arasında gidip, gelirken Nicolas'a hitaben konuştum. "O videoyu hemen silmezseniz arkadaşının beynini patlatacağım! İnan bana yaparım Nicolas." Dedim tıslar gibi. "Video sana verilen bir cezaydı Gölge." Dedi olağan bir sesle. "İşini kaybetmemek uğruna bizden kaçtığın için Genesis'in görevini çöpe attın. Bu yüzden bir ceza alman gerekiyordu." Ayağa kalkıp, bana doğru gelmeye başladığında bu kez namluyu ona doğrulttum. Kahrolası ellerim titriyordu! Tam önümde durduğunda göğüsünü namluya dayayıp, başını psikopatça yana yatırdı. "Cedric'i atlatmış olmana sinirlensemde Genesis'in bir üyesi olduğunu bana bu sayede kanıtladığın için Emma'nın icabına bakıldı. Eminim uzun bir süre bu utançla evden çıkmayacaktır. Çok sevdiğin patronun ise gördüğün gibi röntgenci çıktı." Dedikten sonra titreyen ellerimin arasındaki silahı çekip, aldı. Silahı elinde bir tur döndürüp Cedric'e uzattığında çaresizliğime, şansıma ve şerefsiz Bob'a içimden küfür ediyordum. Cedric sessizce silahını alıp, beline yerleştirdikten sonra yerine oturdu. "Bedeller er ya da geç ödenir Melanie. Genesis'e ihanet etmenin veya aptalca oyunlar oynamanın sonucu her zaman bir video ile bitmez." Dedikten sonra yüzünü yüzüme yaklaştırıp, silah halini almış elini kalbime doğrulttu. "Canından olursun. Yazık olur." Karşısında dimdik dururken, içimde depremler oluyordu. Güvendiğim ve bir zamanlar severek işini yaptığım patronum sapık çıkmıştı. Kimsemin olmadığını biliyordum ancak bu kadar yalnız ve kurtlar sofrasında olduğumdan haberim yoktu. Maskenin ardındaki buz mavisi gözlerine bakarak, "Dediğin gibi." Dedim soğuk bir tonda. "Bedeller er ya da geç ödenir ve ben bana yapılan hiçbir şeyi unutmam." "Güzel." Dedi başını sallayarak. "Unutkan insanları sevmem. İntikam alamayacak kadar acizlerdir." Dedikten sonra elini maskesine götürüp, yukarı kaldırdığında, ifadesiz tuttuğu yüzü görüş açıma girdi. "İçindeki intikam ateşinin sıcaklığını hissedebiliyorum Melanie." Dedi gözleriyle yüzümü dikkatle izlerken. "Umarım ateşinin kıvılcımını nereye düşüreceğini anlamışsındır. Senin tek dostun var o da Genesis." Elini uzattığında bunun bir barış anlaşması olduğunu anlamam uzun sürmedi. Fakat taşlar hala yerine oturmamıştı. Zira patronum az önce televizyonun ekranını kırsa da Genesis'in elinde absürt bir videom bulunuyordu. Hatta patronumun elinde de. "O kayıtları izlediniz mi?" "Patronunun iş yeri bilgisayarındaki kayıtların içeriğini yalnızca Dolly biliyor. Bu senin için sorun olur mu?" Aslında olurdu fakat erkek üyelerin izlemiş olmasındansa bunu bir kadına yaptırmış olmaları bir nebzede olsa içimi rahatlatmıştı. "Kayıtları silmeme izin ver." Dedim sorun kısmını es geçerek. "Her yerden." Diye de ekledim. "Bu eli tuttuğun an yeni bir başlangıç yapacağız Gölge. Genesis'in ailesinden bir üye olacaksın. Ondan sonra Genesis'in himayesi altında istediğini yapabilirsin." Dedikten sonra bakışlarıyla yukarıya çıkan merdivenleri göstererek, "Ya da şimdi çıkıp gideceksin peşine bir hafta düşmeyeceğiz. Hakkımızda bu kadar şey bildikten sonra saklanabildiğin en iyi deliğe saklanmanı öneririm. Seçim senin." Evet kızım. Kısacası ya öleceksin ya da bu ailenin bir mensubu olacaksın. Uzattığı elini tutup, sıkarak "Denemeye değer." Dedim. Güldü. Bu ilk kez sıcak ve içten bir tebessümdü. "Her zaman denemekten yanayım. Genesis'e hoş geldin Gölge." ? Dolly'nin yokluğumu farkettiği halde bulunacağımdan eminmiş gibi satın aldığı kıyafetlerle bakışıyordum. Yanımda ise ne giyeceğime dahi karışmaya çalışan Caroline vardı. Elindeki siyah deri taytı görmezden gelerek, yatağın üzerindeki siyah dar kot pantolonu ve kırmızı kapüşonlu sweati elime aldım. "Odamdan çıkmayı düşünmüyorsan banyoda giyineceğim." Dedim sitemle. Deri taytı dolabımın içinden aldığı askıya asarken, "Banyoya git. Bende şunları yerleştireyim" Dedi gözlerini devirerek. Ne dersem diyeyim, sürekli olarak bana yardım etmeye çalışıyordu ve bu artık bunaltıcı bir hal almaya başlamıştı. Keşke Arena'nın gizli odasında da aynı inceliği gösterseydi. Banyonun kapısını kapatıp üzerimdeki kıyafetlerden kurtulurken, bu sabah uyandığımdan beri aklımda yeni görev vardı. Henüz ne olduğunu bilmiyordum ve ister istemez endişeleniyordum. Üzerimdeki kıyafetlere geniş banyodaki boydan aynada göz gezdirdim. Mağazada kabine girdiğimde Dolly'nin aldığı hiçbir kıyafeti denememiştim ancak tam üstüme göreydiler. Beyaza yakın olan düz saçlarımı tarak yardımıyla düzelttikten sonra solgun yüzüme baktım. Kırmızı sweat biraz renk katmıştı ancak makyaj malzemelerim yanımda olsa hiç fena olmazdı. Zira beyaza yakın olan kirpiklerimden nefret ediyordum. Banyodan çıktığımda yatağımın üzerinde dağınık halde duran kıyafetlerden eser yoktu. Caroline ise yatağımın üzerine oturmuş telefonuyla oynuyordu. "Teşekkür ederim." Dediğimde başını telefondan kaldırıp, afallamış bir ifadeyle yüzüme baktı. Ardından gülümsedi. "Güzel görünüyorsun." "İnandırıcı konuş Caroline." Dediğimde kaşlarını kaldırarak, "Doğruyu söylüyorum." Dedi. Ayağa kaktıktan sonra dolabımdan Dolly'nin almış olduğu yeni (!) deri montumu çıkarıp, üzerime attı. Yüzüme çarpan montu sesli bir nefes vererek elime alırken, "Beklemekten hoşlanmazlar bir an önce aşağıya inelim sarı," dedi. Sessiz kalıp gözlerimi devirerek, kapıyı açtığım sırada görüş açıma giren Jayse ile Caroline'nın adımları durdu. Ah, bir de platonik bir kızla uğraşıyordum. Jayse üzerindeki motorcu tarzı kırmızı ve siyah renkleri barındıran deri ceketi ve altındaki koyu lacivert kot pantolonuyla -muhtemelen- Caroline'nın düşündüğü kadar iyi görünüyordu. Elindeki büyük çantayı tırabzanlardan aşağıya salladıktan sonra demirlere tutunup aşağıya atladı. İrice açtığım gözlerimle hızla tırabzana yönelip, aşağıya baktığımda, "Merdivenleri kullanmayı sevmiyor. Çok havalı değil mi?" Diyen Caroline'e ne diyeceğimi bilemiyordum. Jayse ise salonun ortasına atlamış hala sağlam olan bacaklarıyla yürüyüp, yerdeki çantasını aldı. Ardından tekli koltukta oturan Nicolas'ın kucağına bıraktı. "Her şey hazır dostum." Dedi diğer tekli koltuğa otururken. "Hadi inelim." Diyen Caroline ile bakışlarımı ona yönelttim. "Tanrım bacakları kırılabilirdi!" "Bu ne ki? Görev esnasında yaptığı şeylere hayran olmamak mümkün değil." Dedi merdivenlerden inerken. Bu kız kafayı yemişti. Pardon, Jayse'le kafayı yemişti.(!) Aşağıya indiğimizde Dolly elinde dumanı tüten kupalardan birini Cedric'in eline tutuşturdu. Buram, buram kahve kokuyordu. Canım kahve istiyordu... Caroline ile birlikte ikili koltuğa oturduk. Dolly ise üçlü koltukta oturan Cedric'in kolunun altına girerek yanına oturdu. Umarım bu çifte ileride ısınabilirdim. Omzuma konulan el ile ürperirken, başımı arkaya çevirdim. Eddie sırıtarak yüzüme bakarken, "ilk suçunu işlemeye hazır mısın Melanie?" Dedi. Afallamış bir ifadeyle yüzüne bakarken, "Anlamadım." Dedim. Burnunun ucuna düşen siyah çerçeveli gözlüğünü geriye iterken, "John Taylor'ın davetini basacağız!" Dedi gülerek. Oturduğum koltukta bacaklarımı toplayıp, tedirginlikle tamamen ona döndüm. "Nasıl?" "Şöyle ki; Bu lanet olası iş adamımız biliyorsun ki rahat durmadı. İnsanları kendine bağladığı senetleri almamız ona zarar vermekten ziyade insanların kurtuluşu olmuştu. Sıradaki darbemiz ona olacak." Diyen Jayse ile bu kez de ona döndüm. Yüzünde eğlenen bir ifade vardı. "Tam olarak ne yapacağız?" Dedim yutkunarak. "Kısasa kısas. Suikast nasıl yapılır, onu öğreteceğiz." "Burada iş sana düşüyor Gölge." Nicolas'ın sesiyle bakışlarım onu bulurken, o elinde tuttuğu içinde kehribar rengi sıvı olan bardağa bakıyordu. "Bana mı? Ben elime yüzüme bulaştırırım!" Dedim korkuyla. "Görünmez olacaksın." Dedikten sonra bardağın içindeki sıvıyı tek dikişte bitirdi. "Eddie davetin olduğu oteldeki kameraları devre dışı bırakırken, Dolly ile birlikte müşteri gibi içeri gireceksin. Dolly Eddie'nin ayarladığı sahte kimlikle bir gecelik oda ayırtırken, John Taylor'un kaldığı 316 numaralı oda kartının yedeğini gizlice alacaksın." Jayse eliyle Nicolas'ın kucağında duran çantayı gösterdi. "İçinde binanın krokisi ve tehlike durumunda kullanabilmen için basit sistemli bir silah var. Minibüsteyken göz atarsın. Siz kartı alırken, biz John'nun odasının bulunduğu katı temizleyeceğiz. Bu sırada john otelin salonunda yapılan davette olucak. Davet bitmeden odaya girmemiz gerekiyor." Eddie kameraları devre dışı bıraktığı sürece tehlike en aza inmiş oluyordu. Tanrım suikast düzenleyecektik. Umarım başım belaya girmezdi. Umarım girmezdi... "John'nun koruması sayıca bizden fazla. Otelde her an tetikte olacaklardır. Cedric keskin nişancımızdır. Tehlike durumunda karşı binanın çatısından John'un odasını izleyerek o da her an tetikte olacak." Dedikten sonra elindeki bardağı orta sehpaya bırakıp, buz mavisi gözlerini yüzüme dikti. "Adının hakkını ver Gölge." Bunu öyle bir ses tonuyla söylemişti ki, görevi yapamamak gibi bir seçeceğim yoktu. Sessiz kaldığım sırada Eddie'nin kucağıma attığı ufak cihaza ve V maskesine baktım. Cihaz kulaklıktı. "Her an iletişimde olabilmemiz için." Dedi göz kırparak. Ardından diğer kulaklıkları ve maskeleri dağıttığında Caroline hariç herkes ayaklanmıştı. Caroline cezalıydı ve en azından görev sırasında yapışık ikiz gibi dolaşmayacaktık. ? 11.15 pm (Akşam) Minibüs otelin arka sokağında durduğunda Dolly ve ben hariç herkes başına kapüşonunu ve maskesini geçirmişti. Jayse, Cedric'in omzuna vurup, "Defol dostum." Dediğinde Cedric ayaklanıp, maskesini dudakları görünecek kadar kaldırdıktan sonra Dolly'nin dudaklarına ufak bir öpücük kondurdu. "Dikkatli ol güzelim." "Sende ve John harekete geçtiğinde haber ver." Cedric yerdeki büyük siyah çantasını alıp, minibüsün arka kapısını aralayarak dışarı çıktıktan sonra otelin hemen dibinde olan başka bir binaya giriş yaptı. Uzaktan John'un odasını ve davetin yapılacağı salonu gözetleyecekti. "Hadi ne bekliyoruz!? Gidelim!" Diyerek sürücü koltuğundan bize dönen Jayse benden çok daha heyecanlı görünüyordu. Zira benim ellerim korkudan titriyordu. "Kameralar ne durumda Eddie?" Nicolas'ın olağan sesiyle bakışlarım onu bulurken, o direk Eddie'ye bakıyordu. "Sisteme giriş yapamıyorum dostum." "Nasıl?" Dedim ayağa kalkarak. Korkum iki katına çıkmıştı çünkü benim ve Dolly'nin yüzü lobide görünecekti. "Kamera sistemleri bu gibi durumlar için bir programla koruma altına alınmış. Adamlar her türlü riski düşünmüşler." Diyerek minibüsün içine kurulu olan bilgisayarına, umutsuz bir vakaya bakar gibi bakıyordu. Ellerimi masanın üzerine koyup, monitöre baktım. Ekranda yanıp, sönen -Giriş başarısız- yazısı patlamak üzere olan bomba etkisi yaratmıştı. Eddie'ye dönüp, "Müsade eder misin?" Dedim. Bakışlarını monitörden çekip bana yönelttiğinde, "Sevgilime dokunulmasından hoşlanmıyorum." Dedi alaycı bir tavırla. "Sevgilinin yeni bir yazılıma ihtiyacı var Eddie." Gözlüklerinin üzerinden yüzüme bakarken, "Ve bunu sen mi yapacaksın?" Dedi. Bilgisayarın başından kalkmayacağını anlayarak kollarımı iki yanından uzattım. "Nazik davran." Dediğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Kendi programımı buraya kurmak uzun süreceği için Eddie'nin program sistemine girdim. Ellerim klavyenin üzerinde hızla gezinirken, "Tanrı aşkına programımın sistemini çöp edeceksin." Dedi. Cevap vermek yerine son tuşa basıp, gözlerimi ekranda beliren -Yükleniyor- yazısına diktim. Yanıp, sönen -Program başarıyla güncellenmiştir- yazısının ardından otelin kameralarını devre dışı bırakacak olan sistemi yönlendirdim. -Devre dışı bırakıldı- "Vay canına!" Kollarımı Eddie'nin iki yanından çektiğimde bana bakan yüzüne döndüm. "Program uçuyor Melanie!" Dedi şaşkınca. "Desene bizim Gölge sana rakip çıktı." Dolly'nin sesiyle doğrulduğum sırada sırtım sert bir şeye çarptı. İrkilerek arkama döndüğümde Nicolas'ı dibimde bulmayı beklemiyordum. Maskesini yukarı kaldırmış, ciddi bir ifadeyle monitöre bakıyordu. "Çekilir misin?" Derken burnuma nüfuz eden erkeksi kokusuyla istemsizce yutkundum. Gözleri yüzümü bulduğunda kaşları havalandı. "Beni şaşırtmaya devam ediyorsun." Sessizce yüzüne bakmaya devam ettiğimde o da bir cevap beklemiyormuş gibi, Dolly'e döndü. Açılan alan ile rahat bir nefes aldım. "Gölge'ye dikkat et. İlk görevden başı belaya girsin istemiyorum." Dolly yerdeki çantasını alırken "Merak etme başkan," dedi olağan bir sesle. Kaşlarım havalanmış, son bir kaç gündür canımla tehdit eden adamın söylediğine hayret ediyordum. Geçmişi unutmaktan bahsederken bunda gerçekten ciddiydi. Zira şu an sözünün arkasında duruyordu. "Eddie işimiz bittiğinde minibüsü yangın merdivenlerinin önüne çekersin." Nicolas son talimatını da verdikten sonra o, Jayse ben ve Dolly minibüsten indik. Birlikte otelin girişine gelip, içeri girdiğimizde vücuduma nüfuz eden sıcak hava bile kaslarımın gevşemesine yeterli olmuyordu. Güvenlik personeli eşliğinde çantaları X-Ray cihazından geçmesi için bıraktığımızda korkuyla Nicolas'a baktım. Ancak o elleri ceplerinde rahatça ilerleyerek cihazdan geçen çantaları alıp, birini bana uzattı. Çantayı elime aldıktan sonra güvenlik personeline döndüm. Adam elindeki plastik bardağını pervasızca bir kaşık yardımıyla karıştırıyordu. Önden ilerlerleyen Nicolas'ın yanına hızlı adımlarla ulaştığımda yüzümü yüzüne yaklaştırarak kısık bir sesle konuştum. "Çantalarda silah vardı." Sesimle buz mavisi gözlerini yüzüme dikerken, tek kaşını kaldırarak, "Evet." Dedi. "O halde neden bizi durdurmadı?" "Silahlar kurşun folyoyla kaplı. X-Ray cihazında görünmezler." Şaşkınca yüzüne bakarken işaret parmağıyla bir noktayı göstererek, "Seni bekliyor. Artık gitsen iyi olur." Dedi. Bakışlarım gösterdiği yere döndüğünde lobinin önünde sabırsızca ayağını yere vuran Dolly ile göz göze geldim. "Başaramamaktan korkuyorum." Dedim. Bunu öyle bir ses tonuyla dile getirmiştim ki, cılız bir kedi miyavlamasına benziyordu. "Sen görünmezsin Melanie. Bir gölge gibi sessizce hareket ederek, kapı kartını alacaksın. Kendine güven." Karların arasında yattığınızda önce soğukluğuyla ürperirdiniz. Kısa bir süre sonra ise acı vermeye başlardı. Ancak bir zaman sonra bedeniniz uyuşur ve zaman geçtikçe acının yerini tatlı bir sıcaklık alırdı. O tatlı sıcaklık ölümün habercisiydi. Ve ben Nicolas'ın gözlerine baktığımda tam olarak böyle hissediyordum. Ancak buzdan gözlerinde henüz hangi evrede olduğumu bilmiyordum. "Hadi dostum." Diyen Jayse ile bakışlarımız koparken, buz mavisi gözlerini kül grisi gözlerimden çekti. Beni arkasında bırakarak John'nun odasının bulunduğu kata doğru ilerlemeye başladığında, çaresizce Dolly'nin durduğu yere doğru yürümeye başladım. Dolly lobideki tekli koltuklardan birine oturmuş elindeki dergiyi karıştırıyordu. Yanından geçerken bir kaç kez öksürerek, bakışlarını üzerime çektim. Birbirimizi tanımıyormuş gibi yapmamız gerekiyordu. Bu yüzden bir köşede durup, lobide duran danışmana doğru ilerlemesini bekledim. Sarışın genç bir kadınla konuşmaya başladığında elimdeki çantayı dibimdeki sehpanın altına bıraktım. Gölgeler çanta taşımazdı ve fark edilmek istemiyorsam çantasız devam etmem gerekiyordu. Dolly elini çantasına attığında kontrollü adımlarla danışmanlığa doğru ilerlemeye başladım. Gözümdeki gözlükler olmasa bu kadar uzaktan kartların üzerindeki oda numaralarını görmem imkansızdı. İlerlemeye devam ederken, bir yandan da gözlerimi numaralarda gezdirerek John'nun oda kartını bulmaya çalışıyordum. Danışmanın hemen arkasında, soldan üçüncü sırada duran 316 numaralı oda kartı bana göz kırptığında kalbimin hızından kulaklarım uğulduyordu. Dolly cüzdanından para ve sahte kimliğini çıkarıp genç kadına uzattığında adımlarımı bir an olsun durdurmadan danışmanlığa ulaştım. Sen görünmezsin Melanie. İnsanların görmezden geldiği bir ucubesin. Devam et. Genç kadın kasaya döndüğünde ters istikametine yönelip danışmanlığın arkasına geçtim. Ellerim titriyordu. Tamamen karta odaklanarak uzanıp, elime aldırken ne Dolly'e bakıyordum, nede kadını kontrol ediyordum. "Gömleğinizde leke var bayan." Dolly'nin sesiyle acele etmem gerektiğini anlayarak danışmanlık bölümünden çıktığım sırada, "Afedersiniz bakar mısınız?" Diyen sesle olduğum yerde durdum. "Bana mı dediniz?" Kadın afallamış bir ifadeyle yüzüme bakarken, "Az önce masanın bu tarafına mı geçtiniz?" Dedi. Ağzım açılıp, kapanırken bakışlarım kısa bir an Dolly'i buldu. Yüzünde ilk kez endişe görüyordum. Kadına dönüp gülümsedim. "Burada kalan bir arkadaşımı beklerken otelinizi inceliyordum. Arkanızda duran tablo dikkatimi çekince biraz yaklaşmış bulundum ancak hayır geçmedim." Dedim. "Gördüm buradaydınız." Diyerek afallamışlığını üzerinden atmış, kaşları çatılmıştı. "Ne demeye çalışıyorsunuz? Anlamadım." Dedim suçlayıcı bir ifadeyle. "Danışmanlığın bu tarafına geçmek yasaktır." Dedi eliyle oda kartlarını göstererek. "Müşterilerimizin güvenliği açısından izin vermiyoruz." Dişlerimi sıkarak güldüm. Sinirlendiğim için değildi bu, korkudan dişlerim kilitleniyordu. "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" Dedikten sonra başımı iki yana sallayarak, "Kime laf anlatıyorsam, müdürünü çağır bana." Dedim sertçe. "Artık oda kartımı ve para üstünü alabilir miyim lütfen?" Diyerek beklemekten usanmış bir ifadeyle kadına hitaben konuşan Dolly'e döndüm. "Afedersiniz veriyorum." Dolly kartı ve para üstünü aldıktan sonra göz ucuyla bana bakarken ileri gittiğimi ima ederek kaşlarını kaldırıp, indirdi. O sırada genç kadının sesi kulaklarımı doldurdu. "Sadece durumu anlamaya çalıştım. Yanlış anlaşıldıysam kusura bakmayın. Bir şeyler ikram etmemizi ister miydiniz?" "Bu tavırlarla müşteri kaybedersiniz ve hayır istemiyorum." Diyerek elimi bir kez bankoya vurup, uzaklaşmaya başladım. Manipülasyon her zaman işe yarardı, tıpkı şu an yaradığı gibi. Danışmanlığın görüş açısından çıkıp, ufak sehpanın altında duran çantamı aldıktan sonra Dolly'nin ilerlediği koridora yöneldim. Üçlü asansörlerin en sonunda bekliyordu. Yanına geldiğimde sırıtarak yüzüme baktı. "İyi iş çıkardın, kadın neredeyse özür dileyecekti." "Sen onu bir de bana sor." Dediğim sırada asansörün kapısının açılmasıyla içeri girdik. Çantaların içindeki maskeleri çıkarıp hızla yüzümüze takarken, gözlüğümü çantanın içine atıp, montumun içinde kalan kapüşonu başıma geçirdim. "Koridor temiz mi? Kart elimizde." Bakışlarım Dolly'e döndüğünde eli kulaklığında duruyordu. Bana bakıp olumlu anlamda başını salladığında rahat bir nefes aldım. Asansörden çıkan sesin ardından kapılar açıldığında koridora çıktık. Görünürde kimse yoktu. Anlayamadığım şey Nicolas ve Jayse'da yoktu. Odaların önünden ilerlemeye başladık. 312, 313, 314... Dolly'e dönüp, "Nerede bunlar?" Dediğim sırada bir maymun gibi önümüze atlayan şeyle çığlığımı son anda içimde tutarken, sırtım korkudan duvara çarpmıştı. "Alış bunlara Gölge." Diyen Jayse'ın gülme sesi yüzündeki maske yüzünden ürkütücü bir tonda çıkmıştı ve ben küfür etmemek için kendimi zor tutuyordum. "Lanet herif ödümü kopardın!" Dedim sinirle. "Her an tetikte olmaya alışman gerekiyor." Nicolas'ın sesiyle yüzüm merdiven tarafına dönerken o oturduğu basamaktan kalkıp yanıma geldi. Jayse'ın önümüze nereden atladığı böylelikle belli olmuştu. Elini uzattığında montumun cebindeki kartı çıkarıp eline bıraktım. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde ultra lüks bir oda bizi karşıladı. Jayse yüzündeki maskeyi yukarıya kaldırıp, ıslık çalarken bir tur etrafında döndü. "Herif yaşıyor." Dedi gülerek. "Şimdilik." Diyen Nicolas kendini krem rengi deri koltuklardan birine bıraktı. Dolly odanın kapalı duran perdelerini araladığında muhtemelen karşı binanın çatısında bizi bekleyen Cedric'e görüş açıyordu. "O zaman iyi bir ev sahibi olalım da son saatlerini keyifli geçirsin." Jayse'a yandan bir bakış atıp tekli koltuklardan birine otururken, o çantasının içinden büyük ebatlarda bir silah çıkardı. Ucuna susturucu yerleştirdikten sonra bir koli bandıyla kalın ipi yatağın üzerine fırlattı. "Babana gel john." Dediğinde Dolly uslanmaz bir çocuğa bakar gibi Jayse'a bakıyordu. ? "Güzel." Yüzümü Nicolas'a döndüğümde eli kulaklığındaydı. Cedric'den beklenen haber gelmişti. Jayse'e dönüp kapıyı gösterdi. Sakin olmak zorundaydım. Sakin olup, hiçbir şeye karışmadan bu günün bir an önce bitmesini beklemeliydim. Herif şerefsizin tekiydi ve Caroline'a tokat atmıştı. Üstelik özellerini bir sapık gibi gizli kamerayla kaydetmişti. İnsanları senetle kendine mahkum etmişti. Bunlar öldürülmesi için yeterli neden miydi? Bilmiyor ve ilgilenmiyordum. Maskeleri yüzümüze takarak Dolly ve Jayse ile birlikte kapının görüş açısından çıktık. L şeklindeki odanın köşesinde beklerken, Nicolas kapının hemen arkasında göğüs hizasında tuttuğu silahla bekliyordu. Kapıya takılan kart sesi odanın içini doldururken, hemen ardından menteşe gıcırtısı duyuldu. "Hoş geldin John." Nicolas'ın sesiyle olduğumuz yerden çıkarken, Nicolas adamı tuttuğu gibi duvara yaslamış, silahın namlusunu alnına dayamıştı. Kapıyı iterek ayağıyla kapattığında John irice açtığı gözleriyle Nicolas'a bakıyordu. Jayse adama doğru ilerleyip elindeki gri koli bandını ağzına yapıştırdı. Yanağına bir kaç kez vururken, "Böyle daha iyi." Dedi maskenin ardından gülerek. Nicolas'la birlikte kollarından tutarak oturma grubunun önüne koydukları sandalyeye oturttmaya çalıştıklarında John delirmişçesine debeleniyordu. Dolly eline aldığı kalın iple adama ilerlerken, donakalmış bir vaziyette onları izliyordum. Nicolas ve Jayse sıkıca omuzlarından tutarken Dolly adamı hızla iple bağladı. John'nun savurduğu tekmelerden ustalıkla sıyrılırken bana döndü. "Çantanın içinden başka bir ip daha getir." Olduğum yerde taş kesilmiş gibi durmaya devam ettiğimde maskesinin ardından sinirle inledi. "Hadi Melanie." Başımı hızla sallayıp, titreyen ellerimle çantanın fermuarını zar zor tutup, açarak ipi aldığım gibi onlara yöneldim. "Ayaklarını bağla. Bilekten." Dediğini yapmak için eğildiğimde yüzüme gelen tekmeyle acıyla geriye doğru düştüm. "Ölmeden önce, gel beni sik diyor!" Diyerek hırsla adamın yüzüne sert bir yumruk indiren Nicolas'a dönen başımla zar, zor bakıyordum. Dolly yanıma çöküp, "İyi misin?" Dediğinde başımı salladım ancak değildim. Herif resmen yüzüme tekme atmıştı. Kolumdan tutup kalkmama yardımcı olduğunda, "Koltuğa otur. Senin görevin bitti." Diyen Nicolas'a cevap vermeden kendimi tekli koltuğa attım. Darbe aldığım elmacık kemiğime elimi kapatırken, kısık gözlerle onları izliyordum. Bir buza ihtiyacım vardı. Jayse John'nun beyaz gömleğini yırtarak çıplak göğsünü tamamen görünür bir hale getirdikten sonra karnının üzerine saatli patlayıcı yerleştirip, bantla sabitledi. Bileklerinden bağlanan John gözyaşları içinde başını iki yana sallarken, Jayse patlayacının yanındaki bir kaç tuşa dokunup bir saate ayarladı. Geri çekildiğinde, Nicolas adamın pantolonun ceplerini yoklayarak cebinin birinden telefon çıkarıp, elinde salladı. "Kurtulmak istiyor musun John?" John irice açtığı gözleriyle bir Nicolas'ın ürkütücü maskesine bir de elindeki kendi telefonuna bakarken, hızla başını salladı. Nicolas Jayse'a dönerek "Silah." Dediğinde Jayse ucuna susturucu taktığı silahı adamın başına dayadı. "Tek seçeceğin var. Şimdi ağzını açacağım ve sen kimi aramamı istiyorsan onu arayacağız. Uslu bir çocuk ol John. Aksi halde beynini patlatırım." John gözlerini yumup, tekrar araladığında gözyaşları hızla akmaya devam ediyordu. Nicolas boşta olan eliyle adamın ağzındaki bantı çıkardı. Bant yanağında sallanırken, telefonu gözünün önüne tuttu. "Seni kimin kurtarmasını istersin?" "Kardeşim Jenson." Dedi nefes nefese. Nicolas psikopatça başını yana yatırırken, "Genesis'e oyun oynamaman gerektiğini hala öğrenememişsin John." Dedi. "Kardeşinin davette olduğunu biliyorum." "Karım." Dedi ağlayarak. "Karımı ara... Çocuklarımın sesini duymak istiyorum." Dolly elini hırsla adamın saçlarına geçirip başını geriye doğru yatırırken, "Duygu sömürüsü yapma!" Dedi dişleri arasından tıslar gibi. "Çocuklarını çok düşünseydin kara para aklamaz, masum insanları senetle kendine mahkum etmezdin." Veya karını çok düşünseydin, aldatmazdın. O an tüm vicdani yanım parçalara ayrıldı. Acımasız olan hiçkimseye acımamak gerekiyordu. "Pekala. Karını arayalım." Diyen Nicolas bir süre telefonda gezdikten sonra telefonu hoparlöre aldı. Bakışlarıyla Jayse'a işaret verdiğinde Jayse namluyu adamın başına biraz daha bastırarak kendini hatırlattı. "Sevgilim." Karşı taraftan gelen naif bir kadın sesi odanın içini doldururken, John gözlerini sıkıca yumdu. Ardından boğazını temizleyerek, "Merhaba hayatım, iyi misiniz?" Dedi. "Isaac uyudu. Bende gelmeni bekliyorum, yine geç kaldın." Kadının sitemli sesi ve cümlesindeki yine ekinin nedenini anlamak zor değildi. "A-aslında seninle konuşmam gereken önemli bir konu var." Derken kekelemesiyle Jayse silahın kilidini açtı. "Sen iyi misin John?" Nicolas ellerini adamın oturduğu sandalyenin iki kolçağına koyarak biraz eğildiğinde adam sesli bir şekilde yutkundu. "Evet, evet. Davetin olduğu otelde bir oda tuttum. Isaac uyanırsa Maria ona bakar. Hadi atla bir taksiye yanıma gel." "Romantizm diyorsun?" Diyen kadın bu yalanı yutmuş sesi sıcacık çıkmıştı. "Sana seninle konuşmam gereken önemli bir konu var diyorum Gwen. Acele et." Zira ölmek üzereydi. Nicolas telefonu kapatıp açık olan camdan dışarı salladıktan sonra John'a döndü. Yanağından düşmek üzere olan bantı tekrar yapıştırırken, "Son 47 dakika John. İyi şanslar." Dedi. Ardından bize dönüp başıyla kapıyı gösterdi. "Gidiyoruz." Oturduğum koltuktan kalkıp bana ait olan çantayı aldığımda kendimi daha iyi hissediyordum. Yine de aynaya bakmadan erken konuşmamak gerekiyordu. Otel odasından çıkıp hızlı adımlarla büyük bir demir kapıya yöneldik. Dolly Cedric'e bulunduğumuz tarafta bir koruma olup, olmadığını sorduğunda aldığı yanıt görüş yok olmuştu. Yani şayet koruma varsa Cedric göremiyordu. Kapıyı açtığımızda vücuduma nüfuz eden soğuk hava sersemleşmiş beynimi kendine getirmişti. Yangın merdivenlerini ikişer, üçer inip aşağıda bekleyen minibüse bindik. "Yerinde kal Cedric. Şayet kadın patlayıcının süresi dolmadan gelirse adamı öldür." Nicolas'ın verdiği son talimat buydu ve anladığım bir şey varsa Genesis'in affı yoktu... Şans? Bu sadece ölmek üzere olan bir adama canın acımayacak demek gibi bir şeydi. Nicolas iyi şanslar derken belki de bunu ima ediyordu, bilemiyorum. Kısa süren beklemenin ardından binada duyulan patlama sesiyle alevler gözle görülür bir şekilde etrafı aydınlatıyordu. John ölmüştü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD