Zihnimdeki fısıltılar susmuş yerini rahatsız edici cızırtılı bir ses almıştı. Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırarak ağırca araladığımda karanlıkla karşılaştım. Uzun süredir karanlığın içindeymiş gibi hissediyordum. Yattığım yerden kalkmak için hareketlendiğimde karnımın üzerindeki acıyla istemsizce yüzüm buruştu. Başım dönüyor, gözlerim hiçbir şeye odaklanamıyordu. Zihnim öyle bulanıktı ki sarhoş gibi hissediyordum. Neredeydim?
"Son zamanlarda ki başarısızlığının bedelini ödeyecek birini tanıyorum. Şu an yanımda. Görmek ister misin Nico?"
Duyduğum sesle irkilerek, kalkmaya çalışırken karnımın üzerinde sanki bir şeyler kopmuştu. Hissettiğim keskin acıyla elimi acının merkezine bastırdım. Sıcak bir ıslaklık hızla yayılmaya başlamıştı. Gözümün önünden geçen kesik, kesik görüntülerle istemsizce soluğumu tutarken "Eddie." dedim fısıltıyla.
Lanet olsun.
Gözlerimi irice açarak karanlığa alıştırmaya çalışırken, ileride gördüğüm loş ışığa daha dikkatli bakmaya çalıştım. Cızırtılı ses bulunduğum yerde eko yapıyordu. Erkek veya kadın olduğunu anlayamıyordum zira makineden çıkıyor gibiydi.
"Ona dokunmayacaksın. Az kaldı zamanını bekliyorum."
Nicolas'ın öfkeli sesinden ne anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyordum. Tehlikede miydim? Nicolas'ın olduğu heryerde, muhtemelen. Etkilendiğin bir adamdan ürkmekte ayrı bir ironi Melanie.
Biraz daha dikkatli bakmaya çalıştığımda tahta bir sandalyede oturan yüzü maskeli beş kişi ve daireyi tamamlayan Nicolas'ı gördüm. Sırtı bana dönük bir şekilde tahtta oturuyordu. Arena'nın alt katındaydım. Hope ve Alisha neredeydi? Tanrım lütfen zarar görmemiş olsunlar.
Çıplak ayaklarım taş zemini bulduğunda sessizce etrafıma baktım. Loş ışık bulunduğum yeri aydınlatmıyordu. Gözüme çarpan metalik parlamaya doğru sessiz ve yavaş adımlarla yürürken, karnımdaki acıyı düşünmemeye çalışıyordum.
Elimi parlayan cisime doğru uzattığımda ilk hissettiğim metalin soğukluğuydu. Parmaklarımı üzerinde gezdirerek bunun bir makas olduğunu anlamam uzun sürmedi. Arasına sıkışmış pürüzlü bez, muhtemelen gazlı bezdi. Sessizce çekip yere attıktan sonra bıçak tutar gibi havaya kaldırdım. Ne ara bu kadar gözü kara olmuştum? Ruh hastası gibi hissediyordum.
Kendimi korumak zorundaydım zira Nicolas'ın bir sözü vardı. 'Bedeller er ya da geç ödenir Melanie.' Onca yaptığım şeyden sonra geç ödemeyi yeğlerdim.
Görüş açıma giren laptopun ekranında üyelerin maskesinin bir benzeri olan adam vardı. Cüssesinden ve üzerindeki takım elbisesinden bunun bir erkek olduğunu anlamak zor değildi. Üyelerden biri elini havaya kaldırarak, işaret parmağını maskesinin dudaklarına götürdü. Susmamı istiyordu. Peki ama neden?
"Arkandaki güzele mi dokunmamı tercih ederdin?"
Dehşet içinde tekrar laptoba baktığım sırada Nicolas arkasında kim olduğunu öğrenmek için dönüp bakma gereği dahi duymadı. Oturduğu yerden fırlayarak ayağa kalktı. Ufak sehpanın üzerindeki laptobu her an kıracak kadar sert tutarken,
"Dua et." Dedi boğuk bir sesle. Öfkeden titriyordu. "Seni bulup leşini sikmemem için dua et." Adamın mekanik sesli kahkahasıyla ürpererek bir adım geri gittim.
"Emin misin Nico?"
Elini kaldırarak birini çağırdığında ekrana iri, yarı zenci bir adam ve kucağında debelenen sarışın, yedi yaşlarında bir çocuk girdi.
"Bırak beni! Bırak!"
Çocuğun sesi kulaklarımda çınlıyor, haykırışları Dünya'yı başıma yıkıyordu sanki. Kim, ufacık bir çocuktan ne isterdi? Kötülüğün içine batmış gibi hissediyordum. Kolumda hissettiğim el ile çığlık attığımda karnımdaki keskin acıyla iki büklüm oldum.
"Acele et Nico zamanın daralıyor."
"Sakin ol, benim." Diyen ses kime aitti bilmiyordum. Laptop gürültüyle duvara çarparak paramparça oldu. Nicolas'ın gür bağırışları, kollarımdan tutulmam ve sedyenin üzerine tekrar yatırılmam ne kadar sürdü bilmiyorum. O küçük çocuk kimdi... Sadece bunu bilmek istiyordum.
Tüm ışıklar yandı.
"Tanrı aşkına Melanie, dikişlerini mi patlattın!?"
Yanımda konuşan Caroline'a bakmadan gözlerimi Nicolas'ın öfkeli yüzüne doğrulttum.
"Yukarı çıkın ve hiç kimsenin aşağıya inmesine izin vermeyin."
Nicolas'ın net direktifi üzerine Jayse duvardaki kırmızı butona bastı. Başka kim vardı? Jessica mı? Tavandaki kapı yukarı kalkarak yavaşça açıldığında tek tek merdivenlerden yukarı çıktılar. Sırtımda ve bacaklarımın altında hissettiğim kollar ile başımı kaldırdığım sırada ayaklarım yerden kesildi. Nicolas'ın kolları arasındaydım.
Yakınımdan gelen erkeksi kokusuyla tüm endişelerim ve soru işaretlerimin yerini özlem almıştı. Seni özlemek çok ahmakça Nicolas. Kendime olan saygımı yitirmeme neden olan bir bağımlılık gibisin.
"Az önce olanlar neydi?"
Buz mavisi gözleri, gözlerime dokundu.
"Benim en büyük sınavım Melanie."
Bedenimi sedyeye yatırdıktan sonra üzerimdeki bol siyah tişörtün eteklerinden tutarak yavaşça yukarı sıyırdı. Oysa üzerimde en son siyah bir atlet vardı. Görüş açıma giren karnımın üzerine yapıştırılmış sargı bezi kırmızı bir renge boyanmıştı.
"Hissettiğin en ufak acıda beni durdur."
Bakışlarımı yüzüne çıkardım. Çatık kaşlarla yarama odaklanmış gibi görünüyordu.
"Neden buradayım Nicolas?"
"Sana sormak gerekiyor." Derken karnımın üzerindeki gazlı bezi sabitleyen bantı yavaşça çekti. Unuttun mu Melanie, kendi ayaklarınla geldin... Dişlerimi sıktım. Parmakları durduğunda bakışlarımı tekrar yüzüne çıkardım. Mavi gözlerini kısarak beni izliyordu.
"Neden canını yaktığımı söylemiyorsun?"
"Çünkü canım yanmıyor." Dedim dikine gider gibi. Dudaklarını dişleyerek güldü. Ardından yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Şimdi sadece onun yüzümü yakan nefesi ve benim delirmiş gibi atan kırıklarla dolu kalbim vardı.
"Çok canın yanıyor Melanie."
Sessizdik. Ona olan tüm kelimelerim onun soluğunda savrulmuştu. Canımı çok yaktın Nicolas, demek isterdim zırhımı indirebilseydim. Geri çekilerek parmak uçlarına biraz merhem sıktıktan sonra dikişli bölgeye yavaşça sürmeye başladı. soğuk merhem tenime değdiği anda karnım gerilmişti.
"Neden bunu yapıyorsun?" Dedim kısık bir sesle. Dikişlerin üzerinden geçen parmakları durdu. Yüzüme baktı.
"Ne yapıyorum?"
"Beni önemsiyormuşsun gibi davranıyorsun."
Buz mavisi gözlerinden bir çok duygu geçti. Belki de kendimi kandırıyordum. Onun hayatında güzel bir kadın vardı. Ona yakışan, yanına uyum sağlayabilecek kadar güzel, yüzüne tutkuyla bakan ve öpen bir kadın... Asla o kadın gibi olamayacaktım.
"Seni önemsemiyorum." Dedi cümlesinin içindeki gerçeğin aksine hoş bir tınıyla. Yutkunamadım. "Kendime katıyorum."
Anlamayarak kaşlarım çatıldığında, gözlerini karnıma indirdi. Merhemin soğukluğuna alışan tenim, onun elinin altında kasılıyordu. "Açtığım yaraları iyileştireceğim."
"Ruha bırakılan yaralar iyileşmez Nicolas."
Başını karnımın üzerine eğerken kısa bir an durdu. "Ben konuşmasını beceremem Melanie. Sadece ne yapmam gerektiğini bilir, yaparım." dedi fısıltıyla. Nefesini karnımın üzerine üflemeye başladığında taş kesildim sanki. Dikişlerimin üzerine sıcak nefesi çarpıyor, acımı dindirmeye çalışıyordu. Ölmüş olmalısın Melanie. Bu gerçek olamaz öyle değil mi?
"Yeter bu kadar. Çekilir misin?" Dedim sert bir tınıyla. Başını kaldırmadan aşağıdan yüzümü izledi. Dudağının bir ucu varla yok arası kıvrıldı. Belki de benim hayal ürünümdü, bilmiyorum. Doğrularak rulo halindeki sargı bezini ona saplamayı düşündüğüm makas yardımıyla kesti. Ona olan hastalıklı hislerim hiç normal değildi. Merak etme, o da senin gibi ruh hastası Melanie.
Kestiği bezi karnımın üzerine bırakırken, "Tüm arkadaşların burada." dedi olağan bir sesle.
Şaşkınca yüzüne baktım. "Nasıl? Onlara zarar verdin mi?"
Yerleştirdiği bezi kenarlarından bant yardımıyla sabitlerken, "Girişimde bulundum diyelim. Sabrımın sınırlarında geziyorlardı." Dedi.
Hızla yattığım yerden doğrulmak üzereyken sanki bunu tahmin etmiş gibi elleri omuzlarımdan tutarak sedyeye sabitledi.
"Hepsi iyi ve uyanmanı bekliyor." Dedi gözlerimin içine bakarak. Yeterli değildi. Gözlerimle görmem şarttı. Tekrar kalmaya çalışırken, "Gitmek istiyorum." Dedim. Gözlerinin mavisi çakırlaştı.
"Gidemezsin Melanie."
Yüzündeki itiraz istemeyen ifade umurumda değildi. Kızlar asla burada kalmak istemezdi. Düşüncesiyle dahi çıkabilecek kaosu hissediyordum. Lakin her şeyden önce Nicolas'ın sevgilisini görebileceğim hiçbir yerde bulunmak istemiyordum.
"Nicolas zorla tutamazsın. Eskisi gibi değilim." Dedim uyarıcı bir tınıyla.
Güldü. Beni ciddiye almamasından nefret ediyordum.
"Farkında mısın, sana hesap sormuyorum."
"Ne demek istiyorsun?"
"Öldüğünü düşündüm." Dedi sakince. Ellerini sedyenin üzerine başımın iki yanına yerleştirdi. "Senin mezarını kazarken sen yaşıyordun." Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında istemsizce nefesimi tuttum. "Sana hâlâ hesap sormuyorum Melanie. Bir düşünsene... Benim yerime kendini koy."
"Hangi sıfatla?" Dedim pat diye.
"Sana böyle bakan biri." Derken gözleri doğrudan gözlerime bakıyordu.
"Böyle dokunan." Parmak uçları şakağımdan dudağıma doğru usulca bir yol çizdi.
"Böyle öpen tek kişi olma sıfatıyla" Dediğinde dudaklarının arasından çıkan soluk dudaklarımı yakıyordu. Gözlerim usulca kapandı. Delice atan kalbim zırhımı indirmem için yalvarıyordu ancak bir şeyler doğru gitmiyordu. Gözlerimi açtığımda boynunda yazan Lena ismiyle kaşlarım çatılırken, hızla gerçeğe doğru savrulmuş gibi hissettim. Ellerimin omuzlarını bulması ve itmem saniyeler sürdü.
"Bir daha sakın bana yaklaşma."
Sesim öyle güçlü çıkmıştı ki buna ben bile içten içe şaşırıyordum. Belki de ilk kez ona gerçek anlamda direniyordum. Şayet flash belleği kırdığım gece böyle bir hamlede bulunsaydı tereddüt etmeden onu kabul edebilirdim. Ancak şimdi o kadın vardı ve adını boynuna yazdıracak kadar değer verdiği muhtemelen eskilerde kalmış bir başka kadın. Kabullenemiyorum. Aramızdaki her neyse iyileşecek gibi değildi.
Gözlerinde harlanan öfke miydi? Yoksa hayal kırıklığı mı? Bilemiyorum ancak canım yandığı kadar canı yansın istiyordum. Hızla geri çekildiği gibi arkasını dönerek duvardaki kırmızı butona bastı.
"İyileşene kadar gitmeyi aklından çıkar Melanie." Dedi emir verircesine. Merdivenlerden çıkmaya başladığında aklıma gelen o soru bir anda dudaklarımdan döküldü.
"O çocuk kimdi?" Adımları durdu.
"Belki bir gün karşımda durmak yerine yanımda olursan öğrenirsin Melanie."