Eski ev, eski komşu dost???

1115 Words
Sabah okula girdiğimde her şey normal görünüyordu. Koridorda koşan öğrenciler, zil sesi, kantinden gelen çay kokusu… Ama insanların bakışları değişmişti. Bunu hemen anlıyorsunuz. Bir haber sizden önce gelmişse, gözler başka bakar. Öğretmenler odasının kapısını açtım. İçeride her zamanki masa düzeni, yarım kalmış kahveler, fotokopi sesleri… ama konuşmalar bir anlığına kesildi. O an anladım. Çantamı sandalyeye bıraktım. Parmaklarım yüzüğe istemsizce dokundu. Takmamayı düşünmüştüm. Ama saklamak daha zayıf hissettirdi. Ahsen öğretmen ilk konuşan oldu; "Hayırlı olsun Ilgın! Dün nişan olmuş galiba?" Gülümsedim, ölçülü; "Evet." Birkaç kişi daha yaklaştı; "Çok ani olmadı mı?" "Kimle?" "Tanıyor muyuz?" Sorular peş peşe geldi. Ben kısa cevaplar verdim. Adını söyledim: Oktay Karahan. İsim havada asılı kaldı. Arka masada iki öğretmenin fısıldaştığını duydum; “Karahan mı dedi?” “Şu Karahanlar mı?” “Yeraltı işleri olan…” Bir kahkaha. Kısık ama keskin; "İlginç tercih olmuş." Tercih. Sanki seçmişim gibi. Elimi masaya koydum. Yüzük ışığı yakaladı. Gözler oraya kaydı. Matematik öğretmeni Murat Bey eğildi; "Ilgın… yanlış anlama ama… o aile biraz… karışık değil mi?" İçimde bir şey gerildi; "Ne demek istiyorsunuz?" O sırada arka taraftaki fısıltı biraz yükseldi; "Mafya diyorlar." "İnternette haberleri varmış." "Öğretmen biri için tuhaf değil mi?" Tuhaf. O kelime içimde yankılandı. Ben tahtada çocuklara “etik” anlatırken, arkamda hayatım konuşuluyordu. Bir sandalyenin ayağı sürtündü. Bir kahkaha daha. İşte o an dönüp baktım; "Devam edin," dedim. Oda bir anda sustu; "Madem konuşuyorsunuz, ben de dinleyeyim." Kimse gözlerimin içine bakmadı. Adım attım. Yavaş. Sakin; "Evet, nişanlandım. Evet, soyadı Karahan. Ve ne iş yaptığı sizi ilgilendirmiyor." Hava ağırlaştı. Ahsen öğretmen araya girmeye çalıştı; "Ilgın biz sadece—" "Merak ediyorsunuz, biliyorum. Ama benim hayatım bir teneffüs konusu değil." Elimde ki yüzüğü göstererek; "Bu yüzük beni değiştirmedi. Ben hâlâ aynı öğretmenim. Aynı sınıfa giriyorum. Aynı çocuklara ders anlatıyorum." Bakışlar yumuşamaya başladı ama geri adım atmadım; "Kiminle evlendiğim, nasıl biri olduğu… Bunlar sizin çay sohbetiniz olamaz." Tam sessizlik, oldu. Murat Bey başını eğdi; "Haklısın, özür dilememiz gerekir." "Özür dilemenize gerek yok. Ama saygı göstermeniz gerekiyor." Çantamı aldım, kapıya yöneldim. Tam çıkarken durdum; "Ve bir şey daha, dedim. Ben kimseye soyadımla hesap vermedim. Bundan sonra da vermeyeceğim." Kapıyı kapattım. Koridorda yürürken kalbim deli gibi atıyordu. Ama başım dikti. Belki arkamdan yine konuşacaklardı. Belki daha fazlasını. Ama bugün şunu öğrendim: Bu yüzük, beni küçültmeyecek. Küçülürsem kendi korkumdan küçülürüm. Ve ben… korkmuyorum. Dersten sonra eve giderken çok düşündüm, bu zamana kadar kendi soyadımdan kaçmıştım. Bir haber olur, duyulur diye. Ama şimdi Karahan olacaktım, bunun hiç bir şekilde kaçışı yoktu. Bende onun için savaştım, soyadı için veya Oktay için değil. Kendi duruşumu aynı şekilde koruyabilmek için. Okuldan çıktığımda şuan yaşadığım eve gitmek istemedim. “Ev" diyince aklıma ilk gelen yeri özledim. Eski evim... Kapısını kendi anahtarımla açtığım, duvarlarını kendi seçtiğim, sessizliğini sevdiğim ev. Bir an kapının önünde durdum. İki hafta gözümde o kadar büyüdü ki, sanki senelerdir gelmemiş gibiydim. Anahtarı çevirdim. Kapı açıldığında o tanıdık koku yüzüme çarptı. Boşluk kokusu. Özgürlük kokusu. İçeri girdim. Ayakkabılarımı çıkardım. Salon aynıydı. Koltuk, kitaplık, yarım bırakılmış bir roman… Sanki ben hiç gitmemişim gibi. Tam o sırada kapı zili çaldı. İrkilerek açtım. Karşımda Aslı vardı. Eski komşum. Aynı apartmanda yaşardık. Çok yakın değildik ama birbirimizi bilirdik; "Ilgın? Sen… buradasın? Çok düşündüm, okul varken nereye gittin diye ama kimse eşyaların taşındığını görmemiş. Geri döneceğini biliyordum, hoşgeldin!" "Babamın evinde kalıyorum artık. Eşyaları taşımadım, burası benim evim olarak kalacak. Bugün uğramak istedim sadece." Elindeki poşeti kaldırdı; "Ben hâlâ üst kattayım. Kimse yok, işin bitince gel kahve içelim." Bir an tereddüt ettim. Sonra sakince kafamı salladım. Evin bğtün odalarını gezip, özgürlük kokusunu içime çektiğime emin olduğumda tekrar kapıyı kapatıp çıktım. Başıma geleceklerden habersiz eski komşumun kapısını çaldım. Sevinçle açtı. Mutfakta oturduk, kahve getirdi. Kahveyi içtikten sonra fark ettim, insan bazen en az tanıdığı kişiye daha kolay açılıyor. Çünkü kaybedecek bir şey yok. Aslı, yüzüme bakıyordu, onun da söyleyecekleri vardı; "Nişanlandığını duydum." İşte geldi. Gözlerimi kaçırmadım ama içimde bir şey düğümlendi; "Evet." "Hızlı olmuş, sanki sen gideli iki hafta oldu." Başımı salladım; "Mutlu musun?" Bu soru… Günlerdir kimsenin sormadığı soru. Boğazım yandı; "Bilmiyorum." Aslı bana dikkatle baktı. Yargı yoktu yüzünde. Sadece merak; "Mafya ailesi diyorlar," dedi yavaşça. Normalde bu cümlede sertleşirdim. Ama burada… yoruldum; "Evet," dedim. Sesim titredi; "Korkuyor musun?" O an gözlerim doldu. Korkuyor muydum? Babamdan korkmuyordum. O dünyadan da belki korkmuyordum. Ama kendimi kaybetmekten… Başımı salladım; "Evet." Gözyaşı bir anda aktı. Tutamadım; "Ben böyle bir hayat istemedim. Öğretmen oldum. Sade bir evim olsun istedim. Annemin aksine her şeyimi kendim seçmek istedim." Aslı yanıma biraz daha yaklaştı; "Peki neden kabul ettin?" O kadar basit bir soru ki. Ama cevabı ağır; "Çünkü bazen hayır dediğinde her şeyi kaybediyorsun. Ve ben daha fazlasını kaybetmek istemedim." Ağlıyordum artık. Sessizce değil. Gerçekten; "Annem yok, kardeşim yok. Babamla savaşacak gücüm kalmadı. Ben bu dünyadan kaçmaya çalıştıkça battım, kaçamıyorum..." Aslı elimi tuttu. O ana kadar hiç bu kadar yakın olmamıştık; "Ilgın, bundan böyle yalnız değilsin." Bu cümle o kadar basitti ki. Ama içimde bir yere dokundu. Yalnız değil miyim? Belki gerçekten değilim. Gözlerimi sildim; "Ben güçlü durmaya çalışıyorum. Ama bazen çok yoruluyorum." Aslı hafifçe gülümsedi; "Güçlü olmak ağlamamak veya korkmamak demek değil." O an içimde bir şey çözüldü. Sanki günlerdir tuttuğum nefesi bıraktım. Bu evde ilk kez yeniden insan gibi hissettim. Bir anlaşma maddesi değil. Bir soyadı değil. Sadece Ilgın. Pencereden akşam ışığı giriyordu. Sessiz, sakin. Belki hayatım karışıyordu. Belki yanlış bir yola sürükleniyordum. Ama o akşam şunu öğrendim: Bir insanın omzuna yaslanmak, zayıflık değilmiş. Ve belki de ilk kez, bu savaşta tamamen tek olmadığımı hissettim. Telefonum titredi. Ekrana bakmam birkaç saniyemi aldı. İçimde hâlâ az önceki ağlamanın sıcaklığı vardı. Oktay. Mesajı açtım. “Yarın akşam 20.00’de ilk buluştuğumuz yerde ol. Düğün konuşulacak.” Hepsi buydu. Ne “gelir misin”, ne “müsait misin”, ne de tek bir duygu. İlk buluştuğumuz yer… İroni gibi. O gün de bir masa, iki kahve ve aramızda mesafe vardı. Bugün de bir masa olacak. Ama bu kez konuşulacak şey bir hayat. Telefonu elimde tuttum. Aslı yüzüme baktı. "O mu?" Başımı salladım. "Ne yazmış?" Mesajı ona göstermedim. Sadece tekrar okudum. Düğün konuşulacak. Sanki benimle değil, benim üzerimden. İçimde iki ayrı Ilgın konuşmaya başladı. Biri: “Gitme. Bırak düğünü de konuşsunlar, hayatı da.” Diğeri: “Git. Masaya otur. Bu kez susma.” Telefonu masaya bıraktım. Derin bir nefes aldım. "Yarın düğünü konuşacakmışız," dedim. Aslı kaşlarını çattı. "Senin düğününü… sana sormadan planlamaya alışkınlar belli ki." Hafifçe gülümsedim. Acı bir gülümseme. "Bu sefer öyle olmayacak." Kendi sesimi ilk kez kararlı duydum. Yarın saat sekiz. İlk buluştuğumuz yer. O masada ya yine bir sözleşme uzatılacak bana… ya da ilk kez şartları ben koyacağım. Telefonu elime aldım. Cevap yazdım. “Orada olurum.” Kısa. Net. Ama bu kez içimde başka bir şey vardı. Korku hâlâ duruyordu. Ama yanında bir karar da vardı. Yarın o masada Ilgın Sancak susmayacak...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD