Düğün sözleşmesi...

1163 Words
Ertesi gün sabah uyandığımda içimde garip bir sakinlik vardı. Fırtına öncesi sessizlik gibi. Okula gittim, ders anlattım. Çocukların sesleri arasında birkaç saatliğine unuttum her şeyi. Ama saat ilerledikçe içimdeki düğüm sıkılaştı. Saat yedi buçukta arabaya bindim. Bu arada nihayet babam, araba kullanmama müsade etmişti. Sürekli şoförle gezmek istemiyordum. Araba kullanmayı da özlemişim. İlk buluştuğumuz yer… Orası bir tesadüf değildi. Oktay bilinçli seçmişti. İlk kez orada karşılıklı oturmuş, birbirimizi tartmıştık. O gün aramızda mesafe vardı. Bugün aramızda düğün var. Arabayı park ettiğimde camdan içeri baktım. Ve onu gördüm. Oktay... Ama yalnız değildi. Masada bir kişi daha vardı. Babam, Rauf Bey. Bir an nefesim kesildi. Planlıydı, belki de o yüzden araba verdi bana. O yüzden ben özgürmüşüm gibi davrandı. Halbu ki gittiğin her yerden haberim var demeye çalışıyor. Kapıyı açtım. İçeri girdim. Babam gözlüğünün üzerinden baktı; "Geç kalmadın," dedi. Sanki bir toplantıya gelmişim gibi. Oktay sadece sandalyeyi işaret etti; "Otur, Ilgın." Oturmadım hemen; "Düğünü konuşacağız demiştin, bu ne hız. Anladığım kadarıyla benim dışımda zaten konuşulmuş. Yine anlaşma imzalanmış, beni neden çağırdınız?" Babam hafifçe öksürdü; "Bu mesele aile meselesi. Senin de artık bir ailen olacak." "Benim zaten bir ailem vardı, sen hayatıma girmeden önce..." dedim. Sesim sakindi. Bu beni şaşırttı. Oktay araya girdi; "Konuyu dağıtmayalım. Tarih belirlememiz gerekiyor." "Kim için? Sizin için mi, benim için mi?" Babamın sabrı azalıyordu; "Ilgın, çocukluk yapma." İşte o cümle. Yıllar önce duyduğum aynı cümle. Masaya doğru eğildim; "Çocuk değilim, maalesef. Bu benim düğünüm. Nerede olacağına, nasıl olacağına, kimlerin çağrılacağına ben karar vereceğim." Kısa bir sessizlik oldu. Oktay ilk kez dikkatle yüzüme baktı. Sanki beni yeniden ölçüyordu; "Ne istiyorsun?" dedi. Bu soru… Gerçekten sorulmuş muydu? Babam itiraz edecek gibi oldu ama Oktay eliyle susturdu; "Ilgın konuşsun," dedi. İlk kez biri bana alan açıyordu; "Büyük bir salon istemiyorum. Gösterişli bir kalabalık da istemiyorum. Sizin iş bağlantılarınızın olduğu bir tören olacak. Ama benim meslektaşlarım olacak. En önemlisi bu düğün bir güç gösterisi olmayacak." Babam sertçe güldü; "Bu dünya öyle dönmüyor." "Benim dünyam öyle dönüyor," dedim. Oktay hâlâ gözlerimi bırakmamıştı; "Başka?" dedi. "Nikâh günü ve saati bana danışılacak. Gelinliğimi ben seçeceğim." Babam sabrını kaybetti; "Yeter artık!" Ama Oktay sakin kaldı; "Bu evlilik zaten iki aileyi bağlıyor. Ama iki kişi yaşayacak." Bu cümle masada asılı kaldı. Babam ilk kez Oktay’a baktı. Ölçerek. Tartarak; "Fazla yumuşuyorsun," dedi. Oktay hafifçe gülümsedi; "Kontrol etmek için bağırmaya gerek yok." Sonra bana döndü; "Küçük bir nikâh olacak. Ama güvenlik benim belirlediğim gibi olacak. Bu konuda tartışma yok. Gelinliğe gelince beyaz olacağına söz vermen gerekir." "Tamam beyaz olacak, ama ben seçeceğim." İşte Oktay. Taviz verirken bile sınır çizen. Başımı salladım. Babam sandalyeye yaslandı; "Tarih bir ay sonra." Bir ay. Bir ay sonra hayatım resmen değişecekti. Ayağa kalktım; "Başka konuşulacak bir şey var mı?" Babam bana baktı. O bakışta hâlâ sahiplik vardı. Oktay ise farklı bakıyordu. Masadan ayrılırken hissettiğim şey korku değildi artık. Bu bir savaş değil. Bu bir denge oyunu. Ve bugün ilk kez masada sadece bir isim değil, bir irade olduğumu hissettim. Ama içimde bir soru hâlâ büyüyordu: Oktay gerçekten benim tarafımda mıydı, yoksa sadece daha akıllı bir strateji mi kuruyordu? Kapıdan çıktığımda hava kararmıştı. Camlara vuran sokak lambaları, yansımalarda yüzümü ikiye bölüyordu. Bir yanım sakin, bir yanım tetikte. Arabaya yürürken arkamdan ayak sesleri duydum. Dönmedim; “Oturduğun sandalyeyi devirmeden kalkman hoşuma gitti.” Sesi sakindi. Kendinden emindi, arkamı döndüğümde Kutay’ın insansı yüzünü görmek iyi geldi. Kapımı açtı ama binmedim. Ona baktım; “Bu bir iltifat mı?” “Bir tespit.” Ceketinin düğmesini iliklemişti. Babam ve patronu içerideydi. Bu bilinçli bir andı; “Sence bu araba meselesi de planlı mıydı?” “Evet.” “Özgürmüşüm gibi hissetmem için mi?” “Hayır. Kontrollü özgürlük.” Gülümsedim; “Ne farkı var?” “Biri kandırmaktır, diğeri güvenli alan açmaktır.” Başımı hafifçe yana eğdim; “Ben güvenli alan istemedim.” “İstemedin. Ama ihtiyacın var.” İşte yine o ton. Emir değil. Tespit. Arabaya yaslandım. Bir an sessizlik oldu. Sokaktan bir araba geçti. Far ışıkları yüzlerimizi aydınlatıp kayboldu; “Bir ay... Çok kısa.” “Bir ay uzun bir süredir.” “Neye göre?” “İnsanların gerçek yüzünü görmek için yeterli.” O an kalbim bir anlık hızlandı; “Benim yüzümü mü görecek?” “Sen zaten gösteriyorsun.” Cümlesi beklediğimden ağırdı; “Peki ya ben neyi göreceğim?” Yaklaştı. Mesafe bir adım kadar azaldı ama dokunmadı; "Oktay Karahanlı, bastırmaz, bağırmaz, kontrol eder. Güvenliğini belirlemesi bu yüzden.” “Ben tehdit miyim?” “Hayır. Sen artık hedef olabilirsin.” Bu cümle içimde bir yere oturdu. Babamın dünyası, onun dünyası… İş bağlantıları, güç dengeleri, düşmanlıklar… Bu evlilik sadece bir sözleşme değildi. Bir konumlanmaydı; “Beni korumak mı istiyorsun?” diye sordum. “Hayatta kalmanı sağlamalıyım.” “Hiç romantik değil.” “Romantizm güvenlik sağlamaz.” “Ben güvenlik değil, eşitlik istiyorum.” “Eşitlik müzakereyle olur.” “Ben pazarlık konusu değilim.” “Umarım hiç bir zaman da olmazsın.” Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Topladım. Arabaya bindim. Camı indirdim; “Bir şey daha,” dedim. Bekledi; “Benim meslektaşlarım olacak demiştim. Onların yanında bir vitrin gelini gibi durmam.” “Durmazsın zaten.” En azından arkamda biri olduğunu bilmek güzeldi. Gaz pedalına bastım, sanki her şey arkamda kaldı. Yolda ilerlerken içimdeki düğüm farklı bir şeye dönüşmüştü. Bu bir teslimiyet değildi. Bu bir pazarlık masasıydı. Ve ben artık o masada oturmayı öğreniyordum. Eve vardığımda babam çoktan gelmişti. Salon ışığı açıktı. Kapıyı açtım; “Ilgın.” Sesi sert değildi. Ama soğuktu; “Evet baba.” “Masada fazla ileri gittin.” “Hayır. Sadece konuştum.” “Kadınlar konuştuğunda bizim dünya değişmez.” “Benim dünyam değişir.” Ayağa kalktı. Bana doğru iki adım attı; “Bu evlilik senin iyiliğin için.” “Benim iyiliğim mi? Lütfen baba daha fazla tartışmak istemiyorum.” Bir an sustu. Sonra beklemediğim bir şey söyledi; “Oktay seni dinledi.” “Evet.” “Bu zayıflık değil mi sence?” “Hayır.” “Güç paylaşılmaz. Paylaşılmazsa yıkılır.” Babamın gözleri daraldı. İlk kez bana bir çocuk gibi değil, rakip gibi baktı; “Onu hafife alma. Ve kendini de fazla akıllı sanma.” “Sanmıyorum. Sadece öğreniyorum.” O an fark ettim; ben artık onun kurduğu dünyanın içinde bir figür değilim. Denklemde bir değişkenim. Odama çıktım. Kapıyı kapattım. Yatağa oturdum. Bir ay... Bir ay sonra beyaz bir elbise içinde, iki adamın dünyası arasında duracağım. Biri beni büyüten. Biri benimle yaşayacak olan. Telefonum titredi. Mesaj. Oktay’dan; “Yarın güvenlik planı için bir liste göndereceğim. Ayrıca mekân alternatiflerini sen seç.” Ekrana baktım. Bir cümle daha geldi; “Ve Ilgın… Bugün masada yalnız değildin.” Kalbim bir an yumuşadı. Ama zihnim temkinliydi. Gerçekten yanımda mıydı? Yoksa yanımda durarak beni daha kolay mı konumlandırıyordu? Yatağa uzandım. Tavana baktım. Bu bir aşk hikâyesi değildi henüz. Bu iki iradenin birbirini tanıma süreciydi. Ve ben ilk kez korkmadan düşündüm: Belki de mesele kimin güçlü olduğu değil, kimin geri adım atmadan yanında yürüyebileceğiydi. Ama içimde hâlâ bir gölge vardı. Eğer bir gün masada çıkarlar ile duygular karşı karşıya gelirse… Oktay hangisini seçecekti? Ve daha önemlisi — Ben hangisini affederdim?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD