Erna çocukça davranmak ya da ağlayıp insanlara rahatsızlık vermek istemiyordu. Yüzünü sertçe ovarak yıkadıktan sonra aynadaki aksine baktı. Ağlamak üzere gibi görünüyordu ve dudakları titriyordu. İnsanların onu sevmesini bekliyor değildi. Gerçekten! Kendi öz amcası bile onu istememişti. Ahu’ya ya da başka birine içerlemeye mecali yoktu. Nisan’a da öyleydi. Onu sevmesini beklemiyordu. Ona iyi davranmasına bile gerek yoktu. Ama az önce yüzünde gördüğü o ifade ve parazit deyişi tüm duvarlarının aşıp kalbini kıracak kadar sertti.
Neden ondan bu kadar nefret ediyordu ki?
Böyle düşünmenin işini zorlaştıracağını fark ederek derin birkaç nefes aldı, ardından yüzünü ve ellerini kuruladı.
Kaçıp gitmek istiyordu ama bunu yapamazdı. Sonuçta bu evde çalışıyordu ve Dağhan Bey işe gidecekti. Annesiyle babası da belki plan yapmış olabilirdi. Bunu bilerek görevini aksatmak nankörlük olurdu. Fakat ısrar etseler bile bir daha o masada yemek yemeyi düşünmüyordu. Nisan ile yüzleşmek onun harcı değildi. Kadına cevap verebileceğini bile sanmıyordu. Erna bazen biraz patavatsız olabilirdi ama birine nefretle bakıp kötü sözler söyleyebileceğini hayal bile edemiyordu. Bunu istemiyordu da! Tek istediği rahat bırakılmak, para biriktirmek ve belki sonra kendine güzel bir hayat inşa etmekti.
Banyodan çıkıp Dağhan’ı karşısında görünce bir an şaşırdı, onu bekliyor olmalıydı.
Kendini gülümsemeye zorladı. “Sanırım kahvaltı vakti?”
“Erna…”
“Merak etmeyin, iyiyim.”
Adam ona doğru bir adım yaklaşıp öne eğildi, gözlerinin içine dikkatle bakıyordu. Sanki aklından geçen düşünceleri görmek istiyormuş gibi bir hâli vardı.
“Ağlıyor muydun?”
“Elbette hayır, gerçekten iyiyim. Beni merak etmeyin!”
Her zamanki gibi neşeyle ve yüksek sesle cevap vermeye çalıştı. Yine de Dağhan hâlâ ona inanmıyormuş gibiydi.
Şakacı bir şekilde adamın koluna yumruk attı. “Haydi patron, senin birazdan kesin çok önemli bir işin vardır.”
Bunu, ondan yardım istediği ilk günden beri yapmıyordu. Bu evde çalışmaya başladığından beri Dağhan’dan uzak durmaya, aralarına sınıfsal bir çizgi çekmeye gayret etmişti. Ama onu daha fazla endişelendirmek istemediği için şimdi neşeli yüzünün arkasına saklanması gerekiyordu.
“Bu doğru ama…” Dağhan bir an onun ufacık yumruğuna baktı, sonra pes ederek başını salladı. “Bu konu henüz kapanmadı. Seninle akşam konuşacağım.”
“Peki, peki, emredersiniz! Şimdi müsaadenizle omlet pişirmem gerek!”
Onu olduğu yerde bırakıp etrafından dolandı ve koşar adımlarla mutfağa geçti. İlginç bir şekilde Doğu bile uyanmıştı. Belki de gerçekten ailecek bir planları vardı?
“Günaydın Erna!”
“Günaydın,” dedi gülümseyerek.
İşe koyulup onun ısrarcı bakışlarını görmezden geldi. Annesi de Doğu gibi masadaki yerine oturmuştu, Nisan ile karşı karşıya duruyorlardı.
“Bir yerini kesmemiştin değil mi?”
Ayla Hanım’a dönüp gözlerine hiç bakmadan gülümsedi. “Hayır, gayet iyiyim. Sadece bir an sakarlığım tuttu. Rahatsız ettiğim için üzgünüm.”
“Yaralanmadıysan bir sorun yok.”
“Teşekkür ederim.”
Dönüp yumurtaları çırpmaya başladı. Doğu’nun “Ne oldu ki?” diye sorduğunu duysa da üzerine alınmadı.
“Bir şey yok Doğuhan, sadece Erna bir tabak kırdı.”
“Hım…”
“Baban nerede kaldı?”
“Sanırım demin telefonundan oyun oynuyordu.”
Ayla Hanım “Ne?” derken sesi hayret doluydu.
“İstersen gidip onu tekrar çağırabilirim?”
Daha Ayla Hanım konuşamadan evvel Dağhan ve babası da mutfağa girdi. Adam oğluna ispiyonculukla ilgili vaaz verirken Dağhan sessizce sandalyesine yerleşti. Erna onlara dilimlediği omletten servis edip kahve doldurduktan sonra sessizce mutfaktan çıktı. Her şey masadaydı ve servisi de yapmıştı. Herhalde masanın başında dikilmesine gerek yoktu?
Odasına geçip kendini üzüntüyle yatağının üzerine bıraktı. Akşam olmadan kaçıp gidebilir miyim, diye düşünürken tavanı izliyordu.
**
Masada belirgin bir gerginlik vardı, bunun kaynağı da şüphesiz Dağhan’dı ama Nisan bunu görmezden gelebilmek için elinden geleni yapıyordu. Sonuçta ailesinin önünde tartışamazlardı ve Dağhan asla böyle bir şey yapmazdı. Ama belli ki onunla konuşmamaya kararlıydı. Nisan’dan tarafa bakmıyor, o ailesiyle sohbet etmeye çalışırken sessizce kahvaltı ediyordu.
“Gelişiniz sahiden de büyük bir sürpriz oldu. Biraz dinlendikten sonra sizi mutlaka akşam yemeği için bize de bekliyorum Ayla anne.”
“Tabii Nisan,” dedi kadın nazikçe. “Bu arada sizin için birkaç hediye almıştım ama geleceğini bilmediğim için arabada bıraktık. Gitmeden onları sana vereyim. Akşam büyük ihtimalle Eskişehir’e döneceğiz.”
“Öyle mi? Niye zahmet ettiniz? Çok teşekkür ederim.”
Sevimli bir şekilde gülümsedi.
“Rica ederim, ne zahmeti?” dedi Ayla Hanım da gülümseyerek. “Umarım beğenirsin.”
Onlar bakışırken “İsterseniz hemen gidip hediyeleri getirebilirim,” diyen Doğu konuyla nişanlısından daha ilgili gibiydi.
“Önce karnını doyur,” diyen annesi ona ağzındaki lokmayı bitirmeden konuştuğu için sertçe bakıp önüne döndü.
“Pardon,” diye adam omzunu silkerek ağzına bir zeytin attı. Babasının masanın altından telefonuna baktığını fark ederek bir an boğazını temizledi. Annesinin öfkesini kendi üzerinden başka bir yere çekmek iyi olabilirdi.
“Akşamki maç ne kadar da heyecanlıydı, değil mi Dağhan?”
Babaları ‘maç’ kelimesini duyunca bir an şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Dağhan da “Ben maç izlemem,” diyerek çatalını tabağına bıraktı. “Maçı babamla izlemiştiniz.”
“Doğru ya!” Babası dönüp ikisine de anlamsızca bakarken Doğu sırıtıyordu. “Değil mi baba?”
“Ne olmuş? Ne maçı?”
“Diyorum ki şu meyve suyu patlatma oyununu kim tasarladı acaba? İnsan kahvaltısına bile odaklanamıyor. İzlediği maçı falan unutturuyor insana!”
İkizi ortalığı karıştırırken Dağhan bununla uğraşacak vakti ve sabrı olmadığının bilinciyle sandalyesini geriye itip ayaklandı. “Ben artık kalkıyorum, akşam görüşürüz,” diye hepsine topluca veda ettikten sonra annesinin, babasını azarlayan sesini yok sayarak mutfaktan çıktı. Nisan’ın peşinden geleceğini biliyordu ama onunla konuşmayı düşünmüyordu. Şu an ağzını açarsa çok ağır konuşabilir, daha kötüsü konudan sapıp öfkesine yenik düşerek nişanı aniden atmaya kalkışabilirdi.
Bunu öfkeyle yapmak ya da kavga etmek istemiyordu. Ayrıca sahiden bunun için vakti yoktu. Bu yüzden akşama dek bu konuyu ertelemekte kararlıydı.
Hazırladığı dosyaları çantasına yerleştirirken nişanlısı ofisine girdi, kapıyı arkasından kapattı ve sabırla işini bitirmesini bekledi.
Birkaç dakika içinde Dağhan da kilitlediği evrak çantasıyla ona doğru döndü, aralarındaki mesafeyi ifadesiz bir yüzle kapattı.
“Hayatım,” diyen Nisan yumuşak bir şekilde konuşuyordu. Yüzündeki suçlu tebessüm sinirini geçirmek istediğini belli ediyordu.
“Nisan, geç kalıyorum,” dedi tepkisizce.
Kadın uzanıp elini tutmaya çalışırken buna izin vermedi. Aslında bilinçli olarak yapmamıştı ama bir an refleks gibi elini ondan uzaklaştırmıştı.
“Aşırı tepki verdiğinin farkında mısın Dağhan?”
“Şu an tepki vermiyorum.”
“Elini tutmama bile izin vermiyorsun!”
Nisan’ın sesi tizleşirken yüzü hafifçe buruştu. “Elimde çanta var.”
“Dağhan!”
İç çekti, isteksizce kadının gözlerine baktı. Çok öfkeli görünüyordu. Dağhan da öfkeliydi ama belli ki nişanlısı bunu göremiyordu. Kendini tutmak için nasıl da uğraştığını anlayamıyordu.
“Nisan, geç kalıyorum,” dedi bir kez daha.
“Beni aşağılıyorsun!”
“Hayır, sadece öfkeliyim ve seninle bu ruh hâlindeyken konuşmak istemiyorum.”
“İyi, o zaman git Dağhan! Döndüğünde burada olacağım ve o zaman hiçbir yere kaçamayacaksın.”
Kaçması onun iyiliği içindi ama Nisan bunu da anlamıyordu besbelli.
Bir şey söylemek ya da kaşlarını çatmak yerine kadını nazikçe kenara çekip ofisten çıktı.
Sahiden sakinleşmesi gerekiyordu. Bunu nasıl yapabileceğini bilmese de eve dönmeden önce aklını tamamen başına toplamış olmalıydı. Üstelik tüm bu karmaşanın içinde Erna ile de konuşması gerekiyordu. Ona bu evde istenmeyen bir yük olmadığını söylemeliydi. Kimsenin o şekilde aşağılanması doğru değildi. Dağhan evinde çalışan ve yaşayan bir insanın böyle bir muamele görmesine izin vermeyecekti.
Kapıdan çıkarken son kez derin bir nefes aldı, yaşananları aklından çıkarmaya gayret ederek günlük planını aklından geçirdi. İnsanların onu işkolik olduğu için eleştirdiğini biliyordu ama böyle zamanlarda iş onun için güvenli bir sığınağa dönüşüyor, dertlerinden uzaklaşmasını kolaylaştırıyordu.