23

1406 Words
Dağhan ondan günbegün uzaklaşıyordu. Nisan bunu düşünmemek, kabul etmemek ve bu gerçeği yok sayarak hayatına olduğu şekliyle devam edebilmek istiyordu fakat nişanlısı her an ondan soğurken bunu yapmak zordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın gerçek gözünün önünde duruyordu. Dağhan artık onu aramıyor, görmeye çalışmıyor, varlığına zar zor katlanıyormuş gibi görünüyor ve sanki ellerinden öylece kayıp gidiyordu. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Onların arası iyiydi, değil mi? Evet, bazen onu çok kızdırıyordu. Bunu yapmak istemese de hislerine yenilip hata edebiliyor fakat günün sonunda muhakkak gönlünü almış oluyordu. Birlikte iyi görünüyor, iyi anlaşıyor, iyi geçiniyorlardı. Dağhan onun güzel olduğunu düşünüyordu, bunu defalarca söylemişti. Öfkesine yenilmediğinde tatlı olduğunu da dile getirmişti. Ona evlenme teklif etmişti! Buna biraz da Nisan’ın zorlaması yüzünden yanaştığını biliyordu ancak onu sevmeseydi, yapmazdı. Kim sevmediği biriyle nişanlanırdı ki? Bu yüzden umutsuzluğa kapılmak istemiyordu. Belki de nişan süresini çok uzatmışlardı. Bir an önce evlenir ve birlikte yaşamaya başlarlarsa her şey düzelirdi. Normal şartlarda Nisan çocuk sahibi olmayı aklının ucuna bile getirmezdi fakat Dağhan isterse onu bile göze alacaktı. Çünkü onu kaybetmek istemiyordu. Uzaklaşmasını ve hayatından çıkmasını istemiyordu. Yorgun görünen yansımasına bakarken dudaklarını büktü. Dün gece huzursuz bir şekilde uyumuş ve bu sabah erken uyanmıştı. Yaptığı detaylı makyaj göz altlarındaki torbaları saklayabiliyordu ama gözlerinin içini saran mutsuzluğu gizlemek zordu. Dün akşam Dağhan’ı üç kez aramasına rağmen nişanlısı onu geri aramamış, sadece kısa bir mesaj göndermişti. Ailesinin sürpriz bir şekilde geldiğini ve bu yüzden evin bir süre biraz gürültülü olabileceğini söylemekle yetinmişti. Neden aradığını veya nasıl olduğunu bile sormamıştı. Bu da yetmiyormuş gibi günlerdir ona sadece Nisan diyordu. Adam ona duygusuz, manasız ve ilgisiz bir sesle “Nisan” dediği her seferinde kalbinde bir şeylerin ezildiğini hissediyordu. Sanki Nisan onun yıllardır birlikte olduğu kadın değildi de bir dava hakkında danışmanlık almak isteyen sıradan biriydi. Nasıl onu bu kadar çabuk gözden çıkarabilirdi? Bunun altında sebepler aramamak zordu. Nisan bazen abartılı tepkiler verebildiğinin ve kıskançlık konusunda fevrilik edebildiğinin bilincindeydi ama Erna denen o hizmetçi kız Dağhan’ı etkilemiş olabilir mi diye düşünmeden edemiyordu. Bir şekilde nişanlısını ondan soğutmuş olabilir miydi? “Şimdi bunu düşünmenin sırası değil,” dedi kararlı bir şekilde. Önce aralarındaki buzları eritmesi gerekiyordu. Erna meselesini daha sonra halledecekti. Şu an bir kıskançlık krizi daha geçirirse büyük ihtimalle Dağhan ondan tamamen kaçardı. Hazırlığı bitince evden çıkıp bir taksi çağırdı. Işık ailesinin tüm fertleri boğazına düşkündü, Nisan da bunu unutacak değildi. Bildiği en lezzetli kruvasanları yapan kafeye uğrayıp bir sürü tatlı ve taze çekilmiş kahve aldı. O pek karbonhidrat tüketen biri değildi ama Dağhan’ın kalbini yumuşatacaksa sağlıksız bir içeriğe sahip olan şekerli hamurlardan yiyebilir, ona uyum sağlayabilirdi. Her zaman öyle yapardı. Dağhan kuralcı, tekdüze yaşayan ve sakin bir adamdı. Nisan onu neden bu kadar çok sevdiğini bilmese de iyi geçinmeleri için her şeyi yapıyordu. Zamanla adamın ona olan ilgisi azalmaya başladığı için sevgisi bir parça takıntıya meyletmeye başlamıştı ancak bunu görebilecek kadar aklı başında değildi. Tek bildiği onu kaybetmek istemediğiydi. Bu yüzden de umutsuzca etrafında pervane olmayı sürdürüyordu. Yaşadıkları siteye ulaştığında yüzüne geniş bir tebessüm yerleştirip duruşunu düzeltti. Dağhan’ın ailesi ona pek bayılmıyordu, bunun farkındaydı. Nisan’ın ailesi de nişanlısı ve ailesine pek sıcak davranmazdı. Sonuçta kızlarını el üstünde tutmayan bir adamı neden seveceklerdi ki? Dağhan’a tahammül etmelerinin tek sebebi Nisan’ın ondan başkasını istememesiydi. Babasına kalacak olsaydı, o suratsız avukatı kızının hayatından derhal defederdi. Kapıyı yedek anahtarla açıp eve girdi. Dağhan henüz uyanmış olamazdı. Nisan sırf o evden çıkmadan önce gelebilmek ve ona kahvesini kendi hazırlamak için erken kalkmış, Ankara’nın bir ucundaki kafeye gitmeyi bile göze almıştı. O da uyuyor olsa iyi ederdi. Bu düşünceyle gülümsemeden edemedi. Ailesi burada olmasaydı onu daha eğlenceli bir şekilde uyandırmak isterdi. Tabii Doğuhan evdeyse Dağhan buna kızardı ama o kadar da çok kızmazdı herhâlde? Mutfağa girdiğinde bir an masayı hazırlayan kızı görerek gözlerini devirdi. Onun hizmetçi olduğunu biliyordu ama sürekli el ayak altında gezmese olmuyor muydu yani? Güne onu görerek başlamak sinir bozucuydu. Erna onu fark ettiğinde nefesi kesilerek bir an eliyle ağzını kapattı. Şapşal kız epeyce korkmuş olmalıydı. Nisan torbaları uzatarak sahte bir tebessümle gülümsedi. “Günaydın, şunları elimden al.” Erna korkuyla başını salladıktan sonra hızla ona doğru yürüdü ve torbaları aldı. “Günaydın Nisan Hanım, geldiğinizi bilmiyordum, kusura bakmayın.” “Kapıyı anahtarımla açtım. Dağhan uyandı mı?” “Evet, sanırım az önce duşa girdi.” “Öyleyse bu sabah biraz erkenci?” Kız saf saf başını salladı. “Evet.” “İyi. O gelmeden önce kahvesini yap. En sevdiği kahveden çektirdim.” “Ah… Şey…” “Ne oldu yine?” O kadar alık bir kızdı ki onunla konuşmak sinirlerini bozuyordu. “Ben kahveyi zaten yapmıştım.” “Öyleyse onu döküp yeniden yap. Bunu da mı ben söyleyeceğim?” Erna irileşen gözleriyle ona boş boş baktıktan sonra işe koyuldu. Yaptığı kahveyi dökmek yerine bir sürahiye boşaltırken gözüne olduğundan iki kat daha aptal görünüyordu. Ne yapacaktı acaba? Gün boyu bayat kahve içerek evi mi süpürecekti? Onu rahatça görebileceği bir şekilde koltuklardan birine oturup saate baktı. Dağhan böyle erken kalktıysa belki o da huzursuz bir şekilde uyumuştu? Nisan’a karşı yanlış yaptığını fark ederek pişman olmuştu? Ve… Onu çok özlemişti? Bunu düşünerek keyiflendi ve iyice arkasına yaslandı. Erna makineyi çalıştırıp kruvasanları servis tabağına alırken gözlerini kıstı. Neyse ki hiçbirine dokunmamıştı. Öyle alık biriydi ki servisi eliyle yapsaydı bile Nisan buna şaşırmazdı. “Sizin için de yumurta pişirmemi ister misiniz?” “Evet, rafadan olsun.” “Tabii…” Saatin sesi ve Erna’nın koşturması sürüp giderken sıkıntıyla onu izledi. Masayı olabildiğince doldurmuştu. En azından bu kadarını yapabilmesi iyiydi. Sonuçta onlar evlenirse kızı kovana kadar ona da hizmet edecekti. Tabii bir yanlışı, tuhaf bir hareketi olsaydı keşke de Nisan ona dünyayı dar edebilseydi. Masaya birkaç tabak yerleştirdiğini görünce kaşlarından birini kaldırdı. “Herkes mi uyandı?” “Bilmiyorum Nisan Hanım ama ben her ihtimale karşı servis açmak istedim.” “Bana da tabak koydun mu?” “Evet, elbette.” “Hım… Yanlış mı görüyorum yoksa 6 kişilik mi servis açtın?” Kendini ne sanıyordu acaba? Aileden biriymiş gibi onlarla birlikte mi kahvaltı edecekti? Hayatında bu kadar yüzsüz birini daha görmemişti doğrusu! “Ben… Şey… Evet.” Erna şaşkın şaşkın yüzüne baktı. Belli ki diyecek bir söz bulamamıştı. Nisan gözlerini devirerek “Sen de mi bizimle yiyeceksin?” diye sormadan edemedi. Bunu söylemesine gerek bile olmamalıydı. Herkesin yerini bilmesi gerekirdi ama Erna gibileri elbette bunu asla yapmazdı. Biraz yüz verince hemen astarını isterlerdi. “Şey… Dağhan Bey-” “Tıpkı bir parazit gibisin,” diye kendi kendine homurdandı. Bunu çok sesli bir şekilde söylememişti ama duyacağını biliyordu. Bilmediği şey nişanlısının da birkaç saniye önce mutfağa adım attığı ve hem sözlerini hem de Erna’nın elinden düşen tabağın sesini oldukça net bir şekilde duymasıydı. “İyi misin Erna?” Dağhan hızlı adımlarla kızı kolundan tutup kenara çekerken Nisan onun içeri girdiğini görerek yerinden kalktı. Adamın yüzünde sert bir ifade vardı, ondan tarafa hiç bakmıyordu ve aptal hizmetçi de tüm yaptıkları yetmiyormuş gibi ağlamak üzere gibi görünüyordu. “B-Ben… Çok üzgünüm Dağhan Bey. Hemen şimdi ortalığı temizlerim.” “Özür dilemene gerek yok.” “Neler oluyor Dağhan? O gürültü neydi?” Nisan neredeyse şansına küfredecekti. Birden Ayla Hanım da mutfağa girince telaşla konuşmaya başladı. “Bir şey yok Ayla anne, sadece Erna yanlışlıkla bir tabak kırdı.” Sesi oldukça yumuşak çıksa da gerginliği yüzünden belli oluyordu. “İyi misin Erna?” “Evet, kusura bakmayın, şimdi her şeyi toplarım.” “Sen gidip elini yüzünü yıka. Burayı ben hallederim.” Ayla Hanım otoriter bir sesle araya girince Nisan da istemese de harekete geçti. Elini böyle pis şeylere sürmek istemiyordu ama müstakbel kayınvalidesine kötü görünmek istemiyordu. “Ben hallederim Ayla anne, siz oturun.” “İkiniz de oturun,” diyen Dağhan ona değil annesine bakıyordu. “Abartılacak bir şey yok ama yaralanmanızı istemiyorum.” Nisan neredeyse rahatlayıp iç çekecekti ama kendini tuttu. Ayla Hanım koltuklardan birine otururken bir an Dağhan ona doğru dönüp gözlerinin içine baktı. Hiçbir şey söylememesine rağmen bakışları öylesine sertti ki kalp atışlarının korkuyla hızlandığını fark etti. Dağhan’ın daha önce ona böyle baktığını hiç anımsamıyordu. Bakışları o kadar soğuktu ki yutkunmadan edemedi. “Dağhan-” “Sen de gidip otur lütfen Nisan. Seninle az önce olanları daha sonra konuşacağız.” Sesi kısık olsa da güçlüydü. Nisan kaşlarını çatmadan edemedi. Tamam, parazit demesi biraz kabaydı ama bir hizmetçi parçası için onu azarlayacak mıydı yani? Gerçekten neyi vardı böyle? Nişanlısı dururken nasıl başka bir kadını önemseyebiliyordu? Bu bakışlar ve soğuk tavır da neyin nesiydi? Aklına gelen onlarca sözü isteksizce sineye çekip Ayla Hanım’ın karşısına oturdu. Kadına yolculuğu ve sağlığı hakkında nezaket gereği bir şeyler sorarken aklı Dağhan’ın bakışlarındaki tuhaflıktaydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD