12

1626 Words
Ertesi sabah Dağhan alarm sesi yerine gördüğü rüya yüzünden uyandığında saat henüz 6.22’ydi. Huzursuz bir şekilde gözlerini ovarak yatakta doğrulmaya çalıştı ama yapamadı. Nisan ona sımsıkı sarılmış bir hâlde uyuyordu. Akşamki konuşmalarından beri uzun zamandır görmeyi umduğu sakin ve olgun hâline geri dönmüş gibiydi ama yine de henüz buna çok fazla güvenmek istemiyordu. İlişkileri bir şekilde eski düzeninden kopalı çok uzun zaman olmuştu. Anında düzelip eski hâline döneceğini düşünecek kadar saf değildi. Kaldı ki kendisi de pek eski Dağhan gibi değildi. Kadının beline sarılan kollarını nazikçe kendinden ayırarak yataktan çıktı. Normal şartlarda uykusunun bölünmesinden hiç hoşlanmazdı. Hayatının bir düzen içerisinde sürüp gitmesi Dağhan’ı sakinleştiriyor, odaklanmasını kolaylaştırıyordu. Büyük ihtimalle bu, doğduğu andan beri onu kendi kaosunun içine sürükleme hastalığı olan ikizi yüzünden gelişen bir travmaydı ama bunu çok fazla deşmek hoşuna gitmiyordu. Dağhan bir şekilde, Doğuhan’a rağmen, hayatını düzenli yaşamakta kararlıydı. Banyoya girip yüzünü soğuk suyla yıkadı. Uykusu iyice açılırken aynadaki aksine kaşlarını çatarak bakıyordu. Erna, Nisan, Doğuhan… Bu üçlünün dün akşamki sözleri, imaları, hareketleri onu etkilemiş olmalıydı. Aksi hâlde böyle bir rüya görmesinin imkânı olduğunu sanmıyordu. Dişlerini fırçalarken bir an rüyasından aklında yer edinen bölük pörçük görüntüleri anımsayarak duraksadı. Rüyasında Doğuhan ve Erna öpüşüyordu ve bu hiç masum bir öpücük değildi. Kardeşine kızmak, sözünü tutmadığı için bağırmak istiyordu fakat bir an sonra Erna’yı öpenin ikizi değil kendisi olduğunu fark ediyordu. Hem kendini uzaktan izler gibiydi hem de bir şekilde kızı iki koluyla sararak ayaklarını yerden kesen ve hayatı buna bağlıymış gibi öpen kişinin kendisi olduğunu biliyordu. Ürpererek ağzını çalkaladı. Nisan böyle bir rüya gördüğünü öğrenseydi herhâlde ona dünyayı dar ederdi. Hatta büyük ihtimalle Erna’ya saldırırdı. Tabii asla ona böyle saçma bir şeyi anlatmayı düşünmüyordu ama nedense bir an bu aklına gelerek onu germişti. İşin en kötü tarafıysa kendi yüzünü gördüğü andı. Dağhan fırçası elinde öylece durup bir an aynadaki aksine baktı. Rüyasında gördüğü yüz mutlulukla ışıldıyordu. Hayatı boyunca kendisini hiç öyle gülerken görmemişti. Tabii kendini pek fazla görmediği de doğruydu ama ikizlerin çocukken çekilmiş fotoğrafları haricinde Dağhan’ınkiler ya ifadesiz ya da çok ciddi olurdu. O da çocukken en sevdiği insan olan hâkim dedesi, avukat annesi ve dayıları kadar ağırbaşlı bir insandı. Hep öyle olmuştu. Onun aksine babası ve ikiziyse neşeli, güleç insanlardı. Annesi hayatındaki tüm huzuru babasının neşesine borçlu olduğunu söylerdi. Dağhan bunları bilir, ailesini olduğu gibi sever ve bundan rahatsızlık duymazdı. Ciddi olmayı seviyordu. Sükûnet, disiplin ve düzen onu mutlu ediyordu. Yine de kendini öyle görmek biraz aklını karıştırmış gibiydi. Gerçekten mutlu olduğunu sanıyordu. Hep öyle olduğunu düşünürdü. Şimdiyse acaba daha önce hiç öyle gülümsemiş miyimdir, diye düşünmemek zordu. Bir an sonra kendini toparlayarak saçlarını tarayıp düzeltti. Sakalları henüz onu rahatsız edecek kadar uzamadığı için bugün tıraş olmayacaktı. Genelde kısacık kesilmiş kirli sakalıyla ciddiyetini desteklemeyi severdi. Doğuhan ise onun aksine sakaldan hiç hazzetmez, abisine bu konuda sürekli laf ederdi. Odaya geri dönerken gördüğünün sadece bir rüya olduğunu kendine hatırlattı. Hiçbir anlamı yoktu. Bilinçaltı konuşulanlar yüzünden durumu kendince ona bir kez daha hissettirmek istemiş olabilirdi. Yahut çok yorgun olduğu için konuştukları onca şeyin ardından böyle bir rüya görmesi kaçınılmaz olmuştu. Rüyaların hiçbir anlamı yoktu. Giyinip eşyalarını hazırlamak için ofisine geçti. Kardeşi ve Nisan tarafından rahatsız edilmediği akşamlarda, Dağhan akşam yemeğinden sonra ofisine kapanıp evinin rahatlığında dava dosyalarının üzerinden geçmeyi severdi. Bu mesleğin onun istediği kadar mükemmel işlemediğinin farkındaydı. Avukat olurken daima adaletin sağlanmasına hizmet etmek gibi idealist hayalleri vardı ancak işin içine girdikten sonra bunun o kadar da kolay olmadığını öğrenmişti. Bir gün dedesi gibi hâkim olmayı başarabilse bile adaletin her zaman hakkıyla sağlanamayacağını artık çok iyi biliyordu. Kararlar yalnızca işin bir kısmını oluşturuyordu. Oysa söz konusu insanlar olduğunda denklemi meydana getiren birçok değişken vardı. Çantasını hazırladıktan sonra bir kâğıda Nisan için not yazdı. “Bugün erken uyandım, ofise gidiyorum. Seni uyandırmak istemedim. Sonra görüşürüz, Dağhan.” Genelde nişanlısı da ikizi gibi geç yatıp geç kalkmayı severdi. Bu belki evli olsalardı Dağhan’ı rahatsız bile edebilirdi ama şu an bunları düşünmek için çok erkendi. Dağhan kadar yoğun çalışan birisinin eşi bu denli uzun süre uyursa herhalde görüşmeleri oldukça güçleşirdi. Üstelik çocuğu olsaydı, durumun onun için daha da zorlaşacağını hissediyordu fakat artık ne kendini evli olarak düşünebiliyordu ne de Nisan ile evlenme konusunda eskisi kadar istekliydi. “Bu gerçekten büyük bir sorun,” diye kendi kendine mırıldandı. Nisan’la böyle bir konu hakkında konuşmak onun için düşünürken bile öyle yorucu ve yıpratıcıydı ki aklındakileri sürekli ertelemesine sebep oluyordu. Belki Doğuhan çok ciddiyetsiz ve Nisan’a karşı da adaletsiz bir yaklaşıma sahip olsa da ikizine karşı yaptığı eleştirilerde haklılık payı vardı? İç çekerek yazdığı notu eline aldı. Ofisinden çıkıp yatak odasına geri döndü ve kâğıdı Nisan’ın başucuna yerleştirip bir an kadına öylece bakarak bekledi. Dağhan onu seviyor muydu? Kalbi de hayatı kadar değişmiş olabilir miydi? Aslında ona kızdığı zamanlar olduğunu biliyordu ama öyle günler haricinde Nisan’ın varlığından rahatsız olduğunu düşünmüyordu. Nisan güzeldi, ona karşı gerçekten sevgi doluydu, Dağhan’ı olduğu gibi kabul ediyor ve işkolik olmasından rahatsızsa bile bu konuda ona herhangi bir şikâyette bulunmuyordu. İkizini hiç sevmemesine rağmen sırf onun münakaşa etmelerinden hoşlanmayacağını bildiği için Doğuhan’a bile iyi davranıyordu. Annesinin ilişkilerini onaylamadığını bilse de kadına karşı asla saygısızlık etmiyor, hep suyuna gidiyordu. Öyleyse neden Dağhan artık kendini çok yorgun hissediyordu? Onunla aklındakileri bile konuşamayacak kadar tükenmesinin tek sebebi Nisan olabilir miydi gerçekten de? Bu kulağa haksızlık gibi geliyordu. Nisan diğer tarafına doğru dönerken açılan üstünü örtmek için eğildi. Belki önce annesine bu konuda üstü kapalı bir şekilde akıl danışabilirdi? Kardeşine ilişkilerine dair şüpheleri olduğunu azıcık bile belli etse Doğuhan onu ayrılmaya teşvik ederdi. O, Nisan’ı hiçbir zaman kabul etmemişti. Babasıysa her zaman işe olumlu tarafından bakmayı yeğler, evliliğin zaten birçok konuda fedakârlık yapmak olduğuyla ilgili öğüt verir, Nisan’ın kalbini kırmamasını tembihlerdi. Annesi Nisan hakkında ne düşünürse düşünsün Dağhan’ın vicdan azabı çekmediği bir seçenek bulması için fikirlerini objektif bir şekilde aktarmayı yeğler, sonunda kendi önerisini de belirtmeden geçmezdi. Aklındaki tüm olumsuz düşünceleri ve gördüğü anlamsız rüyayı bir kenara bırakarak telefonunu cebinden çıkardı. Bir yandan mutfağa geçerken bir yandan da saati kontrol ediyordu. Henüz vakit erkendi, 7 bile olmamıştı, bu yüzden kahvaltı için beklemesi gerekiyordu ama o arada günlük planını kontrol ederek 9.30’daki davasıyla ilgili dosyaları gözden geçirebilirdi. Mutfağa girdiğinde Erna’yı kahve makinesini çalıştırırken buldu. Sofra hazırlanmış, ev toplanmış, içeriyi hoş bir pankek kokusu sarmıştı. İstemsizce gülümseyerek “Günaydın,” diye seslendi. Sakin bir sabah, güzel bir kahvaltı vaadi ve kahve makinesinin sesiyle şimdiden tüm olumsuzluklardan arınmış gibiydi. “Ah, günaydın Dağhan Bey!” Erna geniş bir tebessümle ona doğru döndü. “Bugün erkencisiniz?” “Evet, alarmdan önce uyandım.” “Kahvaltınız birkaç dakika içinde hazır olacak, isterseniz oturabilirsiniz.” “Teşekkürler. Bugün daha iyi misin?” “Evet,” dedi kız daha geniş gülümserken. “Sayenizde.” “Dün akşamla ilgili herhangi bir sorun yok, değil mi?” Bir an Erna’nın yüzü düşer gibi oldu ama ifadesi anında sahte tebessümüyle yer değiştirdi. “Elbette yok.” “Güzel, buna sevindim.” “Kahveniz yine sütlü mü olsun?” “Evet.” “Pankek için şurup ister misiniz? Doğuhan Bey çok sevdiğinizi söylemişti ama dün olanlardan sonra…” Kızın sesi azalarak kaybolurken hafifçe güldü. Demek ki ikizi kısa sürede, onun için de güvenilmez bir bilgi kaynağına dönüşmüştü. “İsterim. Ayrıca biraz da çilek reçeli ve tereyağı alabilirim.” “Öyle mi? O hâlde hemen getiriyorum!” Kız çalışırken çok hevesliydi. Bu biraz komik ama sevimliydi. Dağhan’ın çalışanları genelde onun soğukluğundan çekinir ve resmî bir tavırla konuşurdu. Böyle bir talebi olmasa da belki konuşma tarzı yüzünden insanları buna iten kendisiydi, bilmiyordu ancak Erna böyle olduğu için mutluydu. Kardeşi yüzünden ona sorun çıkarmadığı sürece kızı kovmak gibi bir isteği de yoktu. Adam günlük programını kontrol ederken Erna masadaki eksiklikleri tamamladı, kahvesini getirdi, istediği gibi şurup, reçel ve tereyağını da önüne koyarak geri çekildi. “Afiyet olsun Dağhan Bey!” “Sen bir şeyler yedin mi?” “Ah, hayır, henüz yemedim ama siz beni merak etmeyin.” Elini şöyle bir salladıktan sonra hafifçe öksürdü. “Özel bir misafirimiz olmadığı sürece bizimle yiyebilirsin Erna,” dedi Dağhan ciddiyetle kıza bakarken. “Şey… Özür dilerim ama bu konudaki fikrimi dürüstçe söyleyebilir miyim?” “Tabii,” dedi şaşırarak. “Nişanlınızın benden pek hoşlanmadığını düşünüyorum. Bu yüzden sizinle oturarak onu kızdırmak istemem. Böyle söylediğim için çok özür dilerim. Bana karşı çok iyisiniz ve ben bunun karşılığında size sorun çıkarmak istemiyorum.” Gerçekten de çok samimi bir şekilde duruma üzülüyormuş gibiydi. Dağhan bir an ona itiraz etmek istese de haklılık payı olduğunu fark ederek duraksadı, kaşlarını çatarak önündeki tabağı inceledi. Nisan kendi evinde asla çalışanlarla samimiyet kurmaz, onlar da böyle bir şeye yeltenmezdi. Onun yetiştirilme tarzı biraz kibirli ve sosyetikti. Bunu biliyordu. Bu düşünce tarzına asla katılmamasına rağmen nişanlı bir adam olarak kadına karşı saygısızlık etmek ona yanlış geliyordu. Nisan’ın sebepleri hatalı da olsa isteği makul sayılabilirdi. Erna’nın bu konuda endişelenmeye hakkı vardı. “Sanırım haklısın,” dedi bir süre sonra. “Bunu kendin dile getirdiğin için ben de gerçeği inkâr etmek istemiyorum. Nisan senden ve ikizimle kısa sürede kurduğunuz samimiyetten hiç hoşnut değil. Seni kovmam gerektiğini düşünüyor. Ancak ben, sen bana açık bir sebep vermediğin sürece bu konuya kimsenin müdahale etmesini istemiyorum.” Erna korkuyla sürdürdüğü dinleme eylemini, rahatlayıp nefes alarak devam ettirdi. “Teşekkür ederim!” dedi ardından. “Yine de o benim nişanlım ve seninle kahvaltı etmemden rahatsız olabileceği konusunda içgüdülerini dinlemem gerektiğini düşünüyorum.” “Kesinlikle öyle!” dedi neşeyle. Dağhan ona kızmadığı ya da sözlerini yanlış anlamadığı için mutluydu. “Öyleyse ben gittikten sonra kahvaltını istediğin gibi yapabilirsin. Doğuhan ve Nisan on birden önce uyanmayacaktır.” Başını sallayarak mutlu mutlu gülümsedi. Bazen onun soğuk bir adam olduğunu düşünerek Dağhan’a haksızlık ettiğinden artık adı gibi emindi. Gördüğü en nazik ve düşünceli insanlardan biriydi. Üstelik Erna konuşurken onu ciddiyetle dinliyor, sözü bitene dek bekliyor ve ona cevap vermeden önce gerçekten de düşünüyor gibiydi. Ondan öğrenmesi gerek çok şey vardı. Bir şekilde burada kalmaya devam edebilirse adamın ona verdiği şansı en iyi şekilde değerlendirdiğini görmesini sağmalıydı!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD