İlk Karşılaşma

3312 Words
Efsun. Huzurla gözlerimi açıp yattığım yerden doğruldum. Dün uçak iniş yaptığında saat dokuz civarıydı. Bu yüzden bende hemen bir taksi çevirip önce kalacağım otele yerleşmiştim. Gece babamı aramak... büyük bir aptallık olurdu. Günler çuvala girmedi ya? Birazdan hazırlanıp önce güzel bir kahvaltı yapacaktım. Ardından Acar'ların konağını bulup babamın kim olduğunu görecek ve ilk uçakla geri dönecektim. Hatta hemen geri döneceğim için valizimde ki eşyalarımı bile çıkarmamıştım. Üzerimde ki yorganı sıyırıp ayaklarımı yataktan sarkıttım. Duşa girmeden önce telefonumu kontrol ettiğimde yine Soner onlarca mesaj atmıştı. Onun bildirimlerini es geçip diğer bildirimleri kontrol ettim. Emin: Efsun neredesin sen? Mardin'e gitmişsin, neden bana haber vermiyorsun?!!! Emin çocukluk arkadaşımdı, hatta tek arkadaşım bile diyebiliriz. Onu merakta bırakmayı hiç istemezdim, bu yüzden hızla ona bir mesaj yazdım. Ben: İyiyim. Akşama geri döneceğim :) Sonuna kalp de ekleyip mesajı gönderdim. Banyoya yürürken aynı zamanda uçak biletlerine de bakıyordum. Akşam için iki koltuk boştu. Hiç zaman kaybetmeden koltuklarda birini satın aldım. Neden gitmek için bu kadar acele ediyorum bilmiyorum ama içimde bir huzursuzluk vardı. Bunda Diyar'ın söylediklerinin payıda büyüktü. Babamın düşmanlarıyla aynı yerde olma fikri beni korkutuyordu. Telefonu dolabın raflarından birine koyup suyu ayarladım. Normalde duşta saatlerce kalmayı severdim fakat bugün kısa tutacaktım. Suyu kapattığımda havlulardan birini alıp bedenime sardım. Saçımda biriken suyu sıkıp odama geri döndüm. Valizimi açıp önce iç çamaşırlarımı ardından keten kumaş bir elbise çıkardım. Yaz mevsimine yeni girmiştik. Gelmeden önce buranın hava durumuna bakmıştım. Çok sıcak bir gün olacaktı. Üzerimde ki havluyu sıyırıp iç çamaşırlarımı giydim. Hızlıca saçlarımı da kuruttuğumda beyaz askılı elbisemi giydim. Sadece önünde derin bir yırtmaç detayı vardı. Tam o anda kapı çaldı. Odanın kapısını açtığımda genç bir görevli, "oda servisi efendim," dedi saygıyla. Geçmesi için yol verdim. Tepsiyi masaya bırakıp çıktıktan sonra bende pencerenin önüne geçtim. Aslında sabahları pek iştahım olmazdı. Az bir şeyler atıştırıp hemen kalkacaktım. On dakikanın sonunda kahvemden son bir yudum alıp ayaklandım. Çantamı da aldığımda çıkmadan önce son kez aynada ki yansımama baktım. Kızıl dalgalı saçlarım gelişi güzel omzuma dökülmüştü. Makyaj ile uğraşmak istemediğim için sadece dudaklarımı hafif renklendirmiştim. "Böyle daha güzel," diye aynada ki yansımama bakarken mırıldandım. Zaten çok güzel bir yüzüm vardı; kimyasal sürerek Allah'ın bana vermiş olduğu bu güzel cildimi heba edemezdim. "Hadi bakalım Efsun." Elimin birini yumruk yapıp havaya kaldırdım. "Sen yaparsın. İhsan Acar'ı bulacak ve ona kızı olduğunu söyleyeceksin. Belki bir çay bahçesinde çay içersiniz. O anlatır ben anlatırım sonra vedalaşır yolumuza gideriz." Aynada ki yansımamla konuşup son kez gülümsedim. Evet, bugün çok güzel olacak. Babamla tanışacağım ve sonra İstanbul'a geri döneceğim. İç çekip daha fazla odada oyalanmadan çıktım. Kime sorsam söyleyecekleri için ilk seçeneğimi taksici birinden yana kullanacaktım. Hızlı adımlarla otelden çıktığımda karşılaştığım yazıyla güneş gözlüğümü biraz aşağı indirdim. Demirhan otel... Diyar'ın dediği otelde mi kalmışım ben? Dün girerken hiç dikkat etmemiştim. Yaklaşan taksiyi görünce daha fazla Demirhan yazısına bakmadım. Elimi kaldırıp durması işaret yaptım. Taksi yaklaşırken hızını yavaşlatıp binmem için durdu. Arka kapıyı açıp kendimi koltuğa atar atmaz hemen, "İhsan Acar'ın evini biliyor musunuz?" diye sordum. Taksici başını çevirip beni süzerken, "bilirik bilirik de... sen kimsin bir de hele?" dedi sesinde ki merakla. "Avukatım." "Heee şimdi anlamışam." Garip şivesiyle başını ardı ardına salladı. Sen anladın da bu kez ben anlamadım be amca. "Götürür müsünüz?" Beklenti dolu bakışlarla amcaya baktım. "Götürüm gızım." demesiyle gaza bastı. Ben burada bir ay kalsam kendi dilimi unuturum. Yola çıktığımızda başımı cama yaslayıp Mardin'i daha yakından inceleme fırsatım oldu. Dün geç saatlerde geldiğim için pek inceleme fırsatım olmamıştı. Şimdi bakıyorum da taş evler yan yana dizilmiş; her biri geçmişten bir hikaye fısıldıyordu sanki. Oldum olası yeni yerler görmeyi çok sevmişimdir fakat ilk kez kendimi buraya yabancı hissediyorum. Oysaki aslım buraya dayanıyor... sırf burada büyümediğim için mi böyle hissediyorum? Eğer bu yüzdense bu çok saçma. İnsan ait olduğu topraklara yabancı hissetmezdi, öyle öğretmişlerdi bana hep. Ama Mardin öyle bir yer değildi işte; sadece kan bağı yetmiyordu buraya ait olmak için. İç çekip kayıp gidenlere baktım; taş duvarların arasından süzülen dar sokaklarda hayat, kendi ritminde akıyordu. Bir yanda ellerinde poşetlerle aceleyle yürüyen insanlar, diğer yanda dükkânlarının önünde tezgâh açan esnaflar vardı. Sabahın ağırlığı henüz üzerlerinden kalkmamış gibiydi ama kimse durup dinlenmiyordu. Çay taşıyan bir çocuk, kapı önünde süpürgeyle tozu savuran bir kadın, gölgede oturup sessizce etrafı izleyen yaşlı adamlar… Herkes bir işle meşguldü, herkes bir yere yetişiyordu. Biraz daha ilerlediğimizde burada pek fazla ev yoktu. Biraz ıssız gibiydi ama o kadar da değil. "Geldik gızım." Taksici amcanın sesiyle başımı kaldırıp öne uzandım. Emin olmayan bir ifadeyle karşılıklı duran iki konağa baktım. İkisi gösterişli ve en önemlisi karşılıklıydı. Tereddütle, "hangisi İhsan Acar'ın konağı?" diye sordum. Elini kaldırıp sağ tarafta kalan konağı işaret etti. "Bu İhsan ağamın konağıdır." "Peki ya bu?" diye sorarken işaret parmağımla sol tarafta kalan konağı işaret etmiştim. "Demirhan aşiretinin konağıdır ora... aman dikkat edesin, İhsan ağayla bağlantılı kimseleri pek sevmezler." Sesinde beni uyaran tınıyı görmezden gelemiyordum. Madem düşmanlar neden konakları karşı karşıya? Arada sadece bir yol vardı; aynı bir sınır gibi... "Neden konakları karşı karşıya? Sonuçta araları bozuk değil mi?" Sesimde ki merakı gizleyemiyordum. "İhsan ağayı görmeye gelmişsen ve aralarında ki husumeti bilmez misin?" diye şüpheyle bana baktı. Ardından güldü. Tepkilerini sessizce izlemek dışında bir şey yapmıyordum şuanlık. Fakat beni yine şaşırttı ve anlatmaya başladı. "Bu iki konağın arsası tek arsadır. Zamanında bu iki konağın büyükleri; o zaman böyle zengin değillermiş. Zamanla olmuş her şey. Neyse işte, bu arsayı ortak almışlar. Bir yarısı şuan İhsan ağanın, bir yarısı da şuan Devran ağanın; ortadaki yol da sınır işte. Devran ağa satmak ister, İhsan ağa satmam diye direşir. Devran ağanın da satacağından değil ya, arsayı kendine geçirmek ister. Arsa deyip geçme, buranın en değerli arsasıdır haaa..." dediğinde elini geriye uzattı. Sanırım parasını verip inmemi istiyordu. Hızla çantamdan para çıkarıp kapının kulpuna uzandım. "Üstü kalsın," deyip aşağı indim. Aralarında ki husumetin bir arsa yüzünden olması çok saçma. Halbuki iki konak karşılıklı çok güzel duruyordu. Demirhan aşireti... Bu isim uçağa bindiğimden beridir sürekli karşıma çıkıyordu; önce uçak, sonra otel, şimdi de konak... Saatler içinde üçte üçü tamamlamıştım. "Aman neyse ney! Zaten akşama dönüyorum." Kendi kendime mırıldanıp çantamı omzuma astım ve kararlı adımlarla sağ tarafta kalan konağa yürüdüm. Bakışlarım bir an soldakine kaysa da hızla gözlerimi kaçırdım; sanki bana yasakmış da bakmamam gereken bir şeymiş gibi... "Diyar şimdi bu konakta mı yaşıyor?" Aklıma gelenle adımlarımı hızlandırdım. Öyle konuşkan bir adamdı ki beni görürse direkt abisiyle tanıştırmasından korkuyordum. Yapar mı yapar. O potansiyeli onda görmüştüm. Topuklu ayakkabımın tıkırtısıyla konağın kapısında bekleyen bir adamın bakışları bana döndü. Zihnimden, "kapıya adam dikmek nedir ya? O kadar mı tehlikeli bir yer burası?" diye düşündüm. Kapıya yaklaştığımda iri yarı adam omuzlarını dikip, "kimsin?" diye sordu. Tam İhsan Acar'la görüşmek istiyorum diyecektim ki kapı açıldı. Kapdan bir kadın çıktığında bakışları baştan aşağı beni süzdü. Ardından bakışlarını benden çekmeden, "Necmettin... kimdir bu?" diye sordu. Adama fırsat vermeden, "İhsan Acar'ı arıyorum ben," dedim. Kadın gözlerini daha çok kıstı. Sonra etrafı kolaçan ederken bileğimden tutup beni çekiştirmeye başladı. Allah'ım bismillah! Adamın sadece adını sordum. "Ne yapıyorsunuz?" Kadına çemkirirken aynı zamanda adımlarına ayak uyduruyordum. Nihayet sırtımı taş duvara yasladığında kollarını göğsünün altında birleştirdi. "Sen bir de hele! İhsan ağayı ne etcen?" Kaşları çatık sesi sertti. İster istemez kadından ürperdim; simsiyah saçları vardı ve ona rağmen simsiyah bir örtüyle saçlarının yarısını kapatmıştı. Onu da geçtim gözlerine de simsiyah bir sürme çekmişti. Sertçe yutkundum. Bu kadına söylemekle söylememek arasında kaldım. Fakat söylemezsem beni konağa sokmayacak gibi de bir havası vardı. "Şey... avukatım ben." dedim diğerlerine söylediğim gibi. Bir adım geri çekilip baştan aşağı beni süzdü. Memnun olmamış gibi cıkladı. "Sende hiç avukat tipi yok. Kimsin sen?" Yok mu gerçekten? Ben boşuna mı avukatlık okudum onca sene? Yanaklarımı şişirip sesli bir nefes verdim. Söylemekten başka çarem yoktu. Elimi uzatıp en tatlı gülümsememi kadına gönderdim. "İhsan Acar'ın kızıymışım. Babamı arıyorum." dediğimde kadının ağzı beş karış açıldı. Çok hızlı giriş oldu sanki. "Ne?!" Kadın şok olmuştu. Hızla etrafı taradı. Birinin bizi görüp dünyasından çekiniyor gibiydi. "İhsan Acar nerede?" Sorumun ardından bana düşünceli bir şekilde baktı. "Kim söyledi sana bunu?" "Annem." "Annen kim?" Kadın resmen ayakta beni sorguya çekmişti. "Hülya." dedim bıkkın bir sesle. Bu kadının her sorusuna cevap vermekten sıkılmıştım. Sadece babamı görüp geri gideceğim. "Kızıl Hülya mı?" Yüzünde ki şaşkınlık sesine de yansımıştı. Annemi tanıyordu bu kadın. Hızla başımı salladım. "Hadi bana babamı göster. Sonra İstanbul'a geri döneceğim." dedim sabırsızca. Kadın birden elimi tutup, "şimdi gösteremem çünkü baban burada değil. Üç gün sonra gelecek." dediğinde hadi canım dercesine ona baktım. Üç gün... Üç gün daha burada kalmak istemiyordum. "Ama benim geri dönmem gerekiyor." Ellerimi ellerinin arasına alıp, "bak annen sana babanın İhsan olduğunu söylemiş ama ne belli? Biz ne edek biliyon mu?" derken aslında bir bakıma da haklıydı. Annemin bir lafıyla çıkıp gelmiştim ama ona da pek güven olmazdı. "Ne yapalım?" Eli saçıma uzandığında hızla bir tel kopardı. "Emin olalım önce güzel gızım." Bu kadına güvenmekle güvenmemek arasında gidip geliyordum fakat o kadar da kötü birine benzemiyordu. Ben direkt beni kovacağını hatta babama ulaşmama engel olacağını sanmıştım fakat tam tersini yapmıştı. "Annem yalan söylemez." Anneme ne kadar güvenilmese de bana böyle bir konuda yalan söylemezdi. Anlayışlı bakışlarla gülümsedi. "Yalan söylemiş demedim ki ben. Sen şimdi çıkıp İhsan'ın kızıyım desen ne olur?" Nereden bileyim ben ne olur? "Ne olur?" "İhsan ağanın iki karısı var. Allah'tan benim karşıma çıktın valla yolarlardı gız seni." Şokla karşımda ki kadına baktım. Babamın iki karısı mı vardı? Yok artık! Annemi Allah kurtarmış. Dudağımı ısırıp korkuyla, "peki ya şimdi ne olacak?" diye sordum. Bu kadın iyi ki karşıma çıkmıştı. Bende konağa dalıp İhsan'ın kızıyım diye etkili bir giriş yapacaktım. Adam evde yokmuş en kötüsü iki karısı varmış. Bunlar beni çiğ çiğ yerlerdi valla. "İhsan ağa gelsin hele bi. Hem de şu DNA çıksın. Tanıdık doktor var benim hemen halleder senin işi." sesi anlayışlıydı fakat beni tanımamasına rağmen bu kadar iyi karşılaması... garip gelmişti. "Kimsin sen? Bu konakta mı yaşıyorsun?" diye gözlerimi kısıp şüpheyle sordum. Fazla iyi davranıyordu ve bu ister istemez beni şüphelendiriyordu. Belki de ben abartıyorumdur kim bilir? Elinde ki saçı neresinden çıkardığını bilmediğim bir mendile sarıp koynuna soktu. "Ayten ben. Konakta çalışıyom." Yok artık! Elleri kolları altın doluydu. Buranın çalışanları bu kadar çok mu kazanıyor? Aman bana neyse? "Sen yaz benim numaramı, kaydet." diyen sesini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. Omzumda ki çantamı sıyırıp içinden telefonumu aradım. Aniden aklıma gelenle, " of ya! Ben telefonu banyo da unuttum ya!" dedim oflayarak. Kim bilir annem kaç kez aramıştır beni? Adının Ayten olduğunu öğrendiğim kadın kendi telefonunu uzatırken, "sen yaz çaldırim seni." dedi. Hızla telefonuna numaramı yazıp adımla kaydettim. Geri telefonu Ayten'e uzatırken dudaklarına yayılan gülümsemeyle, "Efsunnn..." diye mırıldandı. "Adın da pek güzelmiş." Dudaklarımı birbirine bastırıp sadece gülümsedim. "Ana!" duyduğum sesle başımı çevirecekken Ayten panikle, "şimdi sen git gızım. Mardin'i gez toz. İhsan gelince ben seni ararım." dedi resmen kovarcasına. Yok bu kadında bir şey vardı. Çalışan gibi de durmuyordu. Tereddütle konağa baktım. İçeri girmek istesem de babamın iki tane de eşi varmış. Hayır yani bir tane neyine yetmiyor? Bir de annemden ben olmuşum. Umarım babam porno starı falan çıkmaz. İlk izlenim gerçekten berbattı. Yanaklarımı şişirip ofladım. "Tamam sizi arayacağım." Şimdilik otele geri dönmekten başka şansımız yoktu. Akşama da uçağım vardı; geri mi gitsem acaba? Bunu yolda düşünsem daha iyi olur. Ayten denen kadınla vedalaşıp geldiğim yolu geri giderken bir kez daha lanet ettim. Buraya gelirken taksiyle gelmiştim. Adamda gitmişti. Neyle geri döneceğim ben? "Of Allah'ım! Nolur bana gökten bir taksi." diye yalvararak yürümeye devam ettim. Biraz ilerlemiştim ki gözüme çarpan taksiyle nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Park hâlinde duruyordu. "Kesin yolcu için bekliyor. Koş Efsun, bu fırsat ayağına bir daha gelmez." Ayağıma kadar gelen şansı asla geri tepemezdim. Kim çağırdıysa başka bir tane daha çağırabilirdi. Koşar adım taksiye yaklaşıp ön kapısını açtığım gibi kendimi ön koltuğa attım. Ayağımda ki topuklularla koşmak beni yormuştu. "Neredesin lan sen?! Araba araba dedin bu-" demişti ki adam beni görünce anında susmuştu. Az önceki lafından başka bir müşteri için geldiğini anlamıştım. Baştan aşağı beni süzerken, "kimsin sen?" diye sertçe sordu. Adam beni süzerken bende aynı zamanda onu süzüyordum. Bir taksi şoförüne göre çok mu yakışıklı bu? Baya baya yakışıklı? Dehşetül-vahşet bir şeydi bu! Kehribar gözleri vardı; öyle sıradan bir renk değil, bakıldıkça koyulaşan, insanın içini didikleyen cinsten. Bakışları baştan aşağı üzerimde gezinirken yüzünde ne merak vardı ne de yumuşaklık. Sertti. Çok sertti. Yakışıklılığı ne kadar can alıyorsa bakışları da o kadar adamı korkutan cinstendi. Ama yine de bu yakışıklı olduğunu asla değiştirmiyordu. Ayrıca yüzünde ki sakallar onu daha bir çekici gösteriyordu. Gereğinden fazla süzmüş olmalıyım ki, "kimsin sen?" diye yine aynı sert tonda sordu. "müşteri." dedim dudaklarımı ıslatıp. Kaşları daha çok çatıldı. "İn. Ben taksi şoförü değilim." dediğinde bu kez benim kaşlarım çatıldı. Eğer o koltukta oturuyor olmasa ve başta beklediği kişi yerine beni görünce kızmasa bu dediğine inanabilirdim. Fakat beni kandıramazdı. Resmen müşteri seçiyordu. Hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. Geriye yaslandığımda usulca kemerimi taktım. "Bayım Demirhan otele sürün lütfen." Bu ıssız yerde şans eseri bir taksi bulmuşken hiçbir güç beni bu arabadan indiremezdi. "İn şu arabadan. Ben şoförün değilim." Alayla güldüm. "Yok ya. Çocuk mu var senin karşında. Hem işin bu değil mi? Sür şu aracı artık acelem var." "Bana bak!" demişti ki başımı çevirip dik dik ona baktım. "Baktım. Ne yapacaksın?" Sustu. Kaşları hâlâ çatıktı. Dişlerini sıkarak, "in bir daha söylemeyeceğim," dedi. "İnmeyeceğim," diyerek direttim inatla. "Eğer beni götürürsen iki katını hatta bahşiş bile veririm." Bu teklifime asla hayır diyemeyecekti. Tek kaşı kalkarken güldü. Fakat sinirden. Yüzünde ki gerilen kaslarından sinirlendiğini görebiliyordum. "Bahşiş?" dedi duyduğu şeyden emin olmak için. Onun aksine gülümseyerek, "bak ben çok zenginim. Beş katını bile veririm. Yeter ki beni Demirhan otele götür." Aynı zamanda elimle beş yapıp yüzüne doğrulttum. Bu teklifiminde redderse yeter ama yani! Bu da para beğenmiyor. Kim ona böyle bir teklif yapar ki? Yine sustu. Bu kez de, "turistim ben. Dolar Euro dersen ona da kabulüm. Dolandırmak istersen ona da kabulüm hatta bak," dediğimde kemerimi çözüp yönümü tamamen ona döndüm. Sesimi yumuşatıp ingilizce bir dille, “please, it’s just a hotel. Five minutes and I’m gone.” dedim. Cevap gelmeyince almancaya geçtim. “Es ist nur ein Hotel, Sie verlieren nichts.” Yine tık yok. Son çare fransızcaya geçtim. “C’est facile pour vous, juste conduisez.” Ah hadi ama... Yine mi ikna olmadın. Cevap vermek yerine karşısında bir mala bakar gibi baktı. En sonunda, "Sen ne anlatıyon ya?!" dedi şaşkınlıkla kızgınlık arasında. "Sen iki saattir karşıma geçmiş ne anlatıyon?! Kızım bela mısın?!" diye yükseldi. E yeter ama yani! Çantamı aldığım gibi son kez yüzüne bakıp, "siktir git! Yapacağın tek şey beni otele bırakmak... ki bu senin işin!" diye tane tane söyleyip sesimi bende onun gibi yükselttim. "Ne naz yaptın?! Paraysa para! Vereceğiz diyoruz!" deyip hızla kapıyı açtım. Kapıyı yüzüne çarpmadan önce son kez karşımda ki adama bakıp, "artık götürsen de binmem!" diye bağırıp konuşmasına fırsat vermeden aracın kapısını sertçe çarptım. Bu ne naz! Bunca dili bir başkasına dökseydim şimdiye beni Paris'e bile götürmüştü. Hırsla çantamı omzuma astım. "Gerizekalı Efsun! Nasıl olurda telefonunu otelde unutursun?!" Kendime kızarak hırsla yürümeye devam ettim. "Hayvan herif! Rabbim tip vermiş akıl vermemiş!" Yoldan geçen kimse de yoktu ki otostop çekeyim. "Ama yok... verdim ben kararımı; Bu gece geri dönüyorum!" Hiç bir güç beni burada tutamazdı artık. Kimsenin kibarlıktan anladığı yok ki! Tabi bunda İkizler burcu olmam da etkili. Kararlarımı çok hızlı değiştiren bir kişiliğe sahibim. O yüzden gideceğim. Hırsla saçlarımı savurup yürümeye devam ettim. Bu sıcakta nasıl yürüyeyim ben? Allah aşkına reva mı bu bana! Ama yok... bu sefer hak ettim. "Senin neyine ya babanı bulmak. Istanbul da var bir tane fıstık gibi. Ne hâl soruyor ne hatır... aydan aya atıyor hesabına parayı. Allah'tan belanı mı istiyon Efsun?! Git otur, gez, toz! Senin ne işin var burada?!" Kendime kıza kıza konaktan baya bir uzaklaşmıştım. Tam kendime saldırmaya kaldığım yerden devam ediyordum ki arkamdan yaklaşan bir aracın motor sesini duydum. Başımı hafif bir açıyla çevirdiğimde bu az önceki beni götürmeyen şahıstı. Önüme dönüp hırsla yürümeye devam. Aracın geçip gitmesini bekledim ama gitmedi; onun yerine yanıma yaklaşıp hızını düşürdü. "Atla hadi, götüreyim seni." diyen sesini duymamla hırsla ona baktım. "Binmem!" dedim dişlerimi sıkarak. "Siktir git yoluna! Açtırma benim mübarek ağzımı?" Adımlarımı hızlandırdım. "Atla hadi. Bak işim bu olmamasına rağmen şuan seni götüreceğim." Bir de büyük bir iyilik yapacakmış gibi egoyla söylemesi yok mu? Omzumda ki çantamı indirip durdum. Hırsla taksiye vururken, "binmeyeceğim diyorum ya anlamıyor musun?!" diye bağırdım. Aracı durdurdu. Sert bakışlarıyla bana tahammülü kalmamış gibi bakıyordu. Aşağı inip karşıma dikildiğinde yüzüne bakmak için başımı kaldırmak zorunda kaldım. Adamın boyu en az 1.90 üstüydü. Yüzüme eğilip dişlerini sıkarak, "daha fazla şansını zorlama. Bugün yeterince her şey ters gidiyor, beni uğraştırma." dedi. Çenemi dikip aynı inat duruşumla, "binmeyeceğim," dedim. Sabır dilenircesine başını sallayıp mırıldandı. Ve ben daha ne olduğunu anlamadan belimden kavrayıp beni tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Şokla, "bırak beni! Nereye götürüyorsun?" diye bağırdım. Cevap vermeyip tek koluyla beni sımsıkı tutarken diğer eliyle aracın kapısını açtı. Adama vurmam bile etki etmiyordu. "Bırak diyorum!" Yumruklarımı koluna vurup kurtulmak için çabalıyordum ama nafile. Demirdendi sanki. Beni fırlatırcasına koltuğa bıraktığında emniyet kemerini çekip hızla taktı. "Seni şikayet edeceğim!" Tepkisizce yüzüme baktı. "Avukatım ben! Süründüreceğim seni! En az yirmi yıl hapis isteyeceğim sana." Yine tepkisizce baktı. Söylediklerimden asla etkilenmiyordu. Bir taksi şoförüne göre fazla mı korkusuz bu? Sonuçta müşteri her zaman haklıdır. Kemeri çözmek için hamle yaptığında elimi tutup yüzüme eğildi. Tıslarcasına, "akıllı dur. Yoksa çok fena olur." dediğinde bakışlarından ürkmüştüm. Sertçe yutkunduğumda, "bana ne yapacaksın?" diye korkuyla sordum. Az önce tehdit etmemişim gibi şuan sesim içime kaçmıştı. Dibime kadar girdi. Yeni fark ediyordum bir eli çıplak bacağımdaydı. "Seni otele bırakacağım." Öfkeli nefesi nefesimle karışıyordu. Sadece başımı salladım. En azından otele bırakacakmış. "Güzel." Tek kelime söyleyip geri çekildiğinde hızla şoför koltuğuna geçti. Kontağı çevirip yola çıktığımızda az önceki yaşadıklarımdan kalbim kulaklarımda atıyordu. "Adın ne senin?" diyen sert sesini duyduğumda göz ucuyla ona baktım. Yola odaklanmış, bir cevap vermemi bekliyordu. "Efsun Çevik," dedim içime kaçan sesimle. Eğer söylememiş olsaydım bana zorla söylettireceğinden eminim. "Efsun..." diye mırıldandı. "Niye geldin? Ve bu mahallede işin ne?" Beni şimdiden soru yağmuruna tutmuştu. Sessizce derin bir nefes alıp sakinleşmek için biraz kendime zaman verdim. "Yanlış geldim ayrıca bugün geri dönüyorum. İstanbul da yaşıyorum ben. Sadece gezip görmek için gelmiştim ve göreceğimi gördüm." dedim imalı bir sesle. Sadece bir kaç saat bile görmeme yetmişti. Daha fazla bu şehirde kalmayacaktım. Gözünü yoldan ayırmadan, "ne gördün?" diye sordu dudaklarında yarım bir gülümsemeyle. Buz gibi sesimle, "asla gelinmemesi gereken bir şehir olduğunu," dedim üstüne basa basa. "Hmm..." derken sesinde ki tını ürpermeme sebep olmuştu. Öyle bir demişti ki içinde gizli bir tehdit gizliydi sanki. Ya da ben öyle bir paranoyak olmuştum ki bu adamın her sözünü bir tehdit olarak algılıyordum. Nihayet araç durduğunda otele gelmiştik. Kaçarcasına kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda, "iyi yolculuklar Efsun," dedi alayla el sallarken. Ayrıca adımı telaffuzu ederken öyle bir vurgulamıştı ki, sanki ismim ona aitmiş gibi, bilerek ve keyif alarak söylemişti. Bu yüzden ürperdim. Çünkü bir insan, hoşuna gitmeyen bir adı böyle söylemezdi. Arkama bakmadan koşar adım otele girdim. "Valizini toplayıp derhal bu şehirden uçuyorsun Efsun." Evet yapacağım ilk şey bu olacak. Görevliden kartımı alıp aceleyle odamın bulunduğu kata çıkmak istiyordum fakat beni en az on dakika bekletmişti. Bugün her şey ters gidiyordu. Sinirden ellerim titriyordu. Kartı kapıya okutup içeri daldım. Çantamı yere attığımda ilk işim banyoya girip telefonu almak oldu. Ekranı açıp uçağın kalkış saatine bakacaktım ki gördüğümle nefesim kesildi. "Nasıl?" Biletim iptal olmuştu! Hemde ben odama çıkmadan iki dakika önce! Odaya geri döndüm. Tırnaklarımı kemirirken başka uçak bileti arıyordum. Ama yoktu. Önümüzde ki bir hafta boyunca tüm uçuşlar doluydu. "Biletim nasıl iptal olur ya?" Ağlamaklı sesimle yatağa oturup bu kez de otobüs biletine baktım. Hiç istemediğim hâlde şuan otobüsle bile gidebilirdim. "Sikerler ama böyle işi!" Bir tane otobüs bileti yoktu. Bir yanlışlık olmalı. Sayfayı kaç kez yeniledim ama tüm seferler dolu görünüyordu. Sakin olmaya çalışarak düşünmeye başladım. "Tamam relax ol Efsun. Belli ki ki bu şehir babanı görmeden gitmeni istemiyor kızım." Bir yanım gitmek için yanıp tutuşsa da kadere inanan bir yanım daha ağır basıyordu. Biletimin iptal olması... Kesinlikle, bu şehir babamı görmeden gitmemi istemiyor. Sırt üstü kendimi yatağa attım. Beni en çok yoran şey kararlarımın anlık değişmesi. İkizler burcu olmak gerçekten çok zor. "Neyse... birkaç gün daha idare edebilirim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD