
Bir tek onda vardı anahtar. Konak, dedesinin son hediyesiydi ona.
Anasının kanıyla lekelenmiş ev, ona doğum günü hediyesi olmuştu.
Ronya ağır adımlarla divana oturdu. Defterini
açtı.
Tükenmez kaleminin ucunu sayfanın beyazına bastırdı.
El yazısı düzgün ama öfke doluydu.
“O geceyi unutmadım ana.”
“Kanını gördüm. Sesini duydum. Bir çocuğun sessizliğine gömdüler seni. Ama ben büyüdüm.”
“Aladağlılar... o gece seni benden çaldı. O gece bizim soyumuzu kurutmak istediler.” “Ama bilmiyorlardı... kalan son dal en keskinidir.”
Ronya tekrar yazdı:“Onların konağına çalışan gibi gireceğim. Ellerini sıktığım gün, mezarlarını kazacağım.”
“Yalancı sofralarına oturacağım... ve birer birer masalarını devireceğim.”
“Yeminim var ana.”“Sana, bu taşların şahidinde söz veriyorum.”
“Onları yakıp kül edeceğim.” Defteri kapattı. Başını geriye yasladı. Karanlık içeri çökerken, konak artık sessizliğini değil, bir intikamın ayak seslerini dinliyordu...
🔞🔗🔞
Kan kokusu, eski ahşap duvarların arasına sinmişti. Ronya’nın elleri Botan’ın omzunda titriyordu; solgun ışık, çatlak ampulden sarı sarı akıyor, her şeyi daha da kırılgan gösteriyordu.
Botan, sol omzundaki kurşun yarasına inat, gözlerini Ronya’nın ellerine dikmişti. Sesi, susturulmuş bir öfkenin içinden çıkıyordu:
"Silahı tutarken elin titremiyordu. Şimdi tedavi ederken mi titriyor?" Ronya bir an durdu. Gözlerini kaldırdı. Hafif bir gülümseme dudağının kenarına ilişti—bir parça meydan okuyan, bir parça umursamaz.
"O zaman seni öldürmem gerekiyordu. Şimdi yaşatmam gerekiyor. İkisinde de hata istemem."
Botan hafifçe güldü, ama sonra yüzü aniden ciddileşti. Gözleri Ronya’ya kilitlendi; bu kez içinde sır saklayan bir ağırlık vardı.
"Senin hemşire olduğunu biliyorum."
"O yüzden düzgün yap şu işi." Ronya’nın yüzü bir an dondu. Gözleri büyüdü, elleri kısa bir an için duraksadı.
Ronya, titreyen nefesini bastırarak sargıyı omzuna sarmaya devam etti. Ama Botan kıpırdadı, başını hafifçe yana eğdi ve fısıltıya yakın bir sesle konuştu:
"Yarayı sararken bu kadar nazik olmana gerek yok. Canımı yaktığın kadar, başka şeyler de yapıyorsun."
Ronya'nın yanaklarına sıcaklık yürüdü ama belli etmemeye çalıştı.
"Yarayı temizliyorum. Eğer başka bir şey hissediyorsan, onu kendi zihninde çöz." Botan başını geri yasladı. Gülümsedi, ama gözlerinde başka bir şey vardı.
Ronya sargıyı bağlamaya çalışırken bir anda kolunu kaldırdı ve onu belinden yakalayıp kucağına çekti. Kasıklarının üstüne koyduğu yetmezmiş gibi kendisine bastırınca, Ronya refleksle ellerini onun göğsüne koydu, nefesi kesilmişti. "Ne yapıyorsun?!" Botan gözlerini onun gözlerine kilitlemişti. Sesi, artık o karanlık alaycılıkla karışık ciddiyeti taşıyordu:
"Sen bana kurşun sıktın. Şimdi de kalbimi kurşuna diziyorsun." Ronya bir an kıpırdamadı. Kalbi gürültüyle atıyordu. Elleri hâlâ göğsünde duruyordu ama direnci kırılmaya başlamıştı. Bu, öfkenin sınırında gezinen o ince, keskin çekimdi.
Kucağında oturuyordu şimdi; ne kaçacak kadar güç topladı ne de kalmaya karar verdi. Gözleri, Botan’ın gözlerinden kaçamıyordu. O bakışlar... Yaralı bir adamın değil, bildiklerinden fazlasını bilen, plan yapan bir adamın bakışlarıydı. "Sen fazla şey biliyorsun." Sesi neredeyse fısıltıydı. "Benim bilmeni istemediğim şeyleri bile." Botan umursamadı. Kucağındaki kadını kasıklarına daha fazla bastırırken konuştu,
"Dedem seni benim hizmetime vermemişmiydi? Şimdi işini yap ve beni rahatlat! Kurşundan daha çok yakıyor bu keratanın acısı!'

