4.BÖLÜM

1825 Words
## Gerçeğin Pençesinde Almira, Eliz'in ağzından dökülen o soğuk kelimelerle olduğu yerde adeta donakaldı. Genç kızın zihni büyük bir kaosun içindeydi, arkadaşına ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Nasıl söyleyebilirdi ki? Az önce kuzeni Karan’la o karanlık kulübede, hiç istemediği halde, adeta görünmez bir gücün esiri olarak ilişkiye girdiğini ama aradıkları o lanetli cadı olmadığını nasıl anlatabilirdi? Hem az önce Karan’la kulübede yaşadığı o kabus gibi anlardan ölesiye utanıyor, hem de cadı olayına tüm benliğiyle, körü körüne inanan arkadaşı Eliz’i cadı olmadığına nasıl ikna edeceğini bir türlü bilemiyordu. Almira uzunca bir süre derin bir sessizliğe gömülünce, Eliz garip ve şüphe dolu bir yüz ifadesiyle sessiz kalan arkadaşına baktı. Merakı iyice kamçılanmıştı. Kelimelerin üzerine tek tek basarak, sorusunu çok daha vurgulu bir şekilde yeniledi: "A.l.m.i.r.a... o c.a.d.ı n.e.r.e.d.e?" Almira, yenilenen bu soru karşısında sessizliğini uzunca bir süre daha korumaya devam etti. Ne diyeceğini, nereden başlayacağını bilemiyordu. En sonunda başını hüzünle ve derin bir utançla yere eğdi. Ne kadar utansa da, az önce yaşadığı o akılalmaz olaya hiçbir anlam veremese de her şeyi itiraf etmeye karar verdi. Ancak dudaklarından dökülen ilk kelime olan, "Ben üzgü..." lafını bitiremeden, Karan büyük bir hızla araya girdi. Sesini buz gibi bir tonda tutmaya çalışarak, "Buse az önce apar topar gitti," dedi. Bu sözler üzerine Almira, şaşkınlık dolu bakışlarını hızla Karan'a çevirdi. Karan ise kendisine şaşkınca bakan genç kızı her zamanki gibi yine tamamen görmezden gelerek, öfkeli gözlerini doğrudan Eliz’e dikti: "Hem sana ne! En önemlisi, sizin burada ne işiniz var?!" diye sordu sertçe. Eliz, cadı sandığı o kızın ellerinden kaçıp gidişiyle o kadar büyük bir panik ve afallama yaşamıştı ki, Karan'ın üzerlerine savurduğu o yakıcı öfkeyi gözü görmedi bile. Korkuyla başını iki elinin arasına alarak feryat edercesine konuştu: "Aman Allah'ım! Biz şimdi ne yapacağız? Ben şimdi tüm köylüye ne diyeceğim? Of Almira, nasıl o cadıyı kaçırırsın! Bittik biz, bittik!" diyerek arkadaşına sitemde bulundu ve daha da paniklemeye başladı. Aslında Eliz bu panik hisminde sonuna kadar haklıydı. Çünkü artık o korkunç lanet tam anlamıyla başlamıştı ve eğer cadı sandıkları o Buse denen kızı bulamazlarsa, dokuz ay sonra geri dönmeyi başaran cadı Lidya tarafından tıpkı kendisi gibi tüm köylü acımasızca katledilecekti. ### Maskelerin Ardındaki Korku Eliz’in bu histerik sitemleri ve panik hali Karan’ı daha da çıldırttı. Yüzündeki tüm kaslar öfkeyle gerilirken, "Yeter artık! Bıktım artık sizin bu saçma sapan cadı hikayelerinizden!" diye bağırdı. Karan, az önce kulübeden çıktığında doğadaki o akılalmaz garipliği kendi gözleriyle görmüş olsa da, rasyonel zihni hala bu cadı gerçeğini kabul etmeyi kesinlikle reddediyordu. Onun için az önce şahit oldukları şey, lanet olası büyük bir tesadüften başka bir şey değildi; hepsi bu kadardı. Ona göre doğanın böyle sapıtmasının, dengesini yitirmesinin muhakkak mantıklı, bilimsel bir açıklaması olmalıydı. Bu durumun o ilkel cadı masallarıyla kesinlikle bir alakası olamazdı. Eliz’in yaşadığı panik, çok geçmeden teyzesi Ayşegül ve eniştesi Rıfat’ın da ormana varmasıyla iyice katlandı. Onlar da büyük bir merak ve endişeyle etrafa bakarak gözleriyle Buse denen o kızı bulmaya çalıştılar. Bir kenarda onlara ne diyeceğini bilemeyen Eliz, korkudan dudaklarını kemirmeye başlarken, çok geçmeden Efsa ve arkasından gelen, heyecan içindeki diğer köylüler de kulübenin önüne ulaştı. Efsa hariç, oraya gelen tüm köylülerin yüzünde büyük bir merak ve acil bir cevap bekleyen sabırsız ifadeler vardı. Hepsinin kafasındaki soru aynıydı ve uğultu şeklinde, adeta tek bir ağızdan aynı soruyu dile getiriyorlardı: "O cadı nerede?" Ancak Efsa, kalabalığın biraz daha gerisinde, sessizce durarak gözlerini kısmış bir şekilde doğrudan Karan'a bakıyordu. Çünkü o, daha önce de bir şeyleri hissetmiş, sezmiş ama henüz resmi net olarak görememişti. Karan, burnundan soluyarak öfkeli bakışlarını tüm o batıl inançlı kalabalığın üzerinde gezdirdikten sonra, "Hepiniz kafayı yemişsiniz! O yüzden daha fazla burada durup sizin bu saçmalıklarınızı dinleyemeyeceğim," dedi. ### Büyük Gerilim Fakat ne köylülerin ne de babası Rıfat Bey’in, Karan’ın yakasını öyle kolayca bırakmaya hiç niyeti yoktu. Karan’ın babası Rıfat Bey, öfkeyle öne atılarak, "O cadı nerede Karan, çabuk söyle!" diye bağırdı. Karan, babasının ve köylülerin kendisini daha fazla sıkıştırmaması için, soruya cevap vermeden önce sakinleşmek adına derin ve titrek bir nefes alıp verdi. Ardından son derece kesin ve sert bir dil kullanarak konuştu: "Tamam baba, söyleyeyim o zaman! Biz az önce o cadı sandığınız kızla beraber olduk ve o, gelen bir telefon üzerine apar topar gitmek zorunda kaldı. Tamam mı? Anlaşıldı mı? Şimdi gidebilir miyim?" dedi. Bu sözler ne babasını ne de köylüleri tatmin etmeye yetmişti. Onların tek bir amacı vardı; o da her ne pahasına olursa olsun o cadıyı ele geçirmekti. Karan'ın babası, oğlunun üzerine doğru sinirle yürüyerek gürledi: "Çabuk o cadının nerede olduğunu söyle ya da hemen arayıp onu buraya çağır Karan!" Karan, babası dahi olsa bu saçma sapan cadı hikayesi yüzünden kendisinin bu denli sorgulanmasına ve köşeye sıkıştırılmasına daha fazla katlanamadı. Öfkeyle bağırarak: "Son kez bu konu hakkında konuşuyorum! O kızın nerede yaşadığını bilmiyorum. Aradım ama telefonu kapalı, açmıyor! Tamam mı baba? Artık bu konuda tek bir kelime ya da soru duymak istemiyorum!" dedi. Hemen ardından, bir kenarda korku içinde konuşulanları dinleyen Almira’ya döndü. Kaşlarını öfkeyle çatarak genç kıza doğru yöneldi: "Sen... Sen de tüm bu kafayı yemiş insanlara uyup beni takip etmenin hesabını vereceksin! Hemen! Şimdi!" dedi. Almira’nın cevap vermesine ya da itiraz etmesine zerre fırsat tanımadan, onun narin bileğini sıkıca kavradı ve tüm köylülerin şaşkın homurtuları arasından genç kızı çekerek oradan hızla uzaklaştırdı. ### Sırrın Dehşeti Köylüler fazlasıyla arkalarında kaldıktan sonra, hâlâ yaşadıklarının şokunu atlatamamış olan Almira, bir parça olsun kendine gelir gelmez bileğini sıkıca kavrayan Karan’ın iri ve güçlü elinden kurtulmaya çalıştı: "Bırak artık beni!" diye bağırdı acıyla. Fakat Karan, genç kızın bu çırpınışlarını ve sözlerini her zamanki gibi yine duymazdan gelerek sert adımlarla yola devam etti. Kendisini her zaman olduğu gibi hiçe sayan, yokmuş gibi davranan bu adama karşı öfkesi çığ gibi büyüyen Almira daha da yüksek bir sesle haykırdı: "Yeter artık, bırak kolumu! Dokunma artık bana!" Burnundan sinirle soluyan Karan, Almira’yı tuttuğu bileğinden hızla kendine doğru çekerek önüne aldı ve onu sırtüstü, sertçe koca bir ağacın gövdesine yasladı. Sırtı ağacın sert kabuğuna çarpan Almira’nın canı fazlasıyla yansa da, içindeki nefret dolu bakışlarını hemen önüne dikti. Karan, iki elini ağacın gövdesine dayamış, genç kızı kendi bedeniyle ağaç arasında tamamen hapsetmişti. Almira, onun gözlerinin içine bakarak tekrar bağırdı: "Bırak artık beni dedim sana!" Karan ise son derece sinirli bakışlarıyla Almira’nın iyice burnunun dibine kadar sokuldu. Sesi fısıltı gibi ama bir o kadar da ürkütücüydü: "Tamam, bırakayım küçük aptal! Bırakayım da sen de gidip o geride bıraktığımız, gözü dönmüş köylülere her şeyi anlat! Anlat da onlar da senin o karnına o lanet kazığı geçirip, bedenini ateşe versinler! İstediğin buysa eğer, bıraktım işte!" dedi ve geriye doğru bir adım çekilerek dikkatle Almira’nın gözlerinin içine baktı. Almira duydukları karşısında dehşete düştü. Karan’ın dediklerine inanmak istemeyerek kafasını iki yana salladı: "Hayır, bu doğru değil! Yalan! Hem ben cadı de..." Karan, Almira’nın sözünü acımasız ve alay dolu bir gülüşle kesti: "Sen cadı değilsin! Evet, bunu ben çok iyi biliyorum. Ama az önce geride bıraktığımız o gözü dönmüş köylüler bunu bilmiyor! Ve onların gözü o kadar dönmüş ki, karşılarına cadı diye kimi çıkarırsam çıkarayım, sorgusuz sualsiz öldürecekler!" ### Gerçeklerin Ağırlığı Almira hâlâ duyduklarının dehşetini kabullenemiyordu. Başını yine inanamayarak iki yana sallamaya devam etti. Onun bu dirençli haline daha da öfkelenen Karan, ses tonunu daha da bastırarak konuştu: "Beni çok iyi dinle küçük aptal! Sabah senin o çok sevdiğin, can dostun Eliz bile teyzesi ve eniştesiyle gizli gizli ne konuşuyordu, biliyor musun? Ben söyleyeyim... O cadıyı ellerine geçirdiklerinde, karnına o kazığı sapladıktan sonra cansız bedenini nerede ve nasıl yakacaklarını planlıyorlardı!" Almira’nın, sanki bu mümkünmüş gibi, korkudan gözleri daha da irice açıldı. Dudakları titreyerek kekeledi: "Na... na... nasıl? Ama bu cina..." Karan yine acımasızca lafını böldü: "Evet, cinayet! Ama bu sana ve bana göre cinayet. Onlara göre ise bu köyün ve diğer şehirlerde yaşayan, bu köyle kan bağı olan herkesin tek kurtuluş yolu! Çünkü onlara göre lanet tamamlanınca, o insanların hepsi feci şekilde katledilerek ölecek. O yüzden güzelim, senin gibi aptal bir kızı gözlerini bile kırpmadan, diri diri yakarak öldürürler!" Almira her ne kadar kabul etmek istemese de, Karan’ın sonuna kadar haklı olduğunu içten içe anladı. Çünkü arkadaşı Eliz’in bu cadı efsanesine ne kadar büyük bir inançla bağlı olduğunu, bu uğurda her şeyi göze alabileceğini çok iyi biliyordu. Eğer işin ucunda tüm köyün ve sevdiklerinin hayatı varsa, en yakın arkadaşını bile bu uğurda feda etmekten gözünü kırpmayacağını biliyordu. Almira, bu acı gerçeği kabullenmiş bir şekilde başını sessizce öne eğdi. Karan ise sonunda kendisini anlayan kıza bakarak, "Güzel, anlamana sevindim," dedi ve Almira’nın bileğinden tekrar tutarak onu çekip eve getirdi. ### Odadaki Sessizlik ve Yıkım Yol boyunca tek bir kelime bile etmeden nihayet eve vardıklarında, Almira yine o derin sessizliğiyle hemen odasına kaçmak istedi. Fakat Karan bu ağır sessizliği bozarak genç kızın arkasından konuştu. Sesi bu kez tamamen kısıktı ve büyük bir pişmanlık barındırıyordu: "Ben... Ben gerçekten çok üzgünüm. Sana bunu nasıl yaptım, inan bilmiyorum. Çok üzgünüm..." dedi ve utancından daha fazla Almira’nın yüzüne bakamayarak başını yere eğdi. Almira, Karan’ın bu sözleriyle birlikte o küçük kulübede onunla yaşadığı o kabus dolu, zoraki dakikaları tekrar zihninde yaşadı. İçini kaplayan büyük bir öfke ve nefretle arkasını dönüp Karan’a baktı: "Benim kadar üzgün olamazsın! Sen beni hiç sevmediğin halde, sırf bir anlık zevkin için benim hayatımı tamamen mahvettin! Bundan sonra değil senin o yüzünü görmek, sesini dahi duymak istemiyorum!" dedi ve hızla odasına girip kapıyı arkasından kilitledi. Kendini yatağa atarak hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Ancak gerçekler Almira'nın düşündüğünden çok farklıydı. Karan da en az Almira kadar, hatta belki de ondan çok daha fazla yıkılmış bir haldeydi. Başını, kendine duyduğu o derin nefretle iki elinin arasına alıp sıkarken, kıza yaptığı o alçakça şey yüzünden kendi kendine ağza alınmayacak küfürler ediyor, lanetler okuyordu. Fakat Almira'nın giderken söylediği o, *"Beni sevmeden bunu yaptın"* sözü zihninde bir çivi gibi çakılı kalmıştı; bunu düşünmeden edemiyordu. Evet, tam üç senedir bu kızı ne zaman görse nedensiz bir şekilde sinirleri bozuluyor, durduk yere ona hakaret etmek, bağırıp çağırmak istiyordu. Hatta bunu her fırsatta acımasızca yapıyordu da... Ama onu görmediği, ondan uzak olduğu her an da aklından bir türlü çıkaramıyordu. Karan için son üç yıl, kendi içinde verdiği bu amansız savaşla geçmişti. Almira'yı ilk gördüğü o gün, kızın o derin ela gözleri onu haddinden fazla etkilemişti. Hatta ona nedensiz yere sinir olduğu anlarda bile, kendisini gizlice onun o güzel vücudunu defalarca hayranlıkla incelerken bulurdu. Çoğu zaman aklını kaçırdığını, delirdiğini düşünmüştü Karan. Kendi kendine, *"Sebepsiz yere bir kızdan bu kadar nefret ederken, nasıl olur da ondan bu denli etkilenebiliyorum?"* diye sorup duruyordu. Onu gördüğünde adeta deliye dönüyor ama görmeden de bir gününü bile geçiremiyordu. Sırf onu bir saniye olsun görebilmek için her seferinde saçma sapan bahaneler uydurup onun bulunduğu ortamlarda bitiveriyordu. Bu köye geldikleri ilk gün, Almira’nın onunla bu kadar yakın olması içindeki o kontrolsüz hisleri tetiklemiş ve yine durduk yere sinirlerini bozmuştu. Bu yüzden, ilk gün daha fazla sinirlenmemek adına gece geç saatte eve döndüğünde, yine kendine engel olamayarak onu çardakta öylece uyurken görmüş; uzun uzun, hayranlıkla onu izlemişti. Daha sonra da ona kıyamayıp, onu narin kucağına alarak odasına kadar taşımıştı. Yani ona ne kadar anlamsızca kızarsa kızsın, içinde aslında ona karşı gizli, devasa bir hayranlık besliyordu. Ama şimdi, her şey paramparça olmuş ve bu hale gelmişlerdi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD