## Lanetli Köy
Karan köy meydanından öfkeyle uzaklaşınca, köylüler de Efsa'nın talimatıyla her zaman gizli toplantılar için bir araya geldikleri o büyük ahıra doğru yöneldiler. Ne yapacaklarını konuşmaya orada devam edeceklerdi. Çünkü köyde son zamanlarda çok fazla yabancı dolanıyordu ve şu an konuşacakları hayati şeyleri köylüden başka hiç kimsenin duymaması gerekiyordu.
Efsa, ahırın loş ışığında kendisini pürdikkat dinleyen köylülere tek tek bakarak, "Üç gün içinde o birleşme yaşanacak, bundan kaçış yok. Ama Karan'la birlikte olacak o kadını, yani cadıyı yakalayabiliriz ve yakalamamız şart," dedi.
Her zaman ön saflarda yer alan ve bu cadı olayına tüm benliğiyle inanan Karan'ın babası Rıza Bey de öne atılarak, "Peki o cadıyı yakalayınca ne olacak Efsa?" diyerek sordu.
Efsa kendinden gayet emin bir şekilde, "300 yıl önce ne olduysa o olacak," dedi. Onun bu sözü söylemesiyle, az önce hararetle tartışan tüm o köylü bir anda sustu ve adeta buz kesti. Tamam, hepsi üzerlerindeki bu lanetten kurtulmak istiyordu; ama karşılarındaki kişi bir cadı dahi olsa birini öldürecekleri düşüncesi hepsinde şok etkisi yaratmıştı. Karan'ın annesi Ayşegül Hanım duyduklarıyla kekeleyerek, "Na... na... nasıl yani, ö...!" dedi ve dehşet içinde duraksadı, cümlenin gerisini getiremedi.
Efsa ise gayet soğukkanlı bir şekilde, son derece kesin bir dil kullanarak, "Evet ölmeli. Tıpkı 300 yıl önce atası Lidya gibi, karnına tılsımlı kazık batırılıp yakılarak," dedi.
Tüm köylüler Efsa'nın sözleriyle birbirlerine kararsız bir şekilde bakıp, uğultu şeklinde kendi kendilerine mırıldanmaya başladılar. Çünkü katil olma düşüncesi hepsinin içinde büyük bir korku yaratmıştı. Ama daima cesaretiyle hep ön safta olan Karan'ın babası Rıza Bey, köylünün durumun ciddiyetini anlaması için gür sesiyle araya girdi:
"Kesin şu mırıltıları! Efsa haklı. Eğer biz o cadıyı öldürmezsek, o Lidya denen cadı geri gelecek ve çoluk çocuk, genç yaşlı, erkek kadın demeden hepimizi katledecek. Sadece köydekileri de değil; bizim kanımızdan olan ve büyük şehirlerde yaşayan diğer birçok kişiyi de katledecek. Bunu anlamıyor musunuz?" diye bağırdı.
Karan'ın babası haklıydı. Zaten Rıza Bey'in bu bağırışıyla birlikte tüm köylü kendine geldi. "Bu doğru!", "O haklı!", "Evet, o ölmeli!" diyerek bağrışmaya ve birbirlerini daha da cesaretlendirmeye başladılar.
Artık ne yapılacağı tamamen belliydi; o cadı yakalanacak ve tıpkı atası Lidya gibi öldürülecekti. Ama her şeyden önce onun kim olduğunu kesin olarak öğrenmek gerekiyordu. Bu yüzden de üç gün boyunca Karan'ın peşinde hep biri olmalı ve onu gölge gibi takip etmeliydi. Onu takip edecek kişi, Karan'a yaklaşmaya başlayan her kadını hemen diğer köylülere haber vermeliydi. Hatta gerekirse birleşme sırasında bile o kadını gözünün önünden ayırmadan, gizlice izlemeliydi.
Köylüler, Karan'ı takip edecek kişinin onun dikkatini çekmeyecek birisi olması gerektiğine karar verdiler. Çünkü Karan'ın bu cadı meselesiyle ilgili fikirleri belliydi, inanmıyordu ve karşı çıkıyordu. Takip edildiğini anladığı anda her şey mahvolabilirdi. Bu yüzden en uygun görülen kişinin Eliz olmasına karar verildi. Çünkü Eliz ile Karan, cadı meselesinden dolayı sürekli tartışsalar da aslında onunla en iyi anlaşan ve her daim birlikte vakit geçiren kişiydi. Yani her an onun yanında olabilecek yegane kişi Eliz’di. Zaten cadı olayına tüm kalbi ile inanan Eliz, bu takip işini hemen seve seve kabul etti. Ama aklındaki o büyük soruyu da dile getirmeden duramadı:
"Peki yakalayacağımız kadının cadı olduğuna nasıl emin olacağız? Yani, ya değilse? O zaman suçsuz birini..." dedi ve duraksayıp duyduğu derin endişe yüzünden sözünün devamını getiremedi.
Efsa ise Eliz'e doğru yavaş yavaş ilerleyip tam önünde durdu. Tıpkı Karan gibi deniz mavisi gözlere sahip olan Eliz'in gözlerinin içine bakarak, "Merak etme Eliz, bunu bize doğa bizzat gösterecek zaten. Çünkü birleşme anında tüm doğa ritmini kaybedip sapıtacak ve dört mevsimi aynı anda yaşatacak. Buna her köylü kendi gözleriyle şahit olacak," dedi. Sonra geriye dönerek, tıpkı büyük büyük ninesi Efsa gibi gecenin en koyu hali olan gözlerini köylülerin üzerinde gezdirip, "Aklında başka sorusu olan varsa sorsun," dedi. Tüm köylü ise olumsuz anlamda kafalarını iki yana sallayıp sessiz kalarak başka sorularının olmadığını açıkça ifade ettiler.
Her şey karara bağlanınca da tüm köylü sessizce evlerine dağılmaya başladı. Ama her köylü içten içe hâlâ çok tedirgindi. Bu konuda Efsa'ya güveniyorlardı ama yakalayacakları o cadıyı nasıl öldüreceklerini düşünmeden de edemiyorlardı. Çünkü bu olay kesinlikle dışarıdan duyulmamalıydı. Üstelik aksi gibi köyde de şu sıralar çok fazla yabancı kişi vardı. Yani bu işin sonunda tüm köy cinayetten suçlanıp hapis yatabilirdi ve bunu hiçbiri istemiyordu.
Eliz de arkadaşı Almira'ya ne kadar güvenirse güvensin, ona bu konuda tek bir kelime dahi edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Zaten toplantı başlamadan önce de bu toplantının sadece köylü arasında olması gerektiğini bildiği için, ne kadar bunu istemese de durumu anlayışla karşılamasını rica ederek onu eve göndermişti. Ama Almira arkadaşının kendisini eve göndermek isteyişine hiç alınmamıştı; aksine ona hak da veriyordu. Bu onların meselesiydi, kendisi ise bu olaya da köye de tamamen yabancıydı. Yani aslında orada durmasının bir anlamı olmazdı.
Ahırdan ilk çıkan Eliz oldu ve eve varır varmaz merak içinde kendisini bekleyen Almira'ya sadece üstü kapalı bir şekilde, o cadıyı bulmak için Karan'ı takip etmesi gerektiğini anlattı. Almira'nın "Peki cadıyı bulunca ne olacak?" sorusuna ise, "Hiç! Efsa bir tılsım yapayıp onu etkisiz hale getirecek!" diyerek yalan söylemek zorunda kaldı. Çünkü o cadıyı öldürmek zorunda kalacaklarını arkadaşına asla anlatamazdı. Arkadaşına her zaman sonsuz güvenen Almira ise bu cevap üzerine ikinci bir soru sorma gereksinimi bile duymadı.
İki arkadaş evde konuşurken, Eliz'in hemen peşi sıra eve gelenler Karan'ın anne ve babası oldu. İçeri girer girmez kızlara çok yorgun olduklarını söyleyip, onlara iyi geceler dileyerek erken bir saat olmasına rağmen hemen yatmaya gittiler. Almira ve Eliz ise uykuları henüz gelmediği için kendilerine birer kahve yapıp evin önünde bulunan çardağa çıktılar.
Çardağa çıktıklarında Almira kahvesinden keyifle bir yudum aldıktan sonra, yüzünde oluşan huzurlu gülümsemeyle etrafı ve gökteki parıldayan yıldızları incelemeye başladı. Çünkü o daima şehir hayatı yaşamış biriydi ve şehirde yıldızları bu kadar parlak görmek imkansızdı. Yüzünde asılı kalan o hayranlık dolu gülümsemeyle Eliz'e dönerek, "Daha önce yıldızları hiç bu kadar parlak görmemiştim. Üstelik burada gece çok sakin ve huzur verici. Hatta şu öten cırcır böceklerinin sesi bile kulağa slow bir müzik gibi geliyor," dedi hayranlıkla.
Eliz de arkadaşına gülümsedikten sonra etrafa sevgiyle bakarak, "Evet öyle. Buraya gelince ben de gerçekten nefes aldığımı hissediyorum, mutlu oluyorum. Ama bu yıl çok daha mutluyum çünkü canım arkadaşım da bu sefer benim yanımda," dedi ve yanında oturan Almira'ya doğru uzanıp boynuna sevgiyle sarıldı.
İki arkadaş çardakta birkaç saat daha tatlı tatlı muhabbet ettikten sonra Eliz'in uykusu geldi ve yatmak için içeri geçmek istedi. Almira ise arkadaşına bu güzel yaz gecesinin biraz daha tadını çıkarmak istediğini söyleyerek çardakta biraz daha oturacağını belirtti ve çardağa iyice yayıldı.
Eliz içeri yatmaya gittiğinde, Almira da çardakta bulunan yastığı başının altına koyup sırtüstü uzanarak yıldızları büyük bir hayranlıkla izlemeye devam etti. Fakat aradan daha yarım saat bile geçmemişti ki, temiz havanın da etkisiyle olduğu yerde derin bir uykuya daldı.
Sabah olduğunda ise gözlerini açar açmaz kendisini içeride, yatak odasında görünce çok şaşırdı. Yataktan yavaşça doğrulup kalktığında üzerinde hâlâ dünkü kıyafetlerinin olduğunu fark etti. Yani odaya kendi kendine gelmiş olamazdı; eğer öyle olsaydı kesinlikle bu günlük kıyafetlerle değil, pijamalarıyla yatmış olurdu. Odaya nasıl geldiğini şaşkınlıkla düşünürken içeriye arkadaşı Eliz gülümseyerek girdi:
"Kalkmışsın, günaydın canım," dedikten sonra arkadaşını süzerek incelemeye başladı. "Sen üzerindeki bu kıyafetlerle mi yattın? Gece de çok geç girdin içeri herhalde, seni girerken hiç duymadım, uyuya kalmışım," dedi.
Almira ise arkadaşının sözleriyle şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı. "Ben odaya nasıl geldim inan hiç hatırlamıyorum. En son çardakta uzandığımı hatırlıyorum. Herhalde Ayşegül teyze ya da Rıza amca beni buraya getirmiş olmalı," dedi.
Eliz ise gülümseyerek, "Muhtemelen öyledir. Hadi kalk, kahvaltı hazır. Elini yüzünü yıkayıp masaya gel canım, ben de çayları doldurayım," dedikten sonra arkasını dönüp odadan çıktı. Almira da hızla ayaklanırken dünden üzerinde kalan şortunu ve tişörtünü çıkarıp yerine temiz kıyafetler giydi. Lavaboya gidip elini yüzünü yıkadıktan sonra da mutfağa doğru yönelip kahvaltı masasına oturdu.
Masada Eliz, Karan'ın babası ve annesi çoktan oturmuş, kahvaltılarını yapıyorlardı. Almira'nın gözleri ise hemen etrafı incelemeye başladı; çünkü Karan henüz kahvaltıya gelmemişti. Gece uyuya kaldığı için onu görememişti, halbuki buraya onu sürekli görme umuduyla gelmişti.
Almira masada heyecanla Karan'ı beklerken, Karan'ın babası Rıza Bey, "Biz dün nerede bu kadar yorulduk hanım? Bu saate kadar uyuduğumuz halde hâlâ üzerimde bir uyku var," dedi. Ayşegül Hanım ise, "Herhalde temiz hava çarptı Rıza, valla ben de sabaha kadar gözümü açamadım," diye cevap verdi.
Almira ise onların bu konuşmalarıyla şaşkınca yüzlerine bakmaya başladı. *"Rıza amca ve Ayşegül teyze deliksiz uyuduysa, o zaman ben odaya nasıl geldim?"* diyerek düşüncelere daldı. Onun bu derin düşüncelerini Eliz'in, "Hadi canım başlasana, bak çayını da koydum," deyişi böldü. Almira arkadaşına gülümseyerek çayına doğru uzanırken, ansızın Karan'ın alay dolu o sesini duydu:
"O fazla yemeseydi iyi olurdu, malum yeterince kilolu."
Karan, Almira'nın hemen yanındaki sandalyeye oturup masada yerini alırken, Almira kendisini şişko yerine koyan Karan'a kaçamak, kırgın bir yan bakış attı. Gözleri yine anında dolmaya başlamıştı. Şişko olmadığını gayet iyi biliyordu fakat Karan'ın her seferinde onunla böyle dalga geçip onu aşağılaması canını çok yakıyordu.
Ayşegül Hanım oğlu Karan'a ters ters bakarak, "Ne kilosu oğlum? Kızın zayıflıktan beli kopacak neredeyse!" dedi ve ardından Karan adına özür dileyen bakışlarla Almira'ya döndü: "Sen bu densize bakma kızım, yine heyheyleri üzerinde onun."
Karan ise annesine değil de Almira'ya yan gözle bakarak, dişlerinin arasından sessizce, "Ya, bunu bir de gece kopan kollarıma anlatın," diye mırıldandı.
Karan'ın bu kısık sesle söylediklerini duyan Almira, bir anda kocaman açtığı ela gözleriyle Karan'a kalakaldı. Tüm kanı yüzüne hücum etmeye, yüzü yanmaya ve utançtan kıpkırmızı olmaya başladı. Ona hiçbir şey diyemese de içinden, *"Beni odama getiren oymuş... Aman Allah'ım, aptal kafam! Aptal!"* diyerek kendi kendine yakınıp durdu. Karan ise onun bu halini görünce yüzüne pis bir gülüş attı. Almira daha da utanarak kafasını hemen önüne eğdi ve zoraki bir şekilde kahvaltı yapmaya başladı. Fakat her lokma boğazında düğümleniyor, yutkunmakta zorlanıyordu. Onu odaya kadar kucağında taşıyan kişi, gizliden gizliye sevdiği adam, yani Karan'dı. Ama onu niye taşıdığını da düşünmeden edemiyordu.
Çünkü daha önce heyecandan sakarlıklar yapıp defalarca onun önünde yüzüstü kapaklanmış, Karan ise bırak onu kucağına alıp taşımayı, elini uzatıp düştüğü yerden çekme zahmetinde bile bulunmamıştı. Üstüne üstlük her seferinde alay dolu kahkahalarıyla ona defalarca "sakar aptalın teki" olduğunu söyleyip durmuştu.
Sonunda kahvaltı faslı bitmişti. Eliz, köylüyle yaptıkları plan gereği daima Karan'ın peşinde olması gerektiğini bildiği için çayından son bir yudum aldı ve yüzüne yerleştirdiği sevimli bir gülüşle sordu:
"Karan, bugünkü planın ne?"
Karan kaşlarını merakla çatarak, "Hayırdır, niye sordun?" diye sordu. Çünkü kuzenini çok iyi tanırdı; eğer kendisinden isteyeceği bir şey varsa muhakkak yüzünde bu şekilde bir sırıtış olurdu.
Eliz, Almira'ya bakıp gülümsedikten sonra, "Almira ilk kez bizim köye geliyor. Ona önce köyü, sonra da ilçemizi gezdirmek istiyorum. Bizim arabamız, hatta ehliyetimiz olmadığı için bizi sen götürür müsün diyecektim," dedi.
Fakat Almira, Karan'ın bunu asla kabul etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Çünkü kendisi ne zaman Karan ve Eliz'in yaptıkları planlara Eliz'in ısrarlarıyla dahil olsa, Karan her seferinde bir şekilde plandan cayar, hatta dişlerinin arasından *"Bir şeye de dahil olup yapışmasa şaşırım"* diyerek söylenmeyi ihmal etmezdi.
Almira bu yüzden yine Eliz'in bu ricasını Karan'ın kesinlikle reddedeceğini düşünerek, üzüntüyle önündeki tabağı aldı ve tezgaha doğru ilerledi. Fakat attığı ikinci adımda olduğu yerde donakaldı. Çünkü Karan şaşırtıcı bir şekilde, "Tamam, ben çıkıyorum, siz de 10 dakikaya gelin," demiş ve mutfaktan hızla çıkmıştı.
Almira birkaç saniye duyduklarına inanamaz halde olduğu yerde öylece kaldı. Onu kolundan tutup sarsarak kendine getiren Eliz oldu. Eliz gülümseyerek, "Hadi Almira, yine caymadan hemen çıkalım!" diyordu.
Almira hariç, mutfakta bulunan Karan'ın anne ve babası da Eliz'in Karan'ı takip etmesi gerektiğini çok iyi bildikleri için, ikisi de aynı anda büyük bir heyecanla, "Hemen çabuk çıkın kızlar!" dediler.
Almira ve Eliz dışarı çıkar çıkmaz, Karan'ın kırmızı spor arabasının şoför koltuğuna geçmiş, onları beklediğini gördüler. Karan giydiği siyah gömlek ve gözüne taktığı güneş gözlüğüyle her zamanki gibi fazlasıyla yakışıklı ve karizmatik duruyordu. Bu yüzden Almira, her zaman Karan'ı görür görmez olduğu gibi, yine ritmi fazlasıyla hızlanan kalbi yüzünden yeni bir sakarlık yapmamak için kendini sakin tutmaya çalıştı. Hızla yürüyüp arabada arka koltuğa oturan Eliz'in hemen yanına yerleşti.
Gün boyu Karan, şaşırtıcı bir şekilde ilk kez Almira'ya laf sokmadan ve onu aşağılamadan onlarla beraber gezdi. Tabii her zamanki gibi Almira'yla doğrudan hiç muhatap olmamıştı ama bu kadarı bile genç kıza fazlasıyla yetmişti. Çünkü ilk kez Karan onunla bir yere gidiyor ve onu incitmiyordu. Bütün gün hep beraber köyü ve ilçeyi gezdiler. Fakat Eliz, Karan'ın üç gün boyunca peşinde olması gerektiğini bildiği için, Karan'a ilçeyi yeterince gezemediklerini söyleyerek ertesi gün kendilerini tekrar götürmesini rica etti.
Karan bu ikinci istek karşısında önce sıkıntılı bir nefes alıp verdi. Sonra kuzeni Eliz’in yüzüne "hayır" der gibi dik dik baktı. Fakat Eliz’in o yalvaran bakışları karşısında en sonunda pes edip yılgın bir şekilde, "Tamam!" demek zorunda kaldı. O gece herkes gezmekten o kadar çok yorulmuştu ki, akşam yemeğinden sonra hepsi de erkenden yataklarına gidip uyudular. Hatta normalde tam bir gece kuşu olan Karan bile erkenden yatmıştı.
Ertesi gün sabah olduğunda, yine kahvaltıdan hemen sonra üçü birden ilçeye giderek gezdiler. Üstelik bu sefer Karan, yarım ağızla da olsa Almira'yla birkaç kelime etmişti. Bu kadarı bile Almira’yı tarif edilemez bir mutluluğa boğmuştu. Ta ki ilçeyi gezerken Karan'ın hangi ara tavlayıp konuşmaya başladığını anlayamadıkları o kızıl afet onlara dahil olana kadar...
Kızıl afetin adı Buse'ydi; oldukça hoş ve seksi bir kızdı. Giydiği mini elbise ve yaptığı iddialı makyajıyla gerçekten oldukça dikkat çekiciydi. Fakat Karan bakmaktan çok daha ileri gidip, yarım saatin içinde kızla samimiyeti oldukça ilerletmiş ve sarmaş dolaş bir hale gelmişti.
Eliz kıza içten içe acayip gıcık olmuştu ama Karan'ın hatırına kızla yarım ağızla da olsa mecburen konuşuyordu. Tabii bunun diğer büyük sebebi, bu kızıl afetin aslında bekledikleri o cadı olabileceği düşüncesiydi. Almira ise bu tarz durumlara daha önce defalarca şahit olsa da, her seferinde olduğu gibi yine derinden üzülmüş ve adeta orada yokmuş gibi bir sessizlikle yanlarında durmaya devam etmişti. Karan'ın hayatına giren kızlara defalarca tanık olmuş ve her yeni kızla birlikte kalbinde tarifsiz sızılar hissetmişti. Ama bu duruma asla alışamayacağını da gayet iyi biliyordu. Çünkü Karan, onun gizlice de olsa deli gibi aşık olduğu adamdı.
Akşam olmaya yakın Eliz ve Almira, Karan ile o kızıl afetin vıcık vıcık veda sahnesini izledikten sonra tekrar arabaya bindiler ve köy yolunu tuttular. Tamamen sessiz geçen araba yolculuğunun sonunda hep beraber köye geri geldiler. O gece de tıpkı bir önceki gün gibi gezmekten yorgun düştükleri için erkenden yatıp uyudular.
Eliz, üçüncü günün sabahında yine kahvaltı masasında Karan'a beraber gezmek için ricada bulundu. Fakat Karan, Eliz'e çapkın bir gülüş atarak bugün bir misafiri olacağını ve onu ağırlaması gerektiğini söyledi. Masadaki Almira hariç herkes bir anda buz kesmişti; çünkü hepsi de bu gizemli misafirin kim olduğunu hemen anlamıştı. Tabii Almira da bu misafirin o kızıl afet olduğundan yüzde yüz emindi.
Eliz, bir önceki gün tüm yaşananları teyzesi ve eniştesine anlattığı için onlar da gelenin kim olduğunu biliyorlardı. Hatta Ayşegül Hanım tüm köylüyü bu durumdan haberdar bile etmişti. Ve bugün köylüler için hayati derecede önemli bir gündü. Çünkü bugün, Efsa'nın dediği gibi lanetin tutacağı o son gündü. Almira da lanetin son günü olduğunu bildiği için kahvaltı boyunca ağzını bıçak açmamıştı; hatta Karan'ın ara ara laf sokmalarına bile tamamen kayıtsız kalmıştı. Çünkü lanete göre, cadı da olsa Karan bugün o kadınla beraber olacaktı. Ve maalesef Eliz'in ısrarlarına dayanamadığı için Karan'ı onunla beraber takip edecek ve belki de bu birlikte oluşa bizzat kendi gözleriyle şahit olacaktı.
Eliz, Almira'nın Karan'ı sevdiğini bilse de, onu rahatça takip edebilmek için yanına Almira'ya ihtiyacı vardı. Çünkü onu gezdirme bahanesiyle tüm gün peşinde dolanabilirlerdi; yani eğer Karan'a yakalanırlarsa bu yalana başvurabilirdi. Eliz arkadaşı için fazlasıyla üzülüyordu. Fakat lanetteki cadıyı yakalamak için arkadaşının üzüntüsünü de, ona karşı duyduğu kendi vicdan azabını da şu anlık yok saymalıydı. Çünkü o cadıyı yakalamazlarsa, kendisi de dahil olmak üzere bu köyle bağlantılı olan birçok kişi hayatını feci bir şekilde kaybedecekti.
Hepsi daha kahvaltı masasındayken Karan'ın telefonu çalmaya başladı. Karan telefonu eline alıp ekranına baktıktan sonra yüzünde beliren o çapkın ifadeden arayanın kim olduğu hemen anlaşıldı. Zaten Karan masadan kalkarken ağzı kulaklarında "Alo Buse," demesiyle herkesin bu tahmini tamamen kanıtlanmış oldu.
Karan masadan kalkar kalkmaz Eliz ve onun zoruyla Almira da hızla ayaklandılar ve peşi sıra onu gizli gizli takip etmeye başladılar. Karan yürüyerek köy meydanına doğru giderken, meydana yakın tenha bir yerde karşıdan gelen bir taksi hemen yanında durdu. Saniyesinde de içinden yüzündeki o seksi gülüşüyle kızıl afet indi.
Tanışmalarının daha ikinci günü olmasına rağmen, Buse taksiden çıkar çıkmaz Karan'ın dudaklarına uzunca bir süre son derece ateşli bir şekilde yapıştı. Kendini geriye doğru çekerken de Karan’ın kulağına doğru eğilip bir şeyler fısıldadı. Kızın kulağına söyledikleriyle önce biraz şaşıran Karan, hemen kendini toplayıp kıza çapkınca ve iç gıcıklayan o gülüşüyle baktı. Ardından kızın bileğini kavrayıp onunla beraber ormanın içine doğru yürümeye başladı. Tabii peşleri sıra Eliz ve Almira da onları izliyordu.
Almira az önce şahit olduğu o samimi sahneden sonra daha da üzülmüş ve arkadaşı Eliz'e yine gelmek istemediğini söylemişti. Fakat arkadaşının ısrarı ve onunla birlikte köylünün hayatı için sessiz kalarak takibe mecburen devam etti.
Uzunca bir takibin ardından Karan ve Buse denen kız, ormanın içindeki küçük, eski bir kulübenin önünde durdular. Almira ve Eliz ise onları büyük bir ağacın arkasından gizlice izlemeye devam ediyordu. Karan göz ucuyla hafifçe etrafı kolaçan ettikten sonra, elinden tuttuğu kızı kulübenin kapısına yasladı ve büyük bir iştahla dudaklarına yapıştı.
Eliz ve Almira, Karan'ın peşinden hızla evden çıktıkları için ikisi de aceleden yanlarına telefon almayı akıl edememişti. Bu yüzden Eliz kısık bir sesle, "Lanet olsun!" diyerek söylendi. Ardından Almira'ya dönüp, "Sen burada bekle ve onları gözünün önünden sakın ayırma! Ben hemen eve giderek eniştem ve teyzeme haber vereyim!" diyerek Almira'nın itiraz etmesine hiç fırsat vermeden hızla ve sessizce oradan uzaklaştı.
Almira, Eliz'in arkasından sıkıntıyla bakıp, "Ben şimdi tek başıma ne yapacağım!" diyerek yakındı. Fakat mecburen onları izlemeye devam etmek için kafasını tekrar kulübeye doğru çevirdi.
Fakat kulübenin önünde artık kimse yoktu. "Muhtemelen kulübenin içine girmiş olmalılar," diye düşünerek, hiç istemese de yavaş ve sessiz hareketlerle kulübeye doğru yaklaşmaya başladı.
Fakat attığı üçüncü adımda arkasından gelen o sesle donakaldı:
"İnşallah bana burada olmanın mantıklı bir açıklamasını yaparsın Almira hanım!"
Almira, arkasından gelen Karan'ın bu sesiyle olduğu yerde öylece kalakaldı...