{ÇİĞ TANELERİ}

1450 Words
Çaresiz hissettiğinizde ne yaparsınız? Bir anlık hevesle alışmaya çalıştığım bu ailenin yapı taşları da evin gerçek oğlu tarafından kafama devrilerek kırıldı ve tuzla buz oldu. Bu beklenmedik bir durum değildi ancak nedeni olmadan böyle hırçınla yaklaşması da beklediğim bir durum olamazdı elbette. Bazen kimse acı çektiğimi görmüyor gibi... Neden görsünler ki? Sonuçta ben umursanması işten bile sayılmayan biriyim. En azından kendim için bu şekilde düşünmek tüm bu olanları mantıklı kılıp içimdeki o sesi durdurmayı başarıyor. Eğer kanadınız olmadan dünyaya geldiyseniz, size kimse kanat takmaz ve gökyüzüne sadece bakmakla yetinirsiniz... Uçmak sadece bir imkansızlıktan ibarettir... Benim gökyüzüm bir aileydi... Kanatsız gelmiştim dünyaya ve bir daha asla kanadım olmayacağı gerçeğini unutmuştum. Ta ki Güney Hancı bu gerçeği yüzüme sonuna kadar vurana dek. Sabah çoktan olmuştu. Neredeyse birkaç saat dışında hiç uyumamıştım. Yatak alışkın olmadığım şekilde rahattı, uykunun kollarına kendimi atarım diye düşünüyordum ancak kollarına koştuğum şey sadece karanlık kâbuslarımın olduğu dakikalardı. Gerçekten yabani olabilir miydim? Yatakta doğruldum ve ayaklarımı yere sarkıttım. Ayak tabanlarımın soğuk zeminin üzerinde duran yumuşak halıya dokunmasına izin verdim. Saatin kaç olduğunu masanın üzerinde duran saatten görebiliyordum. 06.00... Alnıma elimi götürüp önümdeki saçlarımı arkaya doğru ittirdim. Ayağa kalktım ve sahili gösteren pencereye yöneldim. Sağıma baktığımda sahilin yarısını görebiliyordum, solumda ise bahçenin yarısı vardı. Deniz karanlığa hapsolmuştu. Durgunlaşmıştı, sakin gel gitleriyle güneşi karşılayacaktı. Benim aksime o, bu sakinliğinin içinde fırtına gizliyor gibi durmuyordu. Ya da ben yanlış görüyordum. Artık delirmek için sihirbaza yalvarabilirdim. Belki de zaten beni deli şekilde yaratmıştı! Bu kadar acıyı ancak kendime ben yaşatabilirdim, kendine bu kadar acı yaşatan insan da ancak deli olabilirdi... Ne hissedeceğimden çokta emin değildim. Alışkın olduğum yatağımdan çok uzakta bir yerde uyanmıştım. Vücudumun, alıştığı sıcaklığın üstünde olan bu odayı yadırgayışıma hiç şaşırmamıştım. Birkaç saat uyuyabildiğim bile seviniyordum. Pencereden dışarıya bakarken başımı cama yasladım, cama mühürlenmiş olan soğuk alnıma, vücut sıcaklığım ise cama geçmişti. Bahçede kimsenin olmadığından emin olmak için başımı sola döndürdüm ve bahçenin görünen kısmına baktı. Kimse yoktu, bu saatte kimsenin olmaması gayet doğaldı. Kimse uyanmadan biraz nefes alabilir ve yeniden inzivaya çekilebilirdim. Biraz mutlu oldum, son bir günde ilk kez yalnız kalabilecektim. Bir sevinçle üstümdeki elbise pijamayı değiştirmeye gerek duymadan kapımı açtım. Üşüyeceğimi biliyordum yine de umurumda bile değildi. Mevsim ne olursa olsun hava, bu saatlerde hep soğuk olurdu ancak bu sevmediğim bir durumdan ziyade sevdiğim bir duruma dönüşmeyi başarmıştı. Var olduğumu soğuk vücudumu titrettiğinde anlayabiliyordum sadece... Var olmasam, soğuk beni üşütemezdi. Koridorda kimsenin olmadığına ikna oldum ve ses çıkartmamak için son derece dikkat ettim. Çıplak ayaklarım koridorun zeminine bir yapışıyor bir yukarı kalkıyordu. Elimde tuttuğum ayakkabılarımı ise dışarıya çıktığımda giyebilmeyi planladım. Aşağı kata indim ve kapıyı açtım. İçimde garip bir heyecan vardı. Elimdeki ayakkabıları kapının önüne koydum ve dışarıya çıktım. Saat çoktan 06.30 olmuştu. Ama saati düşünmeyecek kadar meşguldüm. Hatta öyle meşguldüm ki bahçe kapısının önünde kapının açılmasını bekleyen arabayı bile fark etmemiştim. Benim tek ilgilendiğim nokta ayaklarımın altını, üzerlerine çiğ düşmüş çimenlere basmaktı. Tabanlarım güzel bir nemli his ile ıslanırken bir anlığına dünyada tek başıma ve mutluydum. Gün henüz ağarıyor, insanlar uyuyordu ama doğa uyanıktı. Yeşil çimenler nefes alıyor ve beni de nefes almaya ikna ediyordu. Ayak parmaklarımı bir açıp bir kapatarak bu anın tadını çıkarttım. Gülümsüyordum çünkü kendimle baş başa kalmayı ve dışarıdan bakıldığında tuhaf görünen şeyleri yapmayı seviyordum. Bu bendim... Gerçek bir ben... Ve var olmayı bildiğim tek yöntem buydu. Çimenler benim adımlarımdan başka bir ayakların altında ezildiğini belli edercesine hışırdadı. Olduğum yerde donup kaldım. Güney olduğunu tahmin etmiştim ama o değildi yine de bu saatte burada olacak başka kim olabilirdi ki? “Günaydın!” dedi tanımadığım bir ses. Öyle içten bir şekilde konuşmuştu ki sanki benimle tanışmak için heyecanlıymış gibi gelmişti kulağıma. Olduğum yerde irkilerek arkamı döndüm. Benim ürktüğümü görünce bir adım geri gitti ve gülümsedi: “Korkutmak istememiştim ama aslında bu saatte bahçede uzun saçlı bir kızı görmek beni de korkuttu. Neyse ki üzerindeki tamamen beyaz değil de biraz olsun sana yaklaşma cesareti gösterebildim.” Anlamadan yüzüne bakıyordum, her nasıl bakıyorsam gülümsemesi yüzünden kayboldu ve kendini açıklamaya koyuldu. Gülmemem ona garip gelmişti belli ki. “Yani, hani korku filmlerinde olur ya. İşte, uzun düz siyah saçları ve beyaz bir elbisesi vardır...” “Beni hayalete mi benzettin?” “Hayır... Hayır! Hayır! Sadece komik olur diye düşündüğüm için söyledim! Sanırım toparlayamayacağım o yüzden kim olduğumu söyleyerek direkt tanışma faslına geçelim. Ben Barkın, Barkın Güzar. Sen kimsin peki?” Tam cevap verecekken, benim yerime ne zaman geldiğini anlamadığım Güney cevap verdi: “Evin evlatlığı... Doğa.” Barkın, arkasına omzunun üzerinden dönüp baktı ve ardından bana şaşkınlıkla döndü: “Ben daha küçük birini bekliyordum...” “Bu hayal kırıklığını anne ve babama iletirim olur mu dostum? Gidelim artık buradan. İki gündür bu ev bana dar geliyor.” Güney, yüzünü buruşturmak çıplak şekilde çimene basan ayaklarıma baktı. Utanıp ben de ayaklarıma baktım ve parmaklarımı istemeden içe doğru kıvırdım. “Gerçekten yabanisin... Gidelim Barkın, kahvaltıyı kulüpte yapmak istiyorum. Aleyna geç kalırsam kırılır.” Barkın, Güney’e göz devirdikten sonra bana döndü. Beklemediğim şekilde gülümsemesi hâlâ yüzündeydi. Elini uzattı: “Memnun oldum Doğa, daha sonra görüşürüz.” Güney, Barkın’ı kolundan tuttu ve arabaya doğru sürükledi. Binip yalıda yola çıktılar ve uzaklaştılar. Arkalarından bakarken hala utanç içindeydim ve gün ağarmıştı. Birkaç adım daha gezdirdim ayaklarımı ve baş parmağımın ucuna çimende farklı bir şey temas etti. Yere bakınca bunun bir işitme cihazı olduğunu fark edip elime aldım. "Küçük Hanım! Günaydın!" dedi biri. Bu tombul ses yine aynı tombulluktaki bir bedene sahip olan Remzi Usta'dan geliyordu. Üstündeki pijamalarıyla Remzi Usta, mutfak çıkışından yaklaşıyordu. O an fark ettim bahçeye mutfağın içinden de bir çıkış olduğunu. Remzi Usta'nın dikkati birden elimde tuttuğum şeye yöneldi. Gözlerini kocaman açtı ve ellerini bacaklarına vurdu. Elleriyle altındaki pijamayı hafif toparlayarak bana doğru koştu. Bir bana bir de elimde tuttuğum işitme cihazına bakıyordu. Remzi Usta'nın bir fok balığına benzediğini düşündüm. "Bulmuşsun" dedi Remzi Usta. Anlamadığımı belli eden bakışlarla Remzi Usta'ya bakmaya başladım. "Ben bunu dün bahçede budama yaparken düşürdüm. Bir aradım bir aradım! Çimenlerin içine bakmaktan kör oldum vallahi! Birde o kadar çok baktım ki Züleyha Teyze'ni belli bir süre yeşil gördüm!" dedi elimde tuttuğum işitme cihazını alırken. Kendimi tutamadan gülmeye başladım. "Amanın!" diye bir ses duydum yine mutfaktan gelen. Başımı o yöne çevirdim gülüşüm henüz suratımdayken. " Şunlara bakın hele! İkisi de pijamayla! Üstelik birinin ayağından hiçbir şey yok yere basıyor!" Konuşan kişi Züleyha Hanım'dı. Remzi Usta ayaklarıma baktı. "Akşama cırcır olursun kızım sen hiç cırcır olmadın herhalde, böyle korkusuz yere bastığına göre..." dedi Remzi Usta. Hem yüzümü buruşturdu hem de cırcır kelimesini söylerken şişkin göbeğini tutan Remzi Usta'nın haline gülmeye başladım. Züleyha Hanım'da Remzi Usta'da halime kahkaha atıyorlardı. Belli bir süre şaşırdım ancak ardından onlarla gülmeye başladım. Züleyha Hanım'ın gülerken çenesinin altından sarkan gıdığının ne kadar da sempatik ve komik olduğunu fark ettim. Bir diğer fark ettiğim şey ise bu iki kişinin gülerken göbeğini tutmasıydı. Onlara hak verdim. Gülerken göbekleri bir aşağı bir yukarı oynuyordu... "Sabah sabah neye gülüyorsunuz!" Bu huysuz sesin sahibi Züleyha Hanım'ın küçük kızı Aslı'ya aitti. Aslı gözlerini ovalayarak mutfağa girerken annesinin arkasında pijamasıyla bahçede duran beni fark etti. Gözlerini devirerek tezgahta duran sürahiden bardağa su doldurdu ve suyunu içmeye başladı, gözlerini benden ayırmadan... Beni sevmemişti, geldiğim ilk andan beri. Belki de Güney Hancı'yı kıskanmıştı. Eve gelen ve birden bu ailenin her şeyine ortak olmasına rağmen kan bağı bulunmayan beni sevmemesinin sebebi belki de herkesten gizlediği Güney Hancı’ya karşı olan hisleriydi...Elimde olmadan bunu düşünmeye başladım. Aslı'nın bakışlarından rahatsız oldum ve gülüşüm birden söndü. Yeniden içimi o karanlık sarmaya başlamış gibi hissettim ve ayaklarımın altının pisliğine baktım. İçeriye ayakkabılarla giremezdim, çıplak ayakla yere bastığım için içeriye kirli ayaklarla girerek bu kibar Züleyha Hanım'a saygısızlıkta etmek istemiyordum. "Kimse bu evin zeminlerini böyle düşünmüyor Doğa, gir kızım içeri Aslı temizler kirlenirse eğer" dedi Züleyha Hanım. Mahcup olmuş gibi yerdeki ayakkabılarımı elime aldım ve mutfaktan eve girdim. Başımı önüme eğerek Züleyha Hanım'ın yanından geçtim ve Aslı'nın bakışlarının altında ezilerek mutfaktan çıktım. Kızının bakışlarını fark eden Züleyha Hanım ise ayağında ki terliği su içen kızına fırlattı. "Niye öyle bakıyorsun kıza!" dedi. Mutfak kapısının köşesinde durup elimde olmadan dinlemeye başladım. "Annesi babası yok kızın, ona rağmen ne kadar güzel yetiştirmiş kendini. Biz senin başındayız seni yetiştiremedik kızım. Sana mı kızayım kendime mi ben şaşıyorum Aslı!" dedi Remzi Usta. Annesi babası yok... Bu cümle içimin en derinlerine yeniden oturdu. Çıkaramadığım o karanlığa... Merdivenlerden çıkarken adımlarımı izliyordum, birden karşımda duran ayakları gördüm ve çenemi nazik bir el tuttu. Başımı hafifçe kaldırdı. Omuzlarına düşen saçlarıyla ve güzel kokusuyla bu kişi Mine Anne’ydi. Dolan gözlerini gören Mine Anne endişelenmiş gözlerle bakarken gülümsemeye çalışıyordum. “Ayaklarını temizle ve kahvaltıya gel olur mu tatlım? Yakında bir davet verilecek ve kesinlikle davetin odak noktası sen olacaksın. Bunun üzerine biraz konuşalım.” Korkarak açılan gözlerimi görünce saçımı okşadı ve devam etti: “Korkma, hiç endişelenme. Çok güzel geçecek, cemiyeti seni tanıması gerekiyor. Bir yerden başlamalıyız öyle değil mi?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD