{ARAF'IN SİHİRBAZI}

3897 Words
DOĞA HANCI Adımlarımı Barkın'ın adımlarına uydurmaya çalışıyordum. Benim bacaklarımdan daha uzun bacaklara sahip olan bu kişi bana acıyacak ve adımlarını yavaşlatacak gibi görünmüyordu. Dışarıda yağan yağmurun ise camlara çarpma sesini duyabiliyordum. İçeriye vuran ışıklarla birleşen camdaki damlalar geçtiğimiz koridora garip bir gölge veriyordu. Yürüyüp giden Barkın'ı bileğinden tutarak durdurdum. Sebebini anlayamadığım şekilde kaçmaya yelteniyor gibiydi. "Benden mi uzaklaşmaya çalışıyorsun, yoksa karanlıktan mı korkuyorsun? Eğer öyleyse bunu söyleyebilirsin seninle dalga geçmem!" Bana anlamayan gözlerle baktı. Gerçekten karanlıktan korktuğunu düşünmeme şaşırmış olmalıydı. Erkekliğini bana kanıtlamak ister gibi göğsündeki kasları belirginleştirdi, belki de bunu daha da yoğunlaşan siniri sağlamıştı, bilemiyorum. O an için bunu anlayamamıştım. "Karanlıktan korkmak mı? Dalga geçiyorsun öyle değil mi?" Konuşuyordu ve derin nefesler alıyordu. Neye sinirlendiğini biliyordum ama kalkıp bunun konusunu tekrar tekrar ona açmak istediğim son şeydi. Ucu her şekilde bana verilecek bir ton öğüt ve emir veren cümlelerden ibaret olacaktı. Hala nemli olan saçlarına ellerini geçirdi ve suratıma baktı. "O Karan bozuntusu halâ ne için burada sence? Seni izlediğini fark ettiğimde suratına oturttuğu gülüşü gördün mü?" Ona ne demeliydim? "Evet farkındayım ama ona karşı kalkıp bir şey yapamam" mı? Güney haklıydı belki de, insanların benim yerime beni savunmalarına izin vermeliydim çünkü ben kendimi hiç savunma zorunluluğu hissetmediğim için bunun nasıl yapıldığını bilmiyordum bile! "Kafasının güzel olduğuna eminim! Belki benim bardağıma koyduğu şeyden kullanmaya kendisi de başlamıştır!" Ortamı yumuşatmak için gülerek kurduğum bu cümle Barkın'ın bana tek kaşını kaldırarak bakmasına sebep olmuştu. Bu ortamı yumuşatmak yerine bana zarar veren birinin dibimde nasıl da kolayca bitebileceği gerçeğini daha da netleştirmişti. İşin içinden nasıl sıyrılacağımı bilmemenin karşısında bu işin suçlusu ben bile değildim ama ortada bir mağdurun olduğu da pek söylenemezdi. "Seni ondan uzak tutmaya çalıştıkça adam usanmadan dibinde bitiyor! Bunu nasıl engelleyeceğiz bilmiyorum! Güney'e bundan bahsedemem, inan bana sonu düşündüğünden daha kötü olur." Barkın cümlesini kurdu ve beni bileğimden tutarak sürüklemeye başladı. Bana temas etmesi içimde garip bir his uyandırıyordu, teni tenime temas ediyordu ve bu şu duruma bakarsanız oldukça sıradan bir olaydı ancak benim için pek de normal sayılmazdı, tenim bir başkasından gelen temasa alışkın değildi ancak bu temas değil de bu tutuşun altında yatan koruma hissi etkilemişti beni içten içe. Bunlar ruhumu okşasa dahi bileğimi acıttığını fark etmemeye başlamıştı gereğinden daha fazla sıkıyor, içindeki öfkeyi bileğime gönderiyordu. Beni sürüklemesine yağmurun altına çıkana kadar izin verdim ancak bileğimi nasıl sıktığının farkında bile olmadığına artık emindim. "Acıyor!" dedim yağmurun tam ortasında durarak. "Ne?" diyerek cevap verdiğinde bırakın nasıl tuttuğunu fark etmeyi bir kenara bırakıp bileğimi tuttuğundan bile bir haber olduğunu anlamıştım. Önce suratıma sonra bileğime baktı. Git gide hızlanan yağmur yüzümüzü yıkarken saçlarım ıslandıkları için düzensiz bir şekilde ayrı ayrı gruplanarak bütünleşmeye başlamıştı bile. "Özür dilerim" diyen sesinin tınısında gerçekten bir özür yatıyordu. Bunu fark etmemek ise imkansızdı. "Bunun bir önemi yok ama Karan'ın bu tavırlarına fazla takılı kalıyorsun, yeni olduğum için beni savunmasız görüyor o yüzden bu şekilde davranıyor sebebi ise Güney bunu zaten biliyoruz, bir kaç güne geçeceğine eminim!" tek savunmam buydu, tek mantıklı kurabileceğim cümle buydu bu konular için. Aklıma hem onu hem de kendimi yatıştırabilecek başka bir şey bulamıyordum. "Anlamıyorsun! İkisi de karşı taraf olduklarında çok tehlikeliler ama Karan'ı daha tehlikeli yapan şey ise Güney'in seni koruyor olması, bunu artık oyun haline çevirmeye başladı ve sen bunu göremeyecek kadar onu tanımıyorsun! O yüzden kimseye abartıyorsun deme, Karan'ı da Güney'i de tanıyan herkes sana bunu dediğin için alayla güler" İşte bu, bu çok sertti. İki kişinin oyununda karşı tarafın yıkabileceği bir duvar olarak rol almıştım. Hiçbir şey kendi irademle yapılmıyorken, kendi irademin dışında yine yıkılabilecek bir nesneyi oynuyordum. "Hadi artık gidelim! Bundan Güney'e bahsetmeyeceğim, bir kez daha o aşağılık insanla bir araya gelmesini istemiyorum." Barkın her ne kadar Güney'i Karan'dan uzak tutmaya çalışıyorsa beni de Karan'dan o kadar uzak tutmaya çalışıyordu. Bunun farkındaydım ancak Karan'a yakınlaşan ben değildim, tüm sınırları arsızca aşan kişi Karan'dı. Bileğimi tekrar tutmasını istemediğim için arkasından arabaya doğru ilerliyordum. Arabaya bindikten sonra içim acıdığı tek şey bu güzel koltukların bizim üstümüz yüzünden sırılsıklam olacağı ve arabanın içinin çiğ balık gibi kokacağıydı. "Klimayı açtım, birazdan ısınırsın." diye açıklama yapan Barkın hala son derece gergindi. Ben dersteyken, beni izleyen Karan'ı o değil, kapıdan çıktığımda ben fark etmiştim. Karanlıkla birleşen saçlarının aksine gözleri tüm ışıksızlığa meydan okurcasına parlıyordu, siyahlığın ortasına tesadüfi bir güzellikle yerleşen mavi gözleri kendisine öyle tezat ama öyle uyumluydu ki onu gördüğümde hayran kalmış gibi bakmadığım konusunda asla emin olamamıştım. Bu bakışı belki Barkın'da fark etmişti ve bu dinmeyen öfkesinin altında yatan şey benim bakışlarımdan çıkarttığı aslı astarı olmayan anlamdı. Onlar beni korumaya çalışırken, karşı taraftan bir hoşlanma duygusu alabileceğim konusu onu kızdırmış olmalıydı ya da belki bu kadar savunmasız ve aptal olmam onun bana kızması için yeterli nedenlerdi ona göre. Arabanın camından aşağıya süzülen her yağmur damlası ruhuma dokunuyor gibiydi. Sanki ağlayan gökyüzü değil de bendim... Hayatımın böyle sarpa saracağını söyleseydi eğer birileri kalbimi söküp atsalar dahi böyle bir şeyin mümkün olmayacağını haykırarak söylerdim, böyle bir hayat isteyip istemeyeceğimi sorsalardı eğer cesaret edip edemeyeceğimden bile emin olmadığım için belki soruyu soranlardan değil ama sorulan sorudan dolayı arkama bile bakmadan kaçabilirdim. Damlaların arasından bana bakan ve adımlarını öne doğru atarken birden duran silueti gördüğümde ise gözlerim yavaşça yürüyen ayaklardan sıyrılarak gövdeye ve oradan da o keskin bakışlara doğru döndü. Yağmurun altında ıslanmanın onda hiçbir hareket uyandırmadığını gelmek dünyanın en saçma olayı olarak görsem de yağmurun bir insanın üstüne daha sert düşmesi gerektiğini düşünüyordum, bana öyle düşen bu damlalar Karan'ın bedenine yaklaştığında sanki daha yavaş düşüyorlardı. Sanki damlalar sert düşse Karan'ın bedeni değil de damlaların olmayan canı acıyacakmış gibiydi. Bana bakan gözlerinden kendimi sıyırmak zorunda kalmadan hemen önce aramızdaki mesafeyi gördüm ve beni arabanın içindeyken göremeyeceğini düşündüm. Yağmur damlalarının arka arkaya ve hızlı şekilde düşüşü, aramızdaki mesafe ve arabanın camını hesaba kattığımda gözlerimi bulması için önce bu kalın perdemsi yağmuru aşması gerekiyordu, sonra mesafeyi, sonra bu basit olan camdan içerideki küçük gözlerimi bulması... Olanak vermem zor olsa da işte tam da göz bebeklerimin içe bakıyor gibiydi. Gözlerimi daha fazla ona bakarken tutamadım ve önüme döndüm. Üzerime yapışan kıyafetler biraz olsun ısının verdiği hisle derimi rahat bırakmış gibiydi. Islaklık yüzünden ise akıl almaz şekilde vücudum kaşınıyordu. Barkın elindeki telefonunu bırakıp arabayı çalıştırdığında, telefonla uğraştığını yeni fark etmiş ve bana az önce onca şey olurken bakmadığı için şükretmiştim. "Akşam yemeğine bekliyorlarmış, Güney mesaj atmış. İyi ki o aptalın boğazını sıkmaktan son anda vazgeçtim yoksa şuan halâ içerideydik" Barkın'ın halâ bu konuda takılı kalmasına nasıl bakmalıydım bilmiyordum ancak konunun kapanmasını istediğime sonuna kadar emindim. Bunu anlamasını sağlamak için yapmasam da kafamı arkaya yasladım ve derin bir nefes alıp sessizce geri verdim. Bunun üzerine gaza basan Barkın, yağmurla iyi giden bir şarkı açtı. Bu şarkıyı ilk kez dinliyordum ancak arabanın içindeki dışarıya tam tezat olan sıcaklık ve cama vuran yağmur damlalarıyla sanki yıllar önce dinlediğim tanıdık bir ninninin tatlı mırıltısı gibi gelmeye başlamıştı. Günlerin yorgunluğu beni oturduğum araba koltuğuna iyice yatırırken bedenim git gide sıvılaşıyor ve yayılıyordu sanki. Düşünmek için zemin hazırlanıyor gibiydi... Camdan dışarıya bakarken gözlerimi yukarıya kaldırdım, sihirbazıma baktım. Onunla konuşmayı seviyordum, inançlıydım... Sadece bana davranışları sanki biraz daha sertti... Sihirbaz, Neler yaptığını bildiğini biliyorum ancak tüm bu olanlarla baş etme konusunda biraz kötüyüm ve bunu bildiğine de eminim. Senin sahnende kendi yazdığımız rolleri üstleniyoruz, sabit bir senaryo yok hayatı hayat yapan da bu... Biraz trajedi tohumunun yanında asla meyve vermeyi bırakmayan umut ağacının gölgesinde soluklanıyorum şu aralar. Kalbim tatmadığım duyguların tadını keşfetti ve kaybetmenin endişesiyle kavrulurken içimde bulunan tüm benliklerim savaşıyor. Nasıl bir oyun oynuyoruz şimdi benimle bilmiyorum ama sana güvenmek istiyorum... Yeniden, kendimi kollarına bırakmanın huzurunu hissetmek istiyorum. Yürüdüğüm yolun en başındayım, önümde göremediğim engellerim var, henüz göremesem de kalbim onlardan çekiniyor ve yürümemek için başlangıç sınırından asla ileri adım atmıyorum. Korkumu anlıyor musun? İşte bundan hiç emin olamadım, senaryo sabit olmasa da çıkan engeller kesinlikle sabit. Hepsi birer kahkahadan sonra geliyor... Kendimle zihnimin içinde konuşmam bittiğinde bu sahneye ne kadar yakıştığımı sorgulamaya başlamıştım. Zengin semtlere, gösterişli kıyafetlere, pahalı eşyalara, giymeye fırsat bile bulmayacağım kıyafetlerle dolu dolaba, yumuşak yatağa... Ne kadar yakışıyordum? Bizi biz yapan kendi muammalarımızdı, kendi bilinmeyenlerimiz... Öğrendiklerimiz ise bizi her zaman bir ileri seviyeye ulaştırırdı ve orada da yine kendimizi arardık. İşte tüm her şey, tüm hayat bundan ibaretti. Ne kadar hırslıysak o kadar ilerlerdik, ne kadar hırslıysak o kadar düşerdik, ne kadar hırslıysak o kadar bulur, o kadar kaybolurduk. Hırs hem melek hem şeytandı. Kanatlarının rengine ise yaşadığınız hayatın engebelerinden aldığınız yaralar belirliyordu. Kendi kanatlarımın ise ne renk olduğunu inanın bilmiyordum. Hoş! Kanatlarım olduğunu da sanmıyorum, kanatlarım olsa ya aydınlığa ya karanlığa uçardım. Oysa ben hep araftaydım. Bunun sebebi kaybolmaktan korkup hiç başlamamam mıydı? Yoksa kendimi bulduğumda olacaklardan korkmamdan mıydı? Kim verebilir ki cevabını? Oyunu oynayan sihirbazımdan başka? "Ne düşünüyorsun, dalıp gidecek kadar?" Barkın'ın sorusuyla birden kendime geldim. Sanki bir şey beni başka bir boyuttan çekip almış ve gerçek dünyaya döndürmüştü. Yayıldığım koltukta doğruldum. Gülümseye çalıştım ve ona döndüm. "Ne düşündüğümü anlamayacak kadar çok boşluk vardı, hangisini düşündüğümden emin değilim" dedim. Kıvrık kirpikleri, renkli gözleriyle yola bakıyordu. Arada bir gözlerini kırpıyordu ve bu da kirpiklerini sanki havayla edilen bir dansa sürüklüyordu. Verdiğim cevaba hafifçe gülümsedi. "Bazen bende birden kendimi boşluğa dalmış şekilde buluyorum" dedi. "Boşluk? Baktığımız her yerde bir şeyler hep vardır ama?" "İnsan sadece boşluğa baktığında dalar Doğa, kendi boşluğuna. Sadece boşluğa baktığında düşünebilirsin; tüm düşüncelerini alabilecek kadar büyük olan tek şey boşluktur çünkü. Ve evet haklısın, baktığımız her yerde neredeyse bir nesne var ama bu oraya baktığında zihninde oluşan boşlukla bakışmana engel olan bir durum değil." Ona öylece bakmıştım. Cümleleri öyle kurmuştu ki, sesinin dengesi ve söylediği her cümlenin hatasız şekilde doğru oluşu... Yaşadığını kanıtlayan en muazzam şeydi. Bu söylediklerini yaşıyordu belki de halâ, benim gibi... "Boşluğumda kayboluyorsam? Ya da boşluğum arafsa?" "Kimse kendi yarattığı boşlukta kaybolmaz, orayı yaratacak kadar düşüncen ve o düşünceleri orada saklayacak kadar cesaretin var. Boşluğun senin yarattığın bir labirent başkası için, ama senin için değil. Sen oradan çıkamıyorsan bu orayı seviyorsun ya da orada saklanmayı seviyorsun demektir..." Yıllardır kimsenin çözemediği bir şeyi birisi çözmüş gibi hissettim o an. Aynı zaman da da kimsenin bilmediği bir sırrım ortaya çıkmış gibi hissettim. "Bunu nereden biliyorsun?" Bir celsede sorduğum tek şey bu olmuştu. Yavaşça kafasını bir kaç saniyeliğine bana döndürdü ve gülümsedi. Ardından yeniden yola bakmaya başladı. "Yolu aydınlatan farları görüyor musun?" diye sordu. "Evet" Ardından arabayı iyice yavaşlattı ve kimsenin olmadığı yolda farları söndürdü. "Etraftaki ışıkların olmadığını düşün, karanlıkta ilerlemek için çok yavaş olman gerekiyor ki kaza yapma!" Ardından farları yeniden açtı. "Şimdi ise, her engeli görebiliyorsun. Bunu kontrol eden kişi ise benim. Tüm zorlukları yaratan da benim, onları yok edecek ışıkları yakan da benim." "İyi de bunun sorduğum soruyla ne alakası var?" "Bana bunu nereden bildiğimi sordun. Dikkatli düşün Doğa. Biliyorum, çünkü o boşluğu da ben yarattım, engelleri de ben koydum ve bunu bilmem için ışıkları da ben yaktım..." Böyle düşünmemiştim. O boşluğa ışık tutabileceğimi düşünmemiştim. O kadar büyük bir boşluğu kendimle aydınlatabileceğimi hiç düşünmemiştim. Gelmiştik, Barkın arabanın anahtarını Güney'e fırlatmıştı. Güney ve Aleyna ise bu ıslak halimizin sebebini merak eder gibi yüzümüze bakıyordu. "Üzerini değiştirdikten sonra ilk dersinin nasıl geçtiğini sorabilirim sanırım!" Güney'in söylediğiyle üzerime bakıp derin bir nefes aldım. "Neden balık gibi kokuyorsunuz?" Aleyna bu soruyu sorduktan sonra beni kolumdan tutup odaya doğru çıkartmaya başlamıştı. Güney de biricik arkadaşı Barkın'ı odasına götürüyordu. Neler konuştuklarını duyamayacak kadar uzaklaşmıştık ve Aleyna anlamadığım şeyler söylüyordu. Belki de anlamamamın sebebi şuan Güney'in mimiklerine odaklanmamdı. Barkın'ın Karan meselesini anlatmama konusunda ki düşüncelerinin değişmediğini görmek istiyordum. Eğer söylerse belki de işler durulacakken daha da kötü olacaktı. "Sana diyorum!" Aleyna'nın cırlayan sesiyle odaya girdikten sonra elimdeki çantayı kenara atıp ona döndüm. "Üzgünüm, yorgunum sanırım ve odaklanamadığım için dediklerini duymadım" diyerek konuştum. Olabildiğince şirin gözükmeye çalışıyordum çünkü yaptığım kesinlikle kabalıktı. "Nasıl bu kadar ıslandınız? Kulüpten çıktıktan sonra arabaya binene kadar bu kadar ıslanmanız imkansız. Romantik yürüyüş mü yaptınız? Yağmurun altında yürümenin romantik olduğunu sanıyordum hep ama uzun süre ıslak kalınca insan balık gibi kokuyormuş. Umarım öpüşmemişsinizdir çünkü bu bir balıkla öpüşmekten farksız olurdu!" Aleyna'nın hayal gücüne hayran kalıyordum her seferinde. Bunları gerçekten ıslak halimizi görünce mi düşünmeye başlamış ve hepsini birden tasarlamış mıydı? "Hayır yağmur çok şiddetliydi" dedim. Ona durup yağmurun altında Barkın ile tartıştığımızı söyleyemezdim. Sebebini soracak olursa açıklama da yapamazdım. "O zaman gökyüzündeki bir bulutu ıslak bezi sıktıkları gibi birden üstünüze sıkmış olmalılar. Şu haline bak!" Bunu söylerken eliyle kıyafetlerime dokunuyordu. "Bu kurumuş halim, arabaya bindiğimde daha da ıslaktım" "Koca arabayı pis kokuttuk diyorsun yani bana öyle mi?" Dert ettiği şeye ikimizde gülmüştük. Kıyafetlerimi değiştirmek için banyoya doğru yöneldiğimde Aleyna kendini yatağa atmış ve ellerini arkaya doğru uzatıp onların üstünde durmaya başlamıştı. Sanki kolları onu havada tutan bir destek sütunu gibi duruyorlardı. "Anlatsana! Ders nasıldı?" Banyoya girdiğimde kapıyı onunla konuşmak için açık bıraktım. "Aslına bakarsan sanırım benden memnun kaldı. Biraz katı biri gibi ama üstesinden gelebileceğimi düşünüyorum" "Evet katı ,ben denediğimde bana yeteneksiz demişti!" Aleyna'nın bu isyanına gülümsedim. Yeteneksiz olduğunu düşünmüyordum ama sanırım gereken disiplin için uygun da sayılmazdı. "Rana'da denemişti, o kadına sadece bir kaç ay katlanabildi biliyor musun? Berfin Hanım'da zaten ona daha fazla katlanamazdı sanırım!" Rana Karan'ın sevgilisiydi, bu gerçek beynime bir hatırlatma gibi indiğinde üzerimi değiştirmiştim ve kafamı kapıdan uzattım. Aleyna'ya baktığımda bu bakışımın Rana’nın bunu yapmasına şaşırmamdan dolayı olduğunu sanmıştı. "Ciddiyim, denedi!" dediğinde gözlerimi devirdim. Kolumu kapıdan dışarı çıkartıp arkasını dönmesini istediğimi belli etmek için işaret parmağımı aşağıya eğip havada daireler çizmeye başladım. Utandığım aklına geldiğinde yanaklarını şişirip oflayarak yatakta dik durmasını sağlayan elleri birden yanlara açıldı ve Aleyna'da yatağa sırt üstü yattı. "Rana neden başaramadı peki onu biliyor musun?" diye sorarak banyodan çıkıp dolaba doğru yöneldim. "Seninle dedikodu yapacağım hiç aklıma gelmezdi!" diyerek kıkırdayan Aleyna'ya bende gülümsedim. "Bu dedikodu değil sadece senden kişiler hakkında bilgi ediniyorum" "Peki, buna böyle demek içini rahatlatacaksa eğer bana uyar." "Evet dinliyorum o halde" "Rana her zaman her şeye başlar ama yarım bırakır. Ya çabuk bıkıyor ya da birden istediği noktaya gelmeye inanacak kadar aptal. Ben aptal olduğundan yana kullanıyorum oyumu, ya sen?" "Onu benden iyi tanıyorsun sonuçta, oyun hangisineyse benimde ona!" dedim altıma pantolon giyerken. "Şimdi seni daha çok seviyorum!" Üzerimi giydikten sonra yatakta yanına uzandım ve birlikte tavana bakmaya başladık. Böyle bir arkadaşlığı hayal bile edemezdim daha önce. "Teşekkür ederim!" deyivermiştim o an. "Ne için?" "Hiçbir fikrin yok değil mi?" diye sorduğumda tavana bakan yüzü bana döndü. Sorgulayan bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. "Ben arkadaşlığın ne demek olduğunu bilmiyordum ama sanırım bunu bana öğretiyorsun." Bana bakan gözleri parlıyordu. Bir kız arkadaş, bir arkadaş... "Bildiğim tek şey kızım, saçlarının gerçek anlamda kötü koktuğu!" İkimizde kahkaha atmaya başlamıştık. Duygusallık sevmediği ise belliydi. Yine de elimi tuttu ve bana sıcak bir tebessümle cevap verdi. "Bende teşekkür ederim" "Ne için?" Şimdi tüm diyalog tersine dönmüştü. "Buradaki tüm arkadaşlıklar sahtedir Doğa. Gerçek dostluğu bilmiyordum ama sanırım sen de bunu bana öğretiyorsun" O an her insanın eksikliğini çektiği bir şey olduğunu fark ettim. Bunlar pahalı kıyafetlerden daha önemli eksiklerdi. Bunlar kendimizin hislerinin eksikleriydi. Gerçeğini bilmediğimiz için sahtesiyle yetindiğimiz her şey gerçeklerini yitirmemize sebep olmuş ve gerçek halini hissettiğimiz her duygu bizi biraz daha insan yapmıştı. "Beni olmadığım biri yapma! Ben duygusal değilim! Hadi inelim de yemek yiyelim, hem Mine Abla ve Halit Amca seni bir gündür görmüyorlar!" Aleyna'nın komutuyla ikimizde yattığımız yerden kalkıp aşağıya indik. Onlarla gerçekten bir gündür görüşmemiştim. Burada normal hayatları böyle işliyordu ve ben geldiğim için bir kaç gün herkes evde kalmaya özen göstermiş gibiydi, en azından ben öyle hissetmiştim. Merdivenlerden inerken içeriden gelen Güney ve Barkın'ın kahkahalarının arasına sıkışan Mine Anne ve Halit Baba'nın da kahkahalarını duymaya başlamıştım. Yanlarına geldiğimde solmasını beklediğim hiçbir kahkaha solmamıştı. Halit Baba'nın bana olan bakışları birden hayrete dönmüştü. Çok geçmeden sebebini sorduğu soruyla anlamıştım. "Ya gençleştin ya da büyüdün. Arada ki farkı anlamak pekte mümkün değil ama kesinlikle bir günde daha iyi görünüyorsun!" dedi kocaman gülümsemesiyle. "Teşekkür ederim." Biraz duraksadıktan sonra önüne dönük olan Güney'e kaydı bakışlarım. Bunda ki payını asla es geçemezdim. Bu ona büyük bir haksızlık olurdu. "Hepsi Güney'in eseri..." dediğimde Güney'in bakışları yavaşça beni buldu ve yerime oturana kadar takip etti. Aleyna ve ben yan yana oturmuştuk. Barkın'da yine Güney'in yanına oturmuştu. Barkın'ın yüzünde yine Züleyha Teyze'nin yemeklerini tatmanın mutluluğu belli şekilde vardı. Onun bu haline tebessüm etmemek imkansızdı, kendisi önüne kocaman bir çikolatalı pasta koyulmuş çocuk gibi mutluydu. "İyi anlaşmaya başlamanıza sevindim" dedi Mine Anne. Güney birden benden aldığı bakışlarını annesine çevirdi. Cevap vermek yerine tebessüm etti. "Böyle ne güzel oldu! Kocaman bir aile gibi, Aleyna'nın da sonunda bizimle bir akşam yemeğinde olmasına sevindim!" dedi Halit Baba ortamın gerginleştiğini sandığı için. "Züleyha Teyze'nin yemeklerine dikkat et Aleyna. Kadın resmen yemeklerle kilo aldırma makinesi gibi!" Barkın içinde tuttuğu tüm övgüleri birden dışarıya salıvermişti. "Kilo almaya müsaitim zaten ve bu masanın güzelliğine bakarsak Güney kilo almamam için beni hiç akşam yemeğine davet etmemiş" Masadaki herkes, bende dahil, buna gülmüştük. Aile sıcaklığını hissediyordum hem de yanında arkadaşlığın verdiği huzurla birlikte. Masadaki herkesin kahkahasını aklıma kazımak istercesine yüzlerini inceliyordum. Çok mutluydular, kimse kahkahalarına engel olamazmış gibi gözlerinin içleri parlıyordu. Güney'in bile hiç darbesi yokmuş gibi güldüğüne ilk kez şahit oluyordum. Aile sanırım buydu, yanında huzur buldukların, her şeye göğüs gerebilme cesareti verenler... "Bunların yanında bir güzel haberim daha var size, Sargınlar ile ortaklığımız resmi olarak başlamıştır!" Aleyna, Barkın, Güney ve ben birden birbirimize baktık. Kimse bir şeye anlam vermemeye devam etsin diye de birden herkes önüne döndü ve buna sevinmiş gibi onlara gülümsedi. Halit Baba olanları biraz hissetmiş gibi mimikler yapsa da anlam verememişti. "Buna düşündüğüm kadar sevinmediniz?" "Beklentilerimiz bu yöndeydi, sürpriz bir haber değil baba." Güney Halit Baba'nın hevesini kırıyordu bu cümlesiyle ama farkında bile değildi. Mine Anne Güney'e imalı bakışlar attığında Güney "ne var" der gibi kafasını sallayıp omuz silkti. "Karan ile halâ aranız bozuk mu Güney?" "Hayır ama eskisi gibi de yakın değiliz!" Güney'in verdiği yanıtla şaşırmıştım. Demek evde ki başkası olanları bilmiyordu ve aralarındaki düşmanlıktan bir haberdiler. Bu durumda ben de Karan ile her yan yana geldiğimde eğer etrafımızda aileden insanlar varsa iyi anlaşıyor gibi yapmalıydım. "Artık aranızdaki her neyse eskiye dönmenizi istiyorum. Ortak olduk ve bazı şirket işlerini beraber yapmak zorundasınız, bunu biliyorsun" Halit Baba kaşlarını kaldırarak oğluna bakıyordu. Güney önündeki yemeğini çatalıyla deşerken, derin bir nefes verdi ve saçlarını karıştırdı. Durumdan hoşnut olmadığı her halinden belliydi. "Biliyorum baba, hayal kırıklığına uğramayacaksın" dedi. Her şeyden önce yine önemli olan ailesi ve onların beklentileriydi. Her evlat gibi o da anne ve babasının beklentilerini karşılamaya çalışıyordu. "Piyonaya başlamışsın, Güney söyledi. Bundan da gayet mutluydu." Halit Baba birden odak noktasını bana çevirmişti. "E-evet ve bugün ilk dersimi aldım" dediğimde Mine Anne ağzındaki lokmayı hızla yuttu ve mutlulukla bana baktı. "Güzel geçtiğine eminim tatlım ama sormadan edemem. Nasıl geçti?" "Gayet güzeldi!" "Berfin Hanım onun hızlı öğrendiğini ve gayet memnun olduğunu söyledi" Bunu söyleyen Barkın'a anlamayan gözlerle baktım. "Bunu nereden duydun?" sorduğum soruyu mantıklı buluyordum son derece. "Berfin Hanım sana senden hoşnutsuz gibi görünse de asla yanılma. Bunu her öğrencisine yapıyor" cümleyi kuran Aleyna'ya dönmüştü bakışlarım. "Seni beklerken çıktığında söyledi." dedi ve göz kırptı Barkın. Gülümsemeden edemedim. Berfin Hanım'ın beni Barkın'a övmesi hoşuma gitmişti. Aleyna masanın altından beni bacağıyla dürttü. Bunu bir flörtleşme olarak anlamıştı sanırım. Ona gözlerimi açarak baksam da ardından yalnız olmadığımızı fark edip gülümsedim. Yemek yenmişti, yağmur sonrası toprak kokusuyla kahvelerini içmek için Mine Anne ve Halit Baba bahçedeki yerlerini almışlardı. Karşılıklı oturup önlerindeki iş dosyalarına bakıp konuşuyorlardı. "Ona söylemeliyim!" Barkın'a baktığımda neyden bahsettiğini biliyordum. Gözlerimi devirip yanından geçtim ve sırtımı tezgaha dayadım. "Bunu yapma, işler eğer durulacaksa da Güney yeniden hararetlendirir!" "Eğer durulmayacaksa da seni korur!" İkimizin de mutfakta yalnız olmasına şükrediyordum. Barkın ve benle ilgili tüm anılar mutfakta birikecek gibiydi. Aleyna ve Güney ise oturma odasına bize izleyecek film arıyorlardı. "Bunu tartışmasak! Eğer bir şeyler yapmaya kalkarsa söyleriz, olmaz mı? Bu kadar karşılıklı düşmanlığa alışkın değilim." Kafasını çaresizce onaylarcasına salladı. Yorgun olduğumu gören kişiydi. En azından bunu görebiliyordu. "Tamam öyle olsun, sadece sana yaklaşırsa ona yumruk atmaktan çekinme olur mu?" Bunu söylediğinde gülmeme engel olamamıştım. Onda gülümsedi ve oturma odasına doğru yol aldık. "Halâ bir film bulamadınız mı?" diyerek yakınan Barkın'a cevabı Güney kendini koltuğa atıp eliyle Aleyna'yı göstermişti. "Romantik film diye tutturdu ama şuana kadar hepsini izlediği için izlemediği bir film bulmak günlerimizi alabilir" "Romantik mi?" diye yüzümü buruşturarak sordum. "Romantik film sevmiyor musun?" diye hayretle sordu Aleyna bakışlarını bana dikerek. "Hayır!" dedim birden. Romantik filmi niye izlerdi ki insan? Gerçek hayatta yaşanmayacak şeyleri izliyor umuda kapılıyor ve yaşanmayınca da üzülüyorlardı. Zihin işkencesi değil de neydi? "Kızsal hisler taşımadığını düşünmeye başladım" diyen Barkın'a bakarak çenemi ovaladım. "Yakında sakallarım da çıkar mı dersin?" dedim gülerek. Güney'de dahil herkes gülmüştü buna. En sonunda bir film bulmanın sevinciyle kısmi çığlık atan Aleyna'nın sesiyle herkes koltukta yerini almıştı. Ortada Aleyna ve ben oturuyorduk. Yanım da ise Barkın oturuyordu. Kokusunu alabiliyordum. Birinin ilk kez kokusunu alıyordum. Omzu boynuma temas ediyordu. Biraz gevşesem nasıl olurdu diye düşündüm bir an ve sonra kendime geldim. Sen bu değilsin Doğa! Kendine gel! Biraz doğrulsam da arkamda uzanan kolu her şekilde bana temas ediyordu. Teni bana oranla sıcaktı, bana oranla herkesin teni sıcaktı. Güney ve Aleyna ise birbirlerine sokulmuş şekilde filmi seyrediyorlardı. Onların ilişkisine hayran kalmamak elde değil gibiydi. Biri aşırı sinirli biriyken diğeri ona tam tezat şekilde sakin ve ılımlıydı, kırılgandı. Birbirlerini nötrleyen atom parçacıkları gibiydiler. "Şarjım bitiyor harika!" diyen Güney'in sesiyle herkes filmden koptu ve ona baktı. "Şarj aletimi nereye bıraktın?" diye sordu Aleyna'ya bakıp. "Aldığım yere bıraktım ama lütfen almaya gitme şuan rahatım çok yerinde ve bende kalkmak istemiyorum almak için" Aleyna bu cümlenin arkasından yalvaran gözlerle bana bakıyordu. Ben mi üstlenmeliydim bu görevi. Aslında Barkın'dan uzaklaşmak için güzel bir bahane gibi duruyordu. "Ben alırım" diyerek kalktıktan sonra Aleyna bana şarj cihazının olduğu yeri tarif etti. Oturma odasından ayrılıp yukarıya çıktım ve odamın yanındaki Güney'in odasının kapısını yavaşça açtım. İçerisi tamamen siyah konseptiyle döşenmişti. Tam Güney'e uygun şekilde. Yatağın yanındaki çekmelere gözlerimi yönelttim ve adımlarımı oraya doğru attım. İlk çekmeceyi açtığımda bulamamıştım ve içinde bir defterle son derece zarif bir kalem vardı. Her ne kadar içine bakmak için uygun bir ortam olduğunu düşünsem de kendime karşı koyarak okumaktan vazgeçtim. Bu tamamen özel hayatın ihlaliydi! Biri bana yapsa sanırım sinirden delirirdim ve bunun Güney'e yapılması, yapan kişi için kıyametin başlangıcı olurdu. İkinci çekmeceyi açtığımda arkadan öne gelen ilk şey beyaz şarj cihazı olmuştu. Onu elime alıp kalkacağım sırada elime temas eden şeyin dokusu ise beni yeniden dizlerimin üstüne çökmek zorunda bırakmıştı. Bu bir fotoğraftı. Elime almadan önce yarı açık olan kapıya baktım ve yukarıya çıkan biri var mı diye ayak sesi aradı kulaklarım ama kimsenin geldiği yoktu. Fotoğrafı yavaşça çekmeden çıkarttım. Güney ile ilgili bir şeyleri öğrenmenin merakı o an nedensizce tüm düşüncemi sarmıştı ancak öğreneceğim şeyin ne olabileceğini düşünememiştim, tahmin bile edilemezdi... Gördüğüm şeyle her şey birden durdu sanki, her şey... Bedenim yeniden damarlarımdan lav akarcasına hem uyuşmuştu hem de yanıyordu. Tuttuğum fotoğraf parmak uçlarıma batıyor gibi geliyordu. Bu mümkün olamazdı! Bu, bu benim küçüklük fotoğrafımdı, bebekliğimdi! Bunun Güney'in çekmecesinde olma ihtimali mümkün değildi! "Buldun mu?" Sesin gelmesiyle yerimden irkildim ve sesin geldiği yöne baktım. Kapıda duran kişi Aleyna'ydı. Gözlerini dikmiş bana bakıyordu ama her zamankinden daha değişik şekilde bakıyordu, endişeliydi. Sanki biri onun boğazını sıkıyormuş gibiydi. Elimdeki fotoğrafa baktı. "O nedir?" diye sordu. Alacağı cevabı sanki merakla bekliyor gibiydi. "B-bilmiyorum bir fotoğraf!" diyebildim sakince. Ne kadar sakindim ben bile emin değildim. Bütün gerçekliğim durmuş gibiydi. Yığılmamak için zor duruyordum ama beynimde bir saniye içinde binlerce soru beliriyor gibiydi. Odadaki saatin içindeki yelkovan ve akrebin birbirini kovalayışının sesi Aleyna kapıdan gittiğinde daha da belirginleşmişti. Fotoğrafı yavaşça yerine koydum ve çekmeceyi kapattım. Aleyna'nın fotoğrafa gelip bakmamasına memnun olmuştum, bu anda bile zihnim bunu düşünmüş ve fotoğrafın aynısından ben de olduğunu anımsama ihtimalinden korkmuş ve sevinmiştim. Ellerim titriyordu, tüm vücudunla birlikte. Neler oluyordu böyle? Valizimi kurcalamış olamazdı değil mi? Kurcalasa bile o aptal fotoğrafı neden alabilirdi ki? O an korktuğum soruyu sordu beynim kendine. Ya fotoğrafı almadıysa? Ya o fotoğraf onda hep olduysa?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD