GÜNEY HANCI
“O kızın bu eve ve bu soyadına layık olmadığını benden daha erken fark etmen gerekiyordu baba!”
Sesimi alçaltmakta kendimi zorluyordum ancak başarılı değildim. Yukarıda ki paspalın neyi duyacağını ve kırılıp KIRILMAYACAĞINI umursamadan sesimi olabildiğince yükseltmek isteyen tarafım ise içimde çatışmaya neden oluyordu.
Kız kardeşimin ölümü beni çokça sarsmıştı. İnsanlara değer vermek yerine onları nasıl kullanabileceğim daha çok önem veriyordum artık. İnsanlara gösterdiğim otoritemi ise bu yeni gelen kızın alt üst edeceğinden endişeliydim.
“Konuştuğuna emin misin peki? Bahçeye nasıl girdiğini sen değil ben gördüm! Konuşmayı bile unuttuğundan eminim!”
Tiksindiğimi belli eden yüzümü asla gizlemiyordum.
“Yeter!” diye bağırdı annem. Babam ve ben henüz yeni fark ediyorduk odada kendimizden başka birinin olduğunu.
“Kendini benim şuan da gördüğüm gibi görseydin keşke! Neye dönüştüğünün farkında bile değilsin Güney!”
Hem kızmış hem de üzülmüş gibi görünüyordu ancak benim böyle bir niyetim asla olmamıştı. Evimizde yetişkin olmak üzere olan bir yabancı vardı ve burada olmasının nedeni ise annemle babamın kız evlat merakı mıydı gerçekten?
“Neye dönüştüğüm mü? Dönüşmediğimi hiç düşündün mü anne? Ya sen baba? Neden oğlunuz Güney Hancı’nın bu olduğunu kabullenmek bu kadar zor!” diye sordum. Sürekli kendime gelmemi söylüyorlardı. Kendimde olduğumdan ise son on üç yıldır emindim. Ben buydum! Kız kardeşini yoldan çekemeyen ve kız kardeşinin hayatını kurtaramayan yanım hep boş yanıma bakıyordu. Geç kalmıştım, yetişememiştim...
“Benden ona kız kardeşim dememi bekliyorsanız beklememenizi tavsiye etmek zorundayım! Ona abilik etmem ben!” dedim ve bir hışımla devam ettim :
“Benim kız kardeşim güzeldi! Onun güzel bir gülüşü, kibar tavırları vardı! Onun gibi kamburda durmuyordu! Bu eve geldiğinde koşarak içeriye giriyor ve yabancılık hissetmiyordu! Ya o! O daha bu evin bahçesine girdiğinde ürktü!”
Canımın yandığını belli etmemeye çalışıyordum. Kız kardeşime ihanet ettiğimi hissediyordum... Giden birinin yokluğunu doldurmaya çalışmak hakaret değil miydi gidene?
‘Senden daha çok bulabilirim, yerine hep tam oturacak insanlar var!’ demek değil miydi? Bu saygısızlığı kendi kızlarına nasıl yaparlar diye düşünmeden edemedim.
“Alışacak Güney ve sende bu süreçte ona tek bir ters hareket bile yapmayacaksın!”
“Onun için bana mı bağırıyorsun şimdi de!”
Artık sinirime hakim olamıyordum. O kızı burada istemiyordum.
“Çok merak ediyorum Sevgili Hancı Ailesi’nin bireyleri! Birkaç gün sonraki davete onu götürdüğünüzde yine böyle yabani davranırsa ne yapacaksınız?”
Bunu söyledikten sonra gözlerimi anneme çevirdim.
“Söylesene anne ona ne diyeceksin “hadi merhaba de kızım” diyerek mi yönlendireceksin? Ya sen baba onu dansa kaldırabilecek misin? Acaba bu elit kızımız senin çok sevdiğin ‘Vals’ dansını edebiliyor mudur?”
Dilimin sivriliğini asla köreltmeden konuşuyordum. Kızıyla en büyük hayalinin dans etmek olduğunu biliyordum ancak bunu babama karşı kullanmaktan çekinmeyecek bir öfke hakimdi aklıma ve kalbime.
“Odana git Güney!”
Babamın düşen yüz ifadesini gördüğümde yaptığımın ancak farkına varabilmiştim. Tam bir şeyler söylemek istemiştim ki kapıda beliren kişiyi gördüm. Üzerini değiştirmiş, saçının nemi halâ üzerinde duran paspal kızı gördüm.
“Bu aptal kız saçını bile kurutmayı bilmiyor ki! Nasıl dans edecek!” diye geçirdim içimden ve bir şey söylemeden odadan çıkmak için ona doğru yöneldim. Ürkmüştü ancak söylenenlerin bir kısmını duyduğunu belli eder şekilde gözleri dolmuştu.
“Ben Doğa...” diyen kısık bir ses kulaklarıma ulaştı. Tam yanında durdum. Bana duyduğu şeylere rağmen selam vermesine şaşırmıştım. Fark ettiğim diğer şey ise ses tonunun bir yabani olamayacak kadar yumuşak olmasıydı.
Annem ve babam onun konuşmasını duyunca şaşırmış şekilde olacakları izliyorlardı. Kafamı ona doğru çevirdim. Kızdan yayılan şampuan kokusunu alabiliyordum. Oysa ki daha pis bir koku bekliyordum ondan. Yüzünde hiç makyaj olmamasından dolayı gördüğüm pürüzsüz tene baktım, tek bir leke dahi yoktu.
Onu üzdüğümü fark edince gözlerini kaçırdı. Kaşlarımın çatıklığı git gide azalmaya başlıyordu.
“Memnun oldum” diyerek sahte bir tebessüm yaratmak için çabalamıştım. Kızdan hoşlanmıyordum ancak ona acıdığımı hissettiğimi düşündüm ya da bu az önce tamamen kırdığımı bildiğim babam için yaptığım yalancı bir iyilikti emin olamadım.
Doğa’nın yanından öylece geçtim ve yukarı kata, odama çıkmaya devam ettim. Telefonumun çaldığını odaya girdiğimde ancak işitebildim. Barkın arıyordu ancak açmak istemiyordum bu yüzden telefonu yatağın üzerine fırlattım ve duymazlıktan geldim.
Israrla aramaya devam etmesindeki nedeni anlayamıyordum, büyük ihtimalle unuttuğum bir programımız vardı. Yine de aldırış etmedim, varsa da bir programa gidemeyecek kadar sarsılmış hissediyordum.
Odamdan bir hışımla çıktım, merdivenlerden aşağıya inerken çıkarttığım gürültüyü önemsemeden bahçeye çıktım. Yalının ön bahçe duvarının olduğu tarafında yalının kendi duvarına birleşik, bodrum kapısına benzeyen şifreli bir kapı vardı. Yere paralel olan bu kapı, kendi üzerindeki bulunan dijital panele şifreyi girmeden açılmıyordu.
Şifreyi girdikten sonra kapı yana doğru kapayarak açıldı ve karşıma aşağıya inen merdiven çıktı. Dönerek aşağıya inen sarmal şeklindeki merdiveni indikten sonra ışıkların ellerimi birbirine iki kez vurarak açılmasını sağladım. Burası; silah depomuz, para kasamızın bulunduğu yer, silahların testini yaptığımız ses yalıtımlı poligonumuzdu. Yalının tüm altına yayılan bu alan oldukça genişti bu yüzden içeride ufak bir bar ve bilardo masası da vardı.
Bodrumun serin, barut ve viski kokusuyla yoğrulmuş havası ciğerlerime dolduğunda içimde bir kıpırtı hissettim. Öfkem hâlâ dinmemişti ama burada, bu alanda kendimi daha kontrollü hissediyordum. Poligonun loş ışıkları, silahların ve kasaların dizili olduğu alanın metalik yansımalarını yüzüme vuruyordu.
Adımlarımı ağır ve kararlı bir şekilde attım. Silahların bulunduğu özel depoya yaklaştığımda parmak izi okuyucusuna elimi bastırdım. Kısa bir bip sesiyle kapı yana doğru açıldı. İçeri girdiğimde paslanmaz çelikten yapılmış raflar, her biri mükemmel dizilmiş silahlarla doluydu. Tabancalar, tüfekler, susturucular, şarjörler… Ama benim gözüm yalnızca bir tanesini arıyordu.
Sağ duvardaki özel kilitli bölmeye yöneldim. Parmak izi ve şifre doğrulamasını geçtikten sonra dolap açıldı ve gözümün önüne en sevdiğim tabanca serildi: Chiappa Rhino 60DS.
Bu, benim için sadece bir silah değildi. Kendi hikayemi, kendi dokunuşlarımı taşıyan bir sanat eseriydi. Altıpatlar yapısıyla klasik bir revolverin izlerini taşısa da modern tasarımı ve agresif hatları onu adeta bir ölüm makinesine dönüştürüyordu. Elimi uzattım ve soğuk metal yüzeyi avuçlarımın içine oturduğunda, içimdeki huzursuzluk bir anlığına kayboldu. Silahı kaldırıp inceledim.
Chiappa Rhino 60DS, 9x19mm Parabellum mermileri kullanıyordu. Namlu alt tarafa konumlandırılmıştı, bu da geri tepmesini azaltıyor ve atış sırasında hedefte kalmamı sağlıyordu. 6 inçlik namlusu, uzun menzilde bile keskin nişancılık yapabilecek kadar hassastı. Çekiç mekanizması, diğer revolverlerden farklı olarak içe gömülüydü. Mat siyah kaplaması, tabancaya daha tehditkâr bir hava katıyordu. Ve en sevdiğim yanı? Susturucu takılabilir bir adaptörü olmasıydı.
Şarjörünü doldurdum, mekanizmayı geriye çektim ve namlunun içini kontrol ettim. Temizdi. Hazırdı. Tıpkı benim gibi.
Poligona geri döndüm. Hedef kağıtlarını sakladığım dolaptan standart bir insan silueti çıkardım ve elektronik panelden uzaklığını maksimuma ayarladım. 25 metre… 50 metre… 100 metre… Kağıt, poligonun sonuna kadar ilerlediğinde içimde beliren avcılık hissi damarlarıma yayıldı.
Koruyucu kulaklıkları umursamadan silahı kaldırdım.
İlk atış.
Geri tepme neredeyse yoktu. Merminin namludan çıkışıyla birlikte siluetin göğüs bölgesinde net bir delik açıldı.
İkinci atış.
Tam isabet, sağ omuz.
Üçüncü, dördüncü, beşinci atışlar…
Silah her seferinde elimde daha doğal bir his bırakıyordu. Her mermiyle birlikte öfkem biraz daha azalıyor, zihnim biraz daha berraklaşıyordu. Kulaklarımda çınlayan silah sesi, içimdeki kaosu bastıran tek şeydi.
Son atışı yapmak için gözümü kapadım. Silahı kaldırdım, nefesimi tuttum ve…
Mermi, siluetin tam ortasında, kalbinin olduğu yere saplandı.
Gülümsedim. İçimdeki fırtına hâlâ dinmemişti ama en azından yönünü biliyordum.
Olacakları düşündükçe aklım yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ondan nefret mi ediyordum yoksa onun için endişeleniyor muydum bilmiyorum ancak emin olduğum tek şey vardı; bizim hayatımıza uyum sağlaması imkânsızdı. Ya bu ortamda doğardın ya da bu ortama yakın bir yaşam sürerdin. Birden zenginlerin, mafyaların, silah tacirlerinin arasına öylece katılıp uyum sağlayamazdın...
Silahı nazikçe elimden bıraktım ve nefesimi dengede tutmaya çalıştım. Poligon alanından uzaklaşıp bistroya doğru ilerledim. Kendime en sevdiğim viskiden, bir bardağın dibine doldurdum ve yudumlamaya başladım.
Yolun sonunda olacakları bana bugün söyleselerdi asla inanmazdım. Evimize gelen paspal kızın kim olduğunu söyleselerdi, asla kabul etmez ve sadece gülerdim...