Araba, Boğaz köprüsünden geçerken Asya'nın zihni karışıktı. Karanlık denizin üstündeki köprü ışıkları, bir an için yanıp sönüyordu, ama Korhan'ın sessizliği her şeyi bastırıyordu. Cevap vermemişti; sadece o soru, "Kırmızı rengini sever misin?" havada asılı kalmıştı. Asya, yan gözle ona baktı. Korhan, arka koltukta dimdik oturuyordu, gözleri yola odaklanmış, yüzü ifadesiz. Soğuk bir heykel gibiydi; duyguları, derinlerde bir yerlerde kilitli, dışarı sızmıyordu. Ama Asya biliyordu: O soğukluk, bir kalkandı. Altında, bir fırtına gizliydi.
Cenk, arabayı şehir merkezine doğru çevirdi. Boğaz'ın serin rüzgarı geride kalıyor, İstanbul'un neon dolu sokakları yeniden beliriyordu. Asya, "Nereye gidiyoruz?" diye sormaya yeltendi ama dilini ısırdı. Korhan, cevap vermezdi. Sadece emrederdi. Araba, Vesper'ın arka girişine yaklaştı. Gece kulübünün ön cephesi hâlâ kalabalıktı müzik, kahkahalar, ışıklar ama arka taraf sessiz ve karanlıktı. Cenk motoru durdurdu, kapıyı açtı. Korhan, Asya'ya dönmeden indi. "Gel," dedi, sesi keskin ama alçak.
Asya, peşinden gitti. Vesper'ın arka merdivenlerinden yukarı çıktılar; bu sefer Korhan'ın suitine değil, daha üst bir kata. Koridor dar ve loştu, duvarlar siyah kadife kaplıydı. Korhan, en uçtaki bir kapının önünde durdu. Kapı, koyu kırmızıydı – parlak, neredeyse kan gibi. Anahtarı cebinden çıkardı, kilidi çevirdi. "Burası," dedi, sesi değişmeden, "kimseyi getirmediğim yer. Sen... istisnasın."
Kapı açıldığında, Asya'nın nefesi kesildi. Oda, tamamen kırmızıydı. Duvarlar, tavan, yerdeki kalın halı hepsi derin, yoğun bir kırmızı tonundaydı. Loş ışıklar, kırmızı ampullerden sızıyordu, odanın havasını ağır ve boğucu kılıyordu. Ortada, kocaman bir yatak duruyordu; siyah saten çarşaflı, yastıklar yığılı, davetkâr ama tehditkar. Yanında, antika bir şömine içinde yanan ateş değil, ama kırmızı mumlar titreşiyordu. Duvarlarda, birkaç tablo: soyut, kırmızı lekelerle dolu resimler. Bir köşede, tekli bir deri koltuk; siyah, ama kırmızı yastıklı. Oda, lüks ve gizem doluydu, ama Asya'nın midesi kasıldı. Bu, bir ofis değildi. Bir toplantı odası hiç değildi. Bu... bir tür mahremiyetin, kontrolün odası.
"Şaşırdın mı?" diye sordu Korhan, sesi hâlâ buz gibi, ama gözlerinde bir parıltı vardı. Asya, yutkundu. "Bu... ne?" diye fısıldadı, gözleri yatakta gezinirken. Kalbi hızla atıyordu; korku, merak, ve beklenmedik bir çekim karışımı. Korhan, kapıyı kapattı tık sesi, dışarıdaki dünyayı mühürledi. Yavaş adımlarla tekli koltuğa yürüdü, oturdu. Kafasını arkaya yasladı, gözlerini yarı kapattı. Elleri, koltuğun kollarında dinleniyordu; parmakları hareketsiz, ama gergin. Soğukluğu, odanın sıcaklığına rağmen dağılmıyordu. Sanki her şeyi kontrol altında tutuyordu duygularını, Asya'yı, geceyi.
"Gel," dedi, gözlerini açmadan. "Otur."
Asya, tereddütle yatağın kenarına oturdu başka yer yoktu. Çantası kucağındaydı, tabancanın ağırlığı birden ağırlaştı. Ama o an, o silahın bir anlamı yoktu. Oda, Korhan'ın alanıydı. "Neden burası?" diye sordu Asya, sesi titrek. "Neden kırmızı?"
Korhan, gözlerini açtı, ona baktı. Bakışları, delip geçiyordu soğuk, ama içinde bir ateş yanıyordu. "Kırmızı, gücü temsil eder," dedi, sesi alçak ve yavaş. "Kan, tutku, tehlike. Burası... benim yerim. Kimseyi getirmem, çünkü burası zayıflık göstermez. Sadece... seçtiklerimi. İlerde ne demek istediğimi anlarsın."
Asya'nın nefesi hızlandı. "Ben... neden?" diye sordu, ama biliyordu. Korhan'ın eli, hafifçe koltukta hareket etti. "Çünkü sen güzelsin," dedi, sesinde bir çatlak. "Ve bu... beni çekiyor. Yazıyı yazdın. Korkma. Veya kork. Fark etmez. Her gün beni göreceksin."
Oda sessizleşti. Sadece mumların titreşimi ve kalplerinin atışı duyuluyordu. Korhan, kalkmadı. Sadece izliyordu. Soğuk, hesaplı, ama davetkar. Asya, yatağın kenarında otururken anladı: Bu oda, sırların ötesindeydi. Bu, bir oyunun yeni seviyesiydi. Ve o, artık oyuncuydu.
Ama ne kadar derine inecekti? Korhan'ın soğukluğu, bir duvar gibiydi ama Asya, o duvarı aşmak istiyordu. Ya da belki, aşılmak istiyordu.
Asya, yatağın kenarında otururken elleri çantasında kenetlenmişti, ama zihni başka yerdeydi. Kırmızı odanın loş ışığı, Korhan’ın yüzünü yarı gölgede bırakıyordu; keskin çene hattı, siyah gömleğinin açık yakasından görünen dövme, ve o gözler... Soğuk, hesaplı, ama içinde bir şey yanıyordu. Asya’nın kalbi, korku ve tuhaf bir çekim arasında sıkışmıştı. Korhan, tekli koltukta, kafasını arkaya yaslamış, öylece duruyordu. Sanki zaman onun kontrolündeydi; her saniye, onun izin verdiği kadar akıyordu. Asya, onun varlığını teninde hissediyordu viski, deri ve tehlike kokusu, odanın kırmızı tonlarıyla karışıyordu. Çekiciydi. Ama bu çekim, bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi.
“Ne yapıyoruz burada?” diye sordu Asya, sesi titrek ama kararlı olmaya çalışıyordu. Yatağın saten çarşafları, parmaklarının altında kaygan ve soğuktu. Korhan, gözlerini açmadan hafifçe gülümsedi o gülümseme, hem davetkâr hem tehditkârdı. “Zaman geçiriyoruz,” dedi, sesi alçak, neredeyse bir fısıltı. “Kafa dinlemek istemez misin?"
Asya’nın boğazı kurudu. Korhan’ın sesi, bir zincir gibi zihnini sarıyordu. Onun soğukluğu, odanın sıcaklığına tezat oluşturuyordu, ama bu tezat Asya’yı içine çekiyordu. Adamın her hareketi, her kelimesi hesaplıydı; sanki bir satranç tahtasında hamle yapıyordu, ve Asya, onun piyonu mu yoksa kraliçesi mi, henüz bilmiyordu. Gözleri, Korhan’ın kolundaki kartal pençesi dövmesine kaydı. Loş ışıkta, dövme sanki hareket ediyordu bir pençe, Asya’yı yakalamak için hazır. Kalbi hızlandı. Tehlikeliydi. Ama bu tehlike, Asya’nın damarlarında bir ateş gibi dolaşıyordu.
“Konuşmamız gereken bir şey mi var?” diye sordu Asya, sesini sabit tutmaya çalışarak. Yatağın kenarında hafifçe kıpırdadı, ama hareketi Korhan’ın dikkatini çekti. Gözlerini açtı, yavaşça ona döndü. Bakışları, Asya’nın gözlerinden dudaklarına, oradan boynuna kaydı. Yavaş. Bilerek. Asya, nefesini tuttu. O bakış, bir dokunuş kadar yoğundu.
“Konuşmak mı?” dedi Korhan, sesinde hafif bir alay, ama altında başka bir şey vardı bir açlık. “Belki. Ama bazen... kelimeler gereksizdir.” Koltukta doğruldu, ama kalkmadı. Elleri, koltuğun kollarında dinleniyordu; parmakları, deri yüzeyde hafifçe gezindi. Asya, o parmakların hareketini izlerken kendini yakaladı. Dur. Düşün. Ama düşünmek zordu. Korhan’ın varlığı, odadaki her şeyi bastırıyordu.
Asya, çantasını yavaşça yanına koydu. Tabanca, bir an aklına geldi, ama o an ona uzak bir düşünce gibiydi. Korhan’ın karşısında, o silah bir oyuncak gibi kalırdı. “Beni bırakabilirsin,” dedi birden, sesi çatallandı. “Neden bırakmıyorsun?”
Korhan, bir an durdu. Gözleri, Asya’nınkine kilitlendi. Ama cevap vermedi. Sadece izledi. O soğuk, delici bakış, Asya’nın sorusunu havada asılı bıraktı. Sessizlik, odanın kırmızı ışığında ağırlaştı. Asya, bekledi. Bir cevap, bir kelime, bir işaret. Ama Korhan, sadece gülümsedi o gülümseme, ne sıcak ne soğuk, sadece... sahiplenici. Sanki Asya’nın sorusu, onun oyununda bir hamleydi, ve o, bu hamleyi görmezden gelmeyi seçmişti.
Koltuğundan kalktı, yavaşça. Asya’nın kalbi hızlandı. Korhan, yatağa doğru bir adım attı, ama yaklaşmadı. Şömineye yürüdü, mumların titreyen alevlerini izledi. “Kırmızı,” dedi, sanki kendi kendine konuşuyordu. “Her zaman kırmızı. Güç. Tutku. Kontrol.” Döndü, Asya’ya baktı. “Sence bu oda ne için?”
Asya, yutkundu. “Bilmiyorum,” dedi, ama yalan söylüyordu. Biliyordu. Bu oda, Korhan’ın dünyasının bir yansımasıydı lüks, gizem, ve kontrol. Ama aynı zamanda, bir tuzaktı. Ve Asya, o tuzağın içinde, hem av hem avcı gibi hissediyordu.
Korhan, bir adım daha attı. Yatağın yanına geldi, ama oturmadı. Sadece durdu, Asya’ya tepeden baktı. “Zaman,” dedi, sesi alçak, “burada yavaş akar. Acele etme. Yazın bitti. Editörün bekler. Ama şu an... buradasın. Benimle.”
Asya’nın elleri, çarşafları sıktı. Korhan’ın varlığı, odanın kırmızı tonlarıyla birleşip onu boğuyordu. Ama aynı zamanda, bir şeyler uyandırıyordu. Onun soğukluğu, o hesaplı duruşu, Asya’yı hem korkutuyor hem büyülüyordu. Tehlikeliydi. Ama bu tehlike, Asya’nın içinde bir şeyleri ateşliyordu merak, arzu, belki de bir meydan okuma.
“Ne kadar kalacağım burada?” diye sordu, sesi daha kararlıydı bu kez. Korhan, yine cevap vermedi. Sadece o koltuğa geri döndü, kafasını arkaya yasladı. Gözleri, Asya’yı süzüyordu, ama konuşmadı. Sessizlik, bir cevap gibiydi Asya, onun dünyasında olduğu sürece, zaman onun kontrolündeydi.
Oda, kırmızı ışıkta titreşiyordu. Mumların kokusu, Asya’nın başını döndürüyordu. Korhan, koltukta hareketsizdi, ama varlığı her yere hakimdi. Asya, yatağın kenarında otururken, onun bakışlarını teninde hissediyordu. Sorular, sırlar, hepsi havada asılıydı. Ama şu an, sadece bu an vardı. Kırmızı oda. Korhan. Ve Asya’nın, bu tehlikeli çekime karşı koyamayan kalbi.
Asya, yatağın kenarında otururken, kırmızı odanın ağır havası onu sarıyordu. Mumların titreyen alevi, duvarlarda dans ediyor, Korhan’ın siluetini daha da gizemli kılıyordu. Onun soğuk bakışları, Asya’nın tenine değmeden dokunuyordu bir bakış ki, hem buz gibi hem ateş gibi. Kalbi, göğsünde deli gibi atıyordu; korku, merak ve o kaçınılmaz çekim, damarlarında karışıyordu. Korhan, tekli koltukta hâlâ hareketsizdi, ama varlığı odanın her köşesini dolduruyordu. Tehlikeliydi. Çekiciydi. Asya, onun kollarındaki gücü, gözlerindeki derinliği düşündükçe, kendini kaybediyordu. Bu adam, bir fırtına gibiydi yaklaşmak delilikti, ama uzak durmak imkânsız.
Ayrıyeten, bu odayı Korhan yokken karıştırmamak için de kuduruyordu.
Korhan, birden doğruldu. Gözleri, Asya’nınkine kilitlendi, ve bu kez bakışında bir değişim vardı: Soğukluk hâlâ oradaydı, ama altında bir açlık, bir arzu yanıyordu. Yavaşça kalktı, adımları sessiz ama kararlı. Asya, geri çekilmek istedi, ama vücudu hareket etmiyordu. Korhan, yatağın yanına geldi, önünde durdu. Elleri, yanlarında hareketsizdi, ama parmak uçları hafifçe titriyordu sanki kendini zor tutuyordu. Asya’nın nefesi hızlandı; onun kokusu, viski ve deri, başını döndürüyordu. Yakınlığı, bir elektrik akımı gibiydi tenleri değmeden, aralarındaki hava ısınmıştı.
“Şanslı hissetmen lazım,” dedi Korhan, sesi alçak, derin bir fısıltı gibi. Gözleri, Asya’nın dudaklarında gezindi, sonra boynuna, oradan aşağıya. “Çünkü seni buraya getiren benim. Ve seni... bırakmayacağım.”
Asya’nın boğazı kurudu. “Neden?” diye fısıldadı, ama sesi zayıftı, kırık. Korhan cevap vermedi. Bunun yerine, elini uzattı yavaşça, hesaplı. Asya’nın kolunu tuttu, parmakları tenine değdiğinde bir kıvılcım çaktı. Sıcak. Güçlü. Asya titredi, ama direnmedi. Korhan, onu nazikçe ama kararlı bir şekilde çekti kucağına. Asya, dengesini kaybedip onun üstüne oturdu; bacakları, Korhan’ınkilerin yanına düştü, elleri onun göğsüne yaslandı. Dövmenin altındaki kalp atışını hissetti hızlı, ama kontrollü. Korhan’ın kolları, belini sardı, onu kendine daha da yaklaştırdı. Nefesleri karıştı; Asya’nın kalbi, onun göğsüne çarpıyordu.
“Korhan...” diye mırıldandı Asya, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Onun yüzü o kadar yakındı ki, dudakları neredeyse değiyordu. Korhan’ın eli, Asya’nın sırtında gezindi hafifçe, ama sahiplenici. Çekim, artık inkâr edilemezdi; Asya’nın vücudu, onun dokunuşuna cevap veriyordu, bir ateş gibi yanıyordu. Tehlike, bu yakınlıkta daha da yoğunlaşıyordu Korhan’ın soğukluğu, aralarındaki ısıyı körüklüyordu. Asya, onun gözlerinde kayboldu; o gözler, sırlar dolu, ama şu an sadece arzuyla parlıyordu.
Korhan, dudaklarını Asya’nın kulağına yaklaştırdı. “Şşş,” diye fısıldadı, sesi titreşim gibi. “Sadece... hisset.” Eli, Asya’nın saçlarına daldı, başını hafifçe geriye çekti. Bakışları, bir an için yumuşadı ama sadece bir an. Sonra, dudakları Asya’nın boynuna değdi; hafif bir öpücük, ama elektrik gibi. Asya’nın inlemesi, odanın kırmızı sessizliğinde yankılandı. Çekim, onları sarmıştı; zaman durmuş gibiydi. Korhan’ın kucağında, Asya kendini hem esir hem özgür hissediyordu. Tehlikeli bir oyun, ama vazgeçmek istemiyordu.
Oda, kırmızı ışıkta daha da kızgınlaşıyordu. Mumlar titreşiyor, gölgeler dans ediyordu. Korhan’ın elleri, Asya’nın vücudunda geziniyordu yavaş, keşfederek. Asya, gözlerini kapattı, teslim oldu. Ama içinde, bir soru hâlâ yanıyordu: Bu çekim, onu nereye götürecekti?
Asya’nın gözleri kapalıyken, Korhan’ın nefesi boynunda yankılanıyordu; sıcak, ağır, kontrol edilmiş bir ritimle. Her dokunuşu, her fısıltısı, odanın kırmızı tonlarıyla birleşip Asya’nın zihnini bulanıklaştırıyordu. Kalbi, göğsünde bir savaş davulu gibi atıyordu; korku, arzu ve bilinmezlik arasında sıkışmıştı. Korhan’ın elleri, belinden sırtına doğru kayarken, Asya’nın teni karıncalanıyordu. Bu adam, bir bilmeceydi soğuk, hesaplı, ama aynı zamanda tutkuyla dolu. Onun kucağında, Asya hem bir mahkûm hem de bir isyancı gibi hissediyordu. Teslim olmak istiyordu, ama aynı zamanda bu oyunun kurallarını öğrenmek için yanıp tutuşuyordu.
Korhan’ın dudakları, Asya’nın boynundan çenesine doğru kaydı; yavaş, kasıtlı, sanki her hareketi bir mesaj taşıyordu. “Sana bir şey vereceğim,” dedi, sesi derin bir gök gürültüsü gibi, “ama önce... ne kadar ileri gidebileceğini görmem gerek.” Asya’nın gözleri aniden açıldı. Korhan’ın yüzü, onun yüzüne o kadar yakındı ki, nefesleri birbirine karışıyordu. Gözlerinde, o tanıdık soğukluk vardı, ama şimdi bir sınav gibiydi Asya’yı tartıyor, sınırlarını zorluyordu. “Ne... ne demek istiyorsun?” diye fısıldadı Asya, sesi titrek ama içinde bir meydan okuma saklıydı.
Korhan gülümsedi o gülümseme, hem tehlikeli hem büyüleyiciydi. Elini Asya’nın saçlarından çekti, ama diğer eli hâlâ belindeydi, onu sabit tutuyordu. “Herkes bir eşikle gelir,” dedi, sesi sakin ama keskin. “Bazıları kaçar. Bazıları kalır. Sen... hangisisin, Asya?” Adını söylerken, sesinde bir yumuşaklık vardı, ama bu yumuşaklık bir tuzak gibiydi Asya’yı daha derine çekmek için tasarlanmış.
Asya’nın nefesi hızlandı. Soru, havada asılı kaldı, ama cevap vermek yerine, gözleri Korhan’ın gömleğinin açık yakasından görünen dövmeye kaydı. Kartal pençesi, loş ışıkta daha da belirgindi; sanki canlıydı, Asya’yı izliyordu. “Bunu neden yaptırdın?” diye sordu, sesi aniden kararlı. Soru, beklenmedikti Korhan’ın kaşları hafifçe kalktı, ama yüzündeki ifade değişmedi. Asya, onun kontrolünü sarsmak istemişti, sadece bir an için bile olsa. “Anlat,” dedi, sesine bir meydan okuma katarak. “Bu dövme... seni anlatıyor mu?”
Korhan bir an durdu, sonra hafifçe güldü alçak, boğuk bir kahkaha, odanın kırmızı havasını titretti. “Meraklısın,” dedi, parmakları Asya’nın belinde hafifçe sıkılaştı. “Bu iyi. Ama dikkat et merak, tehlikeli bir şeydir.” Yavaşça doğruldu, Asya’yı kucağından nazikçe kaldırıp yatağın üzerine oturttu. Kendi koltuğuna geri döndü, ama bu kez daha yakındı; dizleri neredeyse Asya’nınkine değiyordu. “Dövme,” dedi, gömleğinin yakasını hafifçe açarak, “bir hatırlatma. Gücün bedeli var. Her zafer, bir yara bırakır.”
Asya, onun sözlerini tarttı. Korhan’ın sesinde bir ağırlık vardı sanki o dövme, sadece bir sembol değil, bir hikayeydi. “Ne yarası?” diye sordu, gözleri Korhan’ınkine kilitlenmişti. Bu kez, kaçırmayacaktı. Korhan’ın soğuk duvarında bir çatlak arıyordu.
Korhan, bir an sessiz kaldı. Gözleri, Asya’nın yüzünde gezindi, sonra odanın kırmızı duvarlarına kaydı. “Herkesin bir yarası var,” dedi sonunda, sesi alçak ama yoğun. “Senin de var, değil mi? O yüzden buradasın. O yüzden... kalıyorsun.” Sözleri, Asya’nın içine bir ok gibi saplandı. Haklıydı. Asya’nın geçmişi, kendi sırları, kendi yaraları vardı ve Korhan, sanki bunları kokusunu almış bir avcı gibi hissediyordu.
Asya, yatağın kenarında kıpırdadı. Çantası hâlâ yanındaydı; tabancanın ağırlığı, bir an için onu kendine getirdi. Ama o silah, bu odada hiçbir şeydi. Korhan’ın varlığı, her türlü silahı gölgede bırakıyordu. “Beni tanımıyorsun,” dedi Asya, sesi hafifçe titredi. “Beni buraya getirdin, ama bu... beni çözdüğün anlamına gelmez.”
Korhan’ın dudaklarında bir gülümseme belirdi bu kez, daha az soğuk, daha... insan. “Haklısın,” dedi, koltuğunda arkaya yaslanarak. “Ama çözmek istiyorum. Ve sen... buna izin vereceksin.” Sözleri, bir emir gibi değil, bir kehanet gibiydi. Asya’nın kalbi, bu sözlerle daha da hızlandı. Korhan, onu bir satranç tahtasında hareket ettiriyordu, ama Asya, piyon mu yoksa kraliçe mi olduğunu hâlâ çözememişti.
Oda, kırmızı ışıkta titreşmeye devam ediyordu. Mumların kokusu, havayı ağırlaştırıyordu. Korhan, koltuğunda hareketsizdi, ama gözleri Asya’yı bırakmıyordu. “Bu gece,” dedi, sesi neredeyse bir fısıltı, “bir karar vereceksin. Kal ya da git. Ama bil ki... gitsen bile, beni unutamayacaksın.”
Asya’nın boğazı kurudu. Kalbinin atışları, kulaklarında yankılanıyordu. Kal. Git. Her iki seçenek de bir tuzaktı. Korhan’ın dünyası, bir labirentti her adımda daha derine çekiliyordu. Ama o an, yatağın kenarında otururken, Asya bir şey fark etti: Bu labirentte kaybolmak, belki de istediği şeydi.
“Ne kadar zamanım var?” diye sordu, sesi kararlı ama içinde bir çatlak. Korhan, yavaşça kalktı, Asya’ya yaklaştı. Bu kez, elini uzattı, Asya’nın çenesini nazikçe tuttu, yüzünü kendine çevirdi. “Zaman?” dedi, sesinde bir alay ama aynı zamanda bir derinlik. “Zaman, benimle olduğun sürece... benim.”
Asya’nın nefesi kesildi. Korhan’ın parmakları, çenesinde hafifçe gezindi, sonra çekildi. Ama o dokunuş, Asya’nın teninde bir iz bırakmıştı sıcak, yakıcı, silinmez. Korhan, koltuğuna geri döndü, ama gözleri hâlâ Asya’daydı. “Karar ver,” dedi, sesi bir emre dönüştü. “Ama acele etme. Sabırlı biriyim.”
Asya, yatağın kenarında otururken, kırmızı odanın ağırlığı altında eziliyordu. Korhan’ın varlığı, onu hem korkutuyor hem büyülüyordu. Kalbinin atışları, mumların titreyen alevleriyle uyum içindeydi. Sorular, sırlar, arzular hepsi bu kırmızı odada çarpışıyordu. Ve Asya, o an, bir karar vermek zorunda olduğunu biliyordu. Ama bu karar, sadece bu geceyi değil, hayatını değiştirecekti.
Ne yapacaktı? Korhan’ın labirentine daha derine inmek mi, yoksa kaçmak mı? Ve kaçsa bile, o kırmızı odanın, o soğuk bakışların gölgesinden kurtulabilecek miydi?
Asya, yatağın kenarında otururken, kırmızı odanın boğucu havası zihnini sarmıştı. Korhan’ın son sözleri "Karar ver”hâlâ kulaklarında çınlıyordu, her bir hece bir zincir gibi onu bağlıyordu. Gözleri, Korhan’ın koltukta hareketsiz oturan siluetine kilitlenmişti; o soğuk, hesaplı bakışlar, Asya’nın ruhunu delip geçiyordu. Tam o sırada, odanın ağır sessizliğini bir titreşim bozdu. Korhan’ın cebinden gelen telefonun zili, keskin ve ısrarcıydı. Asya’nın kalbi bir an durdu; bu ses, sanki gerçek dünyaya bir geçit açmıştı.
Korhan, kaşlarını hafifçe çatarak telefonu cebinden çıkardı. Ekrana baktı, yüzünde bir anlık dalgalanma oldu soğuk maskesi, bir gölge gibi çatladı. “Evet?” dedi, sesi alçak ama sert. Telefonun diğer ucundaki ses, telaşlı ve hızlıydı; Asya, kelimeleri tam seçemese de, bir panik havası odanın kırmızı ışıklarına sızıyordu. Korhan’ın gözleri daraldı, parmakları telefonu sıkıca kavradı. “Ne zaman?” diye sordu, sesi artık bir bıçak kadar keskindi. Bir an sustu, dinledi, sonra, “Orada kal. Kimse dokunmasın. Geliyorum.” Telefonu kapattı, ama gözleri bir an için uzaklara daldı, sanki odada değil, başka bir yerdeydi.
Asya, nefesini tutmuş, ona bakıyordu. “Ne oldu?” diye sordu, sesi titrek ama merakla dolu. Korhan, bir an ona dönmedi. Yavaşça koltuktan kalktı, gömleğinin yakasını düzeltti; hareketleri kontrollüydü, ama altında bir gerilim seziliyordu. “Vesper’da bir sorun var,” dedi, sesi soğuk ama içinde bir fırtına saklı. “Kalk. Sen de geliyorsun.”
Asya, tereddüt etse de çantasını kaptı ve Korhan’ın peşinden gitti. Kırmızı odanın kapısı ardında kapanırken, o boğucu hava yerini Vesper’ın karanlık koridorlarının serinliğine bıraktı. Merdivenlerden inerken, kulübün ön cephesinden gelen müzik artık kesilmişti; yerine, kaotik bir uğultu, koşuşturan ayak sesleri ve bağrışmalar doluyordu.
İnsanlar, panik içinde dışarı akın ediyordu; bazıları bağırıyor, bazıları telefonlarına sarılmış, polis sirenlerinin uzak sesleri geceyi yırtıyordu. Vesper’ın neon tabelası hâlâ yanıp sönüyordu, ama girişte biriken kalabalık, korku ve şokla doluydu. Korhan, arabadan iner inmez uzun adımlarla içeri yürüdü; Asya, onun gölgesinde, kalbinin atışlarını kulaklarında hissederek takip etti.
İçeri girdiklerinde, kulübün dans pisti bomboştu. Işıklar, normalde renkli ve canlı olan mekânı şimdi soğuk ve tekinsiz gösteriyordu. Korhan, hiç durmadan VIP odalarına giden merdivenlere yöneldi. Asya, onun peşinden koşarken, bir güvenlik görevlisinin telaşlı sesini duydu: “Kimse içeri girmesin! Polis geliyor!” Korhan, görevliyi tek bir bakışla susturdu; adam, bir adım geri çekildi.
VIP koridoru, loş ve sessizdi. Duvarlarda altın rengi süslemeler, kırmızı halılar, ama hava ağırdı kan ve korku kokusu gibi bir şey. Korhan, en uçtaki odaya, kapısı hafif aralık olan bir VIP suitine yürüdü. Kapıyı itip içeri girdiğinde, Asya’nın midesi bulandı.
Odanın ortasında, yerde yatan bir adam vardı. Yüzü mosmordu, gözleri açık, donuk. Boynunda, kalın bir kırmızı ip sıkıca bağlanmış, derisine gömülmüştü. Ama asıl korkunç olan, adamın ağzıydı kanla kaplı, ve ağzına zorla tıkılmış bir şey vardı. Asya, bir an bakakaldı, sonra anladı: Adamın penisi, vahşice kesilmiş ve ağzına sokulmuştu. Kan, halıya sızmış, odanın lüks havasını bir mezbahaya çevirmişti.
Asya, elini ağzına götürdü, midesi kalktı. Korhan, ise hareketsizdi. Yüzü, bir heykel gibi ifadesizdi, ama gözlerinde bir fırtına dönüyordu. “Kim?” diye sordu, sesi alçak ama tehditkâr. Yanında duran bir adam Cenk’ti bu başını eğdi. “Bilmiyoruz, patron. On dakika önce bulundu. Herkes kaçtı. Kameralar... çalışmıyor.”
Korhan, yavaşça cesede yaklaştı, ama dokunmadı. Gözleri, kırmızı ipte takılı kaldı. “Bu bir mesaj,” dedi, sesi soğuk ama içinde bir öfke taşıyordu. “Biri, bize oyun oynuyor.” Asya’ya döndü, gözleri onun yüzünde sabitlendi. “Gördün mü?” dedi, sesi bir bıçak gibi. “Bu dünya... benim dünyam. Umarım bunu bildiğin halde yanımdasındır."
Asya’nın nefesi kesildi. Cesedin görüntüsü, kırmızı ip, Korhan’ın soğuk ama yanan gözleri her şey, bir kâbus gibiydi. Ama aynı zamanda, o kırmızı odadaki çekim, bu vahşetin ortasında bile hâlâ Asya’nın damarlarında dolaşıyordu. Korhan, bir adım attı, Asya’nın kolunu tuttu, ama bu kez nazik değildi sıkı, sahiplenici. “Gitme,” dedi, sesi bir emir gibi. “Burda kal."
Polis sirenleri yaklaşıyordu. Korhan, Asya’yı koridora çekti, ama gözleri hâlâ cesedin üzerindeydi. “Bu,” dedi, “bir başlangıç. Bir şeyler dönüyor ve ilk defa ne olduğunu bilmiyorum.” Asya, onun elini tutarken, kalbinin atışlarını hissetti. Korku, arzu, ve bilinmezlik hepsi, kırmızı bir ip gibi, onu Korhan’a bağlıyordu.
Ne yapacaktı? Bu vahşetin ortasında, Korhan’ın dünyasında mı kalacaktı, yoksa kaçmak için bir yol mu bulacaktı? Ama o kırmızı ip, sanki Asya’nın boynuna da dolanmıştı ve çözülmesi imkânsızdı.