Asya, perdeleri yeniden kapattı, kalın kumaşın ardındaki gölgeyi görmezden gelmeye çalıştı. Oda, sabah ışığıyla doluydu ama hâlâ boğucu geliyordu.
Duşun sıcak suyu, bedenindeki morlukları yatıştırdı biraz. Korhan’ın izleri hâlâ yanıyordu, ama artık acı değil, bir hatırlatma gibiydi. Giydiği yeni kıyafetler üzerine tam oturmuştu; sanki bedenini ölçmüşlerdi. Aynaya baktı: Yüzü solgun, gözleri kararlı. “Pes etme,” diye fısıldadı yine kendine.
Asya, aynadaki yansımasına son bir kez baktı; göz altlarındaki morluklar kapanmıştı, saçları toplu, kıyafetleri sıradan bir gazetecinin günlük kıyafeti gibiydi.
Yatağın kenarına oturdu, yeni kıyafetleri sade bir kot pantolon, beyaz bir kazak ve siyah bir hırka hâlâ çantada duruyordu. Korhan’ın seçimiydi bunlar; basit, dikkat çekmeyen, ama kaliteli markadan. Sanki onu gizli bir hayata hazırlıyordu. Çantasından telefonunu aldı, ekranı açtı. Şarjı azalmıştı, ama bir arama yapabilirdi. Annesini aramalıydı; yoksa endişelenirdi. Ailesi, İstanbula iki saat uzaklıkta, eski bir apartmanda yaşıyordu. Asya, yıllar önce gazetecilik hayaliyle şehre gelmiş, onlardan uzaklaşmıştı. Ama her hafta konuşurlardı, yoksa annesi panik olurdu.
Titreyen parmaklarla rehberi açtı, “Anne” yazan numarayı buldu. Derin bir nefes aldı, aradı. Çaldı... bir, iki, üç. Sonra annesinin sıcak, biraz yorgun sesi: “Alo, Asya’m? Kızım, neredesin sen? Dün aradım, açmadın. Endişelendim!”
Asya, boğazındaki yumruyu yuttu, sesini neşeli tutmaya çalıştı. “Anne, iyiyim ben. Dün... biraz yoğundum, işler karıştı. Uyuya kalmışım. Sen nasılsın? Baba nasıl?”
Annesi iç çekti, fonda televizyon sesi vardı muhtemelen sabah haberleri. “İyiyiz kızım, iyiyiz. Baban bahçeyle uğraşıyor yine, domatesler olmuş. Sen ne yapıyorsun? O gazete işleri nasıl? Yine geç saatlere kadar mı çalışıyorsun? Kendine dikkat et, yalnızsın oralarda.”
Asya, pencereye yaslandı, dışarıdaki siyah arabayı düşündü. Yalnız mı? Artık değil. “Evet, anne, yoğun. Ama iyi gidiyor. Bir haber peşindeyim, büyük bir şey olabilir. Kariyerim için önemli.” Yalan değildi tamamen; Korhan’ın dünyası, en büyük haberi olabilirdi. Ama söyleyemezdi.
Annesi heyecanlandı: “Aa, kızım benim! Anlat bakalım, ne haberi? Televizyona çıkacak mısın? Ne zaman geleceksin bize? En son bayramda gördük seni, özledik. Kardeşin de soruyor, ‘Abla ne zaman gelecek?’ diyor.”
Asya’nın gözleri doldu; ailesi, onun tek gerçek sığınağıydı.
Ama şimdi, Korhan’ın gölgesinde, ziyaret etmek riskliydi. “Anne, özledim ben de. Ama şu sıralar çok meşgulüm. İşten izin aldığım gün yanınızda olacağım, söz. Belki haftaya, belki ondan sonra. Size sürpriz yapacağım, evde börek açarsın.”
Annesi güldü, o tanıdık, sıcak kahkaha. “Tamam kızım, börek hazır olur. Ama sakın unutma ha? Baban da diyor, ‘Kızımız şehirde unutmuş bizi.’ Şaka yapıyor tabii. Kendine iyi bak, yemek ye düzgün, yalnızlık insanı yorar.”
“Tamam anne, söz. Sen de baba'ya selam söyle. Öpüyorum ikinizi de.” Asya, sesini çatallaşmadan tuttu.
“Öpüyoruz kızım, Allah’a emanet ol. Ara beni sık sık!” Telefon kapandı. Asya, cihazı kucağına bıraktı, bir süre öylece oturdu. Annesinin sesi, zihninde yankılanıyordu normal hayatın sesi. Ama onun hayatı artık normal değildi. Korhan’ın “borcu”, Cenk’in gözetimi, o siyah araba... Hepsi bir ağ gibi sarıyordu onu. Gözyaşlarını sildi, ayağa kalktı. Duş almalı, kıyafetleri giymeliydi. Belki bugün bir şeyler öğrenirdi. Çantasına uzandı, tabancayı bir kez daha kontrol etti hâlâ oradaydı, ama dokunmadı. Cenk’in uyarısı kulaklarındaydı.
Çantasını omzuna astı, kapıyı açmadan önce derin bir nefes aldı. Koridor bomboştu; dördüncü katın sessizliği, Vesper’ın gece gürültüsünden sonra kulak tırmalıyordu. Asansörle aşağı indi, apartmanın giriş kapısından çıkarken göz ucuyla siyah arabayı gördü; sürücü koltuğunda oturan adam başını çevirmedi bile.
Sokak, sabahın erken saatlerinde hareketlenmeye başlamıştı. Asya, üç durak ötedeki otobüs durağına yürüdü; Korhan’ın adamları onu takip ediyordu, biliyordu. Ama şimdilik serbestti; en azından öyle görünüyordu. Otobüs geldi, bindi. Pencereden dışarı bakarken, telefonuna bir mesaj düştü: Bilinmeyen Numara:
“İşine git. Normal davran. Seni alacağız.”
Mesajı sildi, telefonu cebine koydu. Bina, Beyoğlu’nun dar sokaklarından birinde, eski bir apartmanın ikinci katındaydı. Kapıdaki güvenlik görevlisi başıyla selam verdi; Asya gülümsedi, kimliğini okuttu, asansöre bindi. Ofis, her zamanki kaosundaydı: telefonlar çalıyor, klavyeler tıkırdıyor, kahve kokusu havada asılıydı.
Masasına oturdu, bilgisayarı açtı. E-postaları kontrol etti; birkaç rutin haber, bir basın bülteni, editörden gelen “acil” etiketli bir mail:
Konu: Liman dosyası
Asya, dün geceki kaynakla görüştün mü? Dosyayı bugün akşam baskıya yetiştirmemiz lazım. Detay bekliyorum.
Asya’nın midesi kasıldı. Liman dosyası... Korhan’ın haritasındaki işaretler, tehdit eden adamların sözleri, hepsi aynı yere çıkıyordu. Parmakları klavyede dondu. Ne yazacaktı? Gerçeği mi, yoksa Korhan’ın istediği yalanı mı?
Telefonu titredi. Yine bilinmeyen numara:
“Bekle.”
Kalbi hızlandı. Korhan mıydı? Yoksa diğerleri mi? E-postay kısmına parmakları titreyerek yazmaya başladı:
“Kaynağım sessiz. Daha fazla zaman lazım.”
Gönderdi. Birkaç dakika sonra editörün odasından seslendi: “Asya, içeri gel!”
Editörün masası, kâğıt yığınlarıyla doluydu. Yaşlı adam, gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. “Ne oluyor? Kaynağın nerede? Bu dosya patlayacak, biliyorsun.”
Asya yutkundu. “Biraz daha zaman... güvenilir biriyle görüşüyorum. Akşama kadar bir şeyler çıkarırım.”
Editör iç çekti. “Tamam. Ama akşam baskı kaçarsa, sorumlusu sensin.” Ofise döndüğünde, iş arkadaşları ona garip garip bakıyordu. Kimisi fısıldaştı, kimisi başını çevirdi. Asya, masasına oturdu, klavyeye eğildi. Ama yazamıyordu. Zihni, Korhan’ın ofisindeki haritada, limandaki konteynerlerde, Cenk’in soğuk bakışlarındaydı.
Saat 17:47’de kapı çalındı. Cenk, siyah takım elbisesiyle içeri girdi; güvenlik görevlisi bile ses çıkaramadı. Doğrudan Asya’nın masasına yürüdü. “Sizi almaya geldim.”
Ofisteki herkes dondu. Birkaç kişi telefonuna sarıldı, gizlice fotoğraf çekmeye çalıştı. Asya, çantasını kaptı, ayağa kalktı. “N’oldu?” diye sordu, sesi alçak.
Cenk, başıyla kapıyı işaret etti. “Patron sizi çağırdı.” Asya, kimseye bakmadan yürüdü. Koridor boyunca, fısıltılar peşinden geldi:
“Kim bu adam?”
“Mafya gibi..."
“Asya ne karıştırdı yine?”
Asansörde, Cenk sessizdi. Aşağı inerken, Asya sordu: “Nereye?”
Cenk, dikiz aynasına bakar gibi ona döndü. “Vesper. Dosya konuşulacak.”
Asya’nın boğazı kurudu. Dosya... demek Korhan da biliyordu. Arabaya bindiler; siyah, camları filmli, plakası tanıdık. Şehir trafiğinde ilerlerken, Asya camdan dışarı baktı. Eski bina arkasında kaldı. Normal hayat, bir kez daha uzaklaşıyordu.
Cenk, radyoyu açtı; hafif bir caz çalıyordu. “Uslu dur,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. “Patronun sabrını sınama sakın.”
Asya, çantasını sıkıca tuttu. İçinde tabanca hâlâ oradaydı. Ama artık bir silah değil, bir yük gibi geliyordu. Vesper’ın neon ışıkları uzakta belirdi. Kapıda bekleyen adamlar, Asya’yı içeri aldı. Bu sefer doğrudan üst kata, Korhan’ın özel suitine. Kapı açıldığında, Korhan masasında oturuyordu. Önünde liman haritası, bir dosya, ve Asya’nın yazdığı e-posta çıktısı. Gözleri, Asya’ya kilitlendi.
“Otur,” dedi, sesi buz gibi.
Korhan, koltuğunda arkasına yaslandı; siyah gömleğinin kolları hâlâ sıvalıydı, kolundaki dövme bir kartal pençesi loş ışıkta parıldıyordu. Masanın üstündeki liman haritasında kırmızı kalemle işaretlenmiş üç nokta vardı: iki konteyner sahası, bir de eski bir depo. Yanında Asya’nın e-postasının çıktısı duruyordu; “Kaynağım sessiz” satırı kalın kalemle çizilmişti.
Asya, gösterilen deri koltuğa oturdu. Çantası kucağındaydı; tabancanın soğuk metalini avuçlarında hissediyordu. Korhan, bir süre sessizce onu süzdü; bakışları, bir avcının avını tartması gibiydi.
“Ne yazıyordun?” diye sordu sonunda, sesi sakin ama tehditkâr.
Asya yutkundu. “Editörüm baskı yapıyor. Limanla ilgili bir dosya... Önceden yazmıştım. Şimdi yeniden gündeme geldi.”
Korhan başını salladı, haritayı çevirdi, Asya’ya doğru itti. “Şu üç nokta. Senin dosyanda da var, değil mi?”
Asya, haritaya baktı. Evet, tam da işaretlediği yerlerdi. “Evet,” dedi, sesi titrek. “Ama o zamanlar sadece şüphelerimdi. Konteynerlerde gece hareketleri, kimliksiz gemiler..."
Korhan gülümsedi bu kez soğuk değil, hesaplı bir gülümseme. “İyi. O zaman sana gerçek hikâyeyi vereceğim. Gazetene yazacağın hikâyeyi.”
Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. Vesper’ın neon ışıkları, camda yansıyordu. “Liman... evet, orası benim. Ama uyuşturucu değil. Silah değil. Daha... kârlı bir şey.”
Asya’nın kalbi hızlandı. “Ne?”
Korhan döndü, gözleri parladı. “Antika kaçakçılığı. Osmanlı’dan kalma altınlar, Bizans sikkeleri, müzayedelerde milyon dolar eden parçalar. Avrupa’ya, Dubai’ye, New York’a gidiyor. Konteynerler? Boş değil, ama içinde resmi evraklarda ‘seramik’ yazıyor. Depo? Restorasyon atölyesi. Gece hareketleri? Güvenlik. Çünkü bu iş... yasal değil, ama zararsız.”
Asya, şaşkınlıkla baktı. “Yani... Siz mafyasınız ama... bu..."
Korhan güldü, bu kez gerçekten eğlenerek. “Asya. Ben iş adamıyım. Ama işimin bazı kısımları... gri alanda. Vergi işleri, gümrükten geçirmek... küçük şeyler. Kimse ölmez, kimse zarar görmez. Sadece zenginler daha zengin olur.”
Masaya geri döndü, bir dosya açtı. İçinden eski bir altın sikke fotoğrafı çıktı. “Bak. Bu, 1453’ten. Geçen ay 1.2 milyon dolara satıldı. Senin dosyanda yazdığın ‘şüpheli konteyner’... içinde bu da vardı.”
Asya, fotoğrafı aldı. Gerçek miydi? Yoksa bir oyun mu? Ama Korhan’ın sesinde bir samimiyet vardı ya da çok iyi bir yalancıydı. Yoksa neden anlatsın bunları...
“Peki,” dedi Asya, “neden bana bunu anlatıyorsun?”
Korhan, koltuğuna oturdu, bacak bacak üstüne attı. “Çünkü senin gazeten bu dosyayı patlatırsa, işlerim biter. Ama sen... doğru hikâyeyi yazarsan, hem sen kazanırsın, hem ben. ‘Limanın gizli hazinesi’ diye bir başlık atarsın. Romantik, heyecanlı, kimseye zarar vermeyen bir hikâye. Editörün bayılır. Sen yıldız olursun. Ben de... yoluma devam ederim. Geri kalan her şey bende, sen yazacaksın."
Asya, dosyayı kapattı. “Peki ya o iki adam? Beni tehdit edenler?”
Korhan’ın yüzü sertleşti. “Onlar... rakip. Aynı pastadan pay istiyorlar. Seni bana karşı kullanmak istediler. Ama artık sen benimsin. Onlar... halledildi.”
Asya, midesinin bulandığını hissetti. “Halledildi” ne demekti? Ama sormadı. Şimdi değil.
“Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu.
Korhan, bir kalem uzattı. “Yaz. Şu üç noktayı kullan. Antika, gizli atölye, gece operasyonları... ama kimse suçlu değil. Sadece ‘kültürel mirasın korunması’ diye bir açı bul. Kaynağın? ‘İsimsiz bir iş adamı’. Benim adım geçmeyecek. Ve limandaki gerçek işler... kimse bilmeyecek.”
Asya'bın Elleri titriyordu. Bu, yalan mıydı? Yoksa Korhan’ın gerçek yüzü mü? Ama hikâye... evet, satardı. Editörü çıldırırdı. Ve Asya... hayatta kalırdı.
“Tamam,” dedi, sesi kararlı. “Yazarım.”
Korhan başını salladı, memnun. “Güzel. İşimiz bitince eve bırakacağız. Yazıyı bitir, akşam gönder. Sonra... konuşuruz.”
Asya ayağa kalktı. Kapıya yürürken, Korhan seslendi: “Ve Asya?”
Döndü.
“Unutma. Bu hikâye... bizim sırrımız. Kimseye gerçek yüzümü gösterme. Eğer yanlış bir şey yaparsan, karşına alacağın insanı iyi düşün...”
Antika... belki doğruydu. Belki değildi. Ama şu an, tek bildiği şuydu: Korhan ona bir hikâye vermişti. Ve Asya, o hikâyeyi yazacaktı. Ama içinde, gazeteci yanı fısıldıyordu: Bu sadece bir katman. Altında daha derin bir şey var.
Ve o derinliği bulana kadar... oyuna devam edecekti.
Asya, kapı koluna uzanmıştı ki Korhan’ın sesi odanın içinde keskin bir bıçak gibi çınladı:
“Dur.” Tek kelime. Ama Asya’nın bacakları dondu. Cenk dışarıda bekliyordu; kapı aralıktı, ama içeri girmemişti. Korhan’ın emriyle. Asya yavaşça döndü. Korhan ayağa kalkmıştı. Masanın önünde duruyordu; gömleğinin düğmeleri açılmış, göğsündeki dövme daha net görünüyordu. Gözleri, Asya’nınkine kilitlenmişti. Soğuk. Ama içinde bir şey kıvılcımlıyordu; kontrol edilemeyen bir şey.
“Gitmeyeceksin,” dedi, sesi alçak, ama her kelime bir zincir gibi. “Henüz değil.”
Asya’nın kalbi göğsünde çarpmaya başladı. “Ama... yazmam lazım. İşime dönmeliyim.”
Korhan bir adım attı. Sonra bir tane daha. Aralarındaki mesafe daralıyordu. Asya geri çekilmek istedi, ama sırtı kapıya çarptı. Kapı kapalıydı. Cenk dışarıdaydı. Kimse içeri giremezdi.
“İşe mi?” dedi Korhan, sesinde alay, ama altında başka bir şey vardı. “Sen... artık benim alanımda yaşıyorsun. Sen o iş yerindekilerin bir şey demeye cürret edeceğini düşünüyor musun?"
Asya’nın nefesi hızlandı. Korhan, önünde durdu. Bir adım daha yakın. Elleri yanındaydı, ama parmak uçları titriyordu. Dokunmadı. Henüz. “Ne istiyorsun benden?” diye fısıldadı Asya, sesi titrek. Korhan başını eğdi, Asya’nın yüzüne o kadar yakındı ki nefesi tenine değiyordu. “Her şeyi,” dedi. “Ama önce... seni.”
Elini kaldırdı. Yavaşça. Asya’nın çenesine dokundu. Parmak uçları soğuktu, ama teni sıcak. Asya titredi. Korku mu? Arzu mu? Bilmiyordu.
“Sen geriliyorsun,” dedi Korhan, sesi buz gibi, ama gözlerinde bir ateş. “Seninle ilgili her şeyi biliyorum. O seni tehdit eden adamları biliyorum. Ama sen... fazla geriliyorsun. Ne saklıyorsun, Asya?”
Asya’nın dudakları aralandı, ama ses çıkmadı. Korhan’ın eli, çenesinden boynuna indi. Hafifçe. Ama baskı yoktu. Sadece varlığı. Sahipliği.
“Konuş,” dedi, sesi daha alçak, daha derin. “Yoksa konuşmayı ben sağlarım.”
Asya’nın gözleri doldu. “Ben... korkuyorum,” dedi sonunda, sesi kırık. “Ailem... onlar uzakta, ya o ölen adamların yakınları bir şey yaparsa? Seni de... seni de araştırıyordum. Ama şimdi... şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.”
Korhan’ın yüzü değişmedi. Ama eli, Asya’nın boynunda durdu. Parmakları, nabzını hissediyordu. Hızlı. Çılgınca. “İyi,” dedi. “Korkmana gerek yok, sen bana yardım edersen ailen de güvende olur sen de..."
Asya’nın gözleri büyüdü. “Beni neden bırakmıyorsun?”
Korhan bir an durdu. Gözleri, Asya’nın dudaklarına indi. Sonra gözlerine geri döndü. “Çünkü sen... farklısın,” dedi, sesi neredeyse duyulmaz. “Çoğu insan benden kaçar. Sen.... direniyorsun. Ve bu... ilgimi çekiyor.”
Elini indirdi. Ama geri çekilmedi. Hâlâ çok yakındı. Asya, onun kokusunu alıyordu viski, deri, tehlike. “Şimdi,” dedi Korhan, sesi yeniden soğuk, ama içinde bir çatlak vardı. “Yazacaksın. Ama burada. Benim yanımda. Cenk dışarıda bekleyecek. Sen... benim gözetimimde olacaksın.”
Asya başını salladı. Konuşamıyordu. Korhan, masaya yürüdü, bir laptop açtı. “Otur,” dedi. “Ve yaz. Ama unutma... her kelimeyi ben okuyacağım.”
Asya, koltuğa oturdu. Elleri klavyeye uzandı. Ama titriyordu. Korhan, arkasında duruyordu. Elini omzuna koydu. Hafifçe. Ama bırakmadı.
“Başla,” dedi. “Ve yalan yazma. Gerçeği yaz. Ama sadece benim verdiğim gerçeği.”
Asya, ekrana baktı. Parmakları klavyede dans etmeye başladı. Ama zihni, Korhan’ın elindeydi. Sıcaklığında. Soğukluğunda. Sahipliğinde. Ve o an anladı: Korhan ona bir hikâye vermemişti. Ona bir kafes vermişti.
Ama içinde... özgürlük gibi bir şey vardı.
Ya da belki... Bir tür teslimiyet. Bunun sonunda ne olacaktı?
Asya, laptopun kapağını kapattı.
Yazı bitmişti: üç bin kelime, antikalar, gizli atölye, “kültürel mirasın korunması” diye bir başlık. Korhan’ın verdiği gerçek, onun kaleminden çıkmıştı. Korhan, arkasında duruyordu. Eli hâlâ omzundaydı; parmak uçları sıcak, ama baskı yoktu. Bir süre sessizlik. Sonra elini çekti, masaya yaslandı. Hiçbir şey olmamış gibi.
“Güzel,” dedi, sesi yine o soğuk, hesaplı tonda. “Editörün bayılacak.”
Asya başını kaldırdı. Gözleri hâlâ kızarıktı, ama gözyaşları kurumuştu. “Göndereyim mi?”
“Hayır. Akşam. Şimdi... kalk.”
Korhan, ceketini aldı, omzuna attı. Kapıya yürüdü. Cenk dışarıda bekliyordu; başıyla selam verdi, ama içeri girmedi. Asya ayağa kalktı. “Nereye?”
Korhan dönmedi. Kapıyı açtı, koridora çıktı. “Seni özel bir yere götüreceğim.”
Asya tereddüt etti, sonra peşinden gitti. Vesper’ın arka merdivenlerinden indiler; gece kulübünün gürültüsü aşağıdan geliyordu, ama üst kat sessizdi. Siyah araba, kapıda hazırdı. Cenk direksiyona geçti. Korhan, Asya’yı arka koltuğa oturttu, kendisi yanına yerleşti. Araba hareket etti. Şehir ışıkları camda kayıyordu. Asya, pencereye yaslandı. “Nereye gidiyoruz?”
Korhan cevap vermedi. Bir süre sustu. Sonra, gözleri karanlığa bakarken, alçak sesle sordu:
“Kırmızı rengini sever misin?” Asya döndü. Korhan hâlâ öne bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
“Neden?” diye sordu Asya.
Korhan başını hafifçe çevirdi. Gözleri, loş ışıkta parladı.
“O zaman seve seve geleceksin.”
Asya’nın midesi kasıldı. Korku mu? Merak mı? Bilmiyordu. Ama Korhan’ın sesinde bir davet vardı. Soğuk, ama içinde bir ateş.
Araba, Boğaz köprüsünü geçti. Şehrin ışıkları geride kaldı. Karanlık, denizin üstüne çöktü.
Asya, çantasını sıkıca tuttu. Ne anlama geliyordu? Bilmiyordu. Ama biliyordu ki,
geri dönüş yoktu.