20. Bölüm: "İade-i İtibar Operasyonu”

1234 Words
20. Bölüm: "İade-i İtibar Operasyonu” Hanzade İstanbul’un o puslu ve romantik havasından çıkıp Bursa’nın havası sert, insanı mert topraklarına ayak basar basmaz içimdeki o intikam ateşi yeniden harlandı. Ama bu seferki hedefim babam ya da düşmanlarım değil; hayatımın aşkıyla aramda köprü kuracağım derken beni saten elbiselerle, "atıştırmalık" niyetine yedirdiği ilaçlı kurabiyelerle Yılmaz’ın kucağına atan Mahinur’du. ​İşte sadık dostum, strateji uzmanım ve başımın belası Mahinur için hazırladığım "iade-i itibar" operasyonu: Hazır ol Mahinur tek hedefim sensin güzelim. Konağın ağır ahşap kapısından içeri girdiğimde çalışanların yüzündeki o "fırtına öncesi sessizlik" ifadesini hemen sezdim. Kimse Mahinur’un nerede olduğunu bilmiyordu; Havva halamla alışverişe çıkmışlardı belli ki. Ama ben boş durur muydum? Doğruca mutfağa daldım. Mahinur’un o meşhur, insanı "yoldan çıkaran" gizli baharat kavanozunu elimle koymuş gibi buldum. ​"İnsan delilleri ortadan kaldırır be Mahinur, bu kadar mı güvendin bana?" diye fısıldadım kendi kendime. ​Çalışanlardan biri "Mahinur ve Havva Hanım geldi efendim," deyince yüzüme en masum, en "İstanbul yorgunu" maskemi taktım. "Hemen yanıma gelsin, ona özel bir kahve hazırlıyorum," dedim. İlacı kahvenin içine boca ederken elimi hiç korkak alıştırmadım; Mahinur’a olan "sevgimden" olsa gerek, cömertliğim üstümdeydi. ​Mahinur içeri girdiğinde üzerinde hafif bir telaş, gözlerinde ise o her şeyi bildiğini haykıran sinir bozucu parıltı vardı. ​"Hanımım, beni sormuşsunuz! Hala Hanım’la alışverişe çıkmıştık da..." ​"Sorun yok Mahinur, gel otur," dedim kahveyi önüne sürerken. "İstanbul beni çok yordu, gel bir kahve içelim de anlatayım sana gelişmeleri." ​ ‘Beni yordu’ kelimesini duyunca,yüzünde beliren sinsi gülümseyi yakalamıştım. Mahinur, sanki hayatının en büyük dedikodusunu dinleyecekmiş gibi hevesle oturdu ve kahvesinden koca bir yudum aldı. Aferin Mahinur, dedim içimden, Afiyetle iç ki o uykusuz gecelerin bedelini beraber ödeyelim. ​O kahvesini yudumlarken ben de başladım anlatmaya. Yılmaz’la birlikte olduğumuzu, aramızda artık hiçbir gizli saklı kalmadığını söyledim. Mahinur koltuğunda şöyle bir gerindi, yüzünde bir gurur tablosu oluştu. ​"Çok iyi yapmışsınız hanımım! Zaten yüzünüz bir parlıyor ki sormayın, demek sebebi buymuş. E şimdi ne olacak? Yılmaz Bey sizi yarı yolda bırakmaz herhalde?" ​"Ne haddine!" dedim sahte bir sertlikle. "Yarın gelip isteyecek beni. Haftaya da nikâh... Babamın istediği değil, benim istediğim damat oturacak o masaya." ​ Mahinur tam "Çok iyi yapmışsınız" derken, planımın asıl darbe kısmına geçtim. "Sahi," dedim mutfaktan çıkarken arkamı dönüp, "Şu sana takıntılı biri vardı ya... İsmi neydi onun? Şahin mi?" ​Mahinur’un kaşları çatıldı, kahvenin etkisi yavaş yavaş göz bebeklerine vurmaya başlamıştı bile. "Şahin mi? Evet hanımım da, o ne alaka şimdi?" ​"Onu özel şoförüm olarak işe aldım Mahinur. Çocuğun ekmeğiyle oynamışsın zamanında, günahına giremem. Artık konakta kalacak, ben ne zaman ihtiyaç duyarsam yanımda olacak. Ona güzel bir yer ayarla." ​Mahinur "Ama hanımım..." diyecek oldu ama sesi artık biraz daha kısık, bakışları ise biraz daha buğuluydu. İlaç damarlarında bayram havası estirmeye başlamıştı bile. ​ "Şahin’le size mutluluklar dilerim Mahinur," dedim kapıyı kapatırken. "Bakalım ilaç etkisini gösterdiğinde, o köşe bucak kaçtığın Şahin’in kollarına kendini nasıl bir istekle atacaksın, merakla bekliyorum." Bursa’nın o sert rüzgârı bile konağın içindeki bu fırtınanın yanında meltem kalırdı. Mahinur’u mutfakta "kendi ilacıyla" baş başa bıraktıktan sonra, zafer kazanmış bir komutan edasıyla terasa doğru ilerledim. Şahin tam köşede, adeta bir gölge gibi bekliyordu. Göz göze geldiğimizde ona hafifçe göz kırptım; o da "Mesaj alındı hanımım" dercesine başıyla onayladı. Mahinur’un bu geceki durağı Şahin’in kolları olacaktı, hem de kendi rızasıyla olduğunu sanarak! … Terasta, güneşin batışını izleyen Havva Halamın yanına vardığımda keyfi yerinde görünüyordu. Gidip yanaklarına kocaman birer öpücük kondurdum. ​“Nasılsın halaların en güzeli?” dedim neşeyle. ​Halam o kendine has neşesiyle kahkahayı patlattı. “Başka şansın mı var sanki? Tek halan benim, tabii en güzeli ben olacağım! “Bakıyorum da keyfin gıcır. Şehnaz Sultan’la fazla uğraşmamışsın, haberlerini aldım hala.” ​Gülümseyerek yanındaki sandalyeye çöktüm. “Ona ayıracak vaktim yok maalesef kızım. Daha mühim işlerim var.” ​Halama bakıp gözlerimi kısıp onu süzdüm. “Hayırdır? Ne gibi mühim işler halacım? “Şu Hakan seni iyice gözüne kestirmiş. Bugün iki sefer gördüm, adamın gözlerinden resmen ateş çıkıyordu, yana döne seni arıyordu. Baban kendince bir şeyler çeviriyor ama Hakan tehlikeli, haberin olsun.” ​“Boşver onu sen hala, takılma,” dedim konuyu asıl bombaya getirmek için. “Benim sana başka bir haberim var.” ​“Neymiş kızım?” ​“Şu geçen yemeğe gelen Yılmaz var ya...” dedim, sesimi biraz alçaltarak. “Yarın akşam beni istemeye gelecek. Babamı yumuşatmak da sana düşüyor, sana güveniyorum bu konuda.” ​Halamın gözleri bir anda parladı, yüzünde o muzip ve "operasyon başladı" diyen ifade belirdi. “Merak etme sen! Adamı pamuk şekerine çeviririm. Yılmaz’ı gördüğünde erimezse yanıma gel!” ​“Biliyorum hala, bu işlerde ustasın,” dedim koluna girerek. “Zaten babamın hakkından bir tek sen gelirsin.” ​Halam bir an duraksadı, etrafı kontrol etti. “Ee, annen hazırlıklara başlamamış, haberi yok mu?” ​“Yok, daha ona söylemedim.” ​“Aa, harika! İlk haberi bana veriyorsun demek,” dedi gururla göğsünü kabartarak. “Dur dur, sakın annene söyleme! Benden duysun. Beni sayıp sevdiğin için ilk bana geldiğini bilsin de azıcık havam olsun. Şu an acayip gururlandım, keyfini çıkarmayayım mı? Müsaade et de annene ben müjdeleyeyim, babanın gönlünü yapmak da bana kalsın.” ​“Tamam hala, nasıl istersen öyle olsun,” dedim gülerek. “Ben bir odama çekileyim, üstümü değiştireyim artık.” ​Halam beni kapıya doğru uğurlarken arkamdan seslendi: “Hadi hadi, git şöyle güzel bir şeyler giy, kadınlığını sergile! Şu damadı da akşam yemeğine çağır da gelecekteki kocanı iyice bir inceleyelim.” ​Geriye dönüp takıldım: “Hala, yoksa damadı benden çok mu sevdin? Sana mı alsak?” ​ “Edepsiz! Yürü bakayım, git giyin!” diye takma bir azarla kovaladı beni. ​Merdivenleri çıkarken yüzümde bir tebessüm vardı ama zihnimde sadece Yılmaz ve yarın akşamki o büyük sınav duruyordu. Konağın alt katında Mahinur ilacın etkisiyle Şahin’e doğru sürüklenirken, üst katta ben, Ulubey soyadını bırakıp Özçınar olmanın ilk gerçek adımını atıyordum. Bursa’nın o sert rüzgârı konağın pencerelerini döverken, ben odamda fırtınanın en asil halini kuşanıyordum. Yılmaz Özçınar, dün gece İstanbul’da sadece bir kadını değil, bir imparatorluğun en sarsılmaz kalesini fethettiğini bu gece çok daha iyi anlayacaktı. Zihnimin keskinliğini, ruhumun asaletini üzerime bir zırh gibi giydim. Aynadaki yansımama baktığımda, gördüğüm kadın artık sadece babasının sözünden çıkmayan o itaatkâr evlat değildi. Gözlerimde dün gecenin buğusu, dudaklarımda ise geleceğin zafer şarkısı vardı. Saçlarımı, boynumun zarafetini ortaya çıkaracak şık ve sıkı bir topuz yaptım; tek bir telin bile bu kusursuz disiplini bozmasına izin vermedim. Makyajım; bir savaşçının savaş boyası kadar net, bir kraliçenin tacı kadar göz alıcıydı. ​"Evet Yılmaz Bey," diye fısıldadım aynadaki aksime. "Bakalım bu gece, hayatının en büyük imzasını atmaya gerçekten hazır mısın?" ​ Aşağıdan gelen tabak sesleri, akşam yemeğinin yaklaştığının habercisiydi. Stratejim belliydi: Sessiz kalacak, halamın o mahir dilli manevralarını izleyecektim. Halam babamı o meşhur "pamuk şekeri" kıvamına getirirken, ben sadece asaletimle masayı aydınlatacaktım. Yarın akşam o kahve fincanı masaya geldiğinde, babam sadece bir damat değil, Ulubey soyadının karşısına dikilen en güçlü rakibi kabullenmiş olacaktı. ​Merdivenlerden aşağı, her basamakta topuklarımın çıkardığı o ritmik sesle inerken konağın havası değişti. Mutfağın oralardan Mahinur’un ilacın etkisiyle Şahin’e attığı o baygın bakışların kıkırtısı geliyordu; ama benim gözüm sadece yemek salonunun kapısındaydı. ​Babam Rıza Ulubey, masanın başköşesinde her zamanki otoritesiyle oturuyordu. Halam ise yanında, pimi çekilmiş bir bomba gibi ama en tatlı gülümsemesiyle bekliyordu. ​Yılmaz birazdan bu kapıdan içeri girdiğinde, sadece bir misafir olarak değil; bu konağın yeni sahibi, kalbimin efendisi ve babamın en büyük sınavı olarak girecekti. Bakalım bir ömür benimle yanmaya var mıydı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD