21. Bölüm: “ Külün Altındaki Kor”
Mahinur’un içindeki o eski yangın, Hanzade’nin "özel baharatlı" kahvesiyle birleşince, konak koridorları hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hal almıştı. Gurur, ihanet ve kontrolsüz bir arzu; Mahinur’un zihninde dev bir fırtınaya dönüşüyordu.
Hanzade Hanım’la konuştuktan sonra içimde başlayan o tuhaf kıpırtı, kısa sürede tüm bedenimi saran bir yangına dönüştü. Başta yorgunluk sandım, geçmesini bekledim; ama geçmedi. Aksine, her saniye damarlarımda dolaşan o sıcaklık biraz daha koyulaştı. Adını koyamadığım, kontrol edemediğim bir yoğunluktu bu. Ve her şeyin ortasında duran o isim: Şahin.
Hanzade Hanım sanki ruhumdaki o mühürlü kapıyı biliyormuş gibi, Şahin’i tam o yaranın üzerine bastırmıştı. Bir zamanlar delicesine âşık olduğum, her şeyim sandığım adam... İhanetini öğrendiğim gün içimde kopardığım o fırtına, meğer sönmemiş; sadece sessizce pusuda beklemiş. Kendime verdiğim o yeminler, "kırıntılara yer yok" deyişlerim, şu an tenimi yakan bu hararetin altında eriyip gidiyordu.
Nefesim daralıyordu. Elimi boğazıma götürdüm, "Ne oluyor bana?" diye fısıldadım. Alnımdan süzülen ter damlası, içimdeki yangının sadece bir habercisiydi. Kulübedeki sobanın sıcağı mıydı bu, yoksa zihnimdeki Şahin’in hayali mi?
Toparlanmalıydım. Hanımımın emriydi; Şahin’i yerleştirecektim. Mecburdum.
Adımlarım beni ona doğru sürüklerken, dizlerimin bağı çözülüyordu. Yaklaştıkça o lanet olası çekim daha da arttı. Karşısında durduğumda gözlerimi kaçırdım. Bir saniye bile baksam, o dipsiz karalarda kaybolacağımı, içimdeki bu kontrolsüz şeyin beni ele geçireceğini biliyordum.
Zihnimde çılgınca seçenekler dönüyordu: "Onu nereye koysam? Ağıla mı? Köpeklerin yanına mı?"
Ama aslında sorduğum asıl soru başkaydı: Onu kendimden ne kadar uzağa koyarsam koyayım, kalbimin atışlarını duymayacak kadar uzağa gidebilecek miydi? İçimdeki bu sarsıcı istek, gururumu bir kağıt gibi yakıp kül ederken, Şahin’in o kendine güvenen bakışlarını üzerimde hissettim.
"Beni takip et nerde kalacağını göstereceğim Şahin," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Ama içimdeki ses çığlık çığlığaydı: "Sakın bana bakma, sakın bana dokunma... Yoksa tüm yeminlerimi şu an burada bozacağım."
Şahin yanıma yaklaştığı an…
O koku.
Yine.
En sevdiğim kokuyu sıkmıştı pislik.
İçime çekmemek için kendimi zorladım ama rüzgâr izin vermedi.
Koku ciğerlerime kadar doldu.
Ve içimdeki o garip ateşi…
Daha da harladı.
Başımı dik tuttum.
Gözlerimi kaçırmadan yanından geçtim.
“Gel,” dedim kısa ve sert bir sesle.
“Kalacağın yeri göstereceğim.”
Arkamdan hemen yürümeye başladı.
Adımlarını hissediyordum.
“Mahinur… iyi misin?” dedi.
Durmadım.
“Sana ne?” dedim keskin bir tonla.
“Benim için çalışanlardan bir farkın yok.”
Bir an sessizlik oldu.
“Mesafeni koru,” diye ekledim.
“İkimiz için de daha iyi olur.”
Ama mesafe…
Sadece sözde kalıyordu.
Rüzgâr her estiğinde kokusu bana ulaşıyordu.
Ve ben…
Her seferinde biraz daha çözülüyordum.
Ağılın önüne geldiğimde durdum.
Kapıya yaslandım.
Kollarımı bağladım.
Sonra elimle içeri işaret ettim.
“İşte,” dedim.
“Kalacağın yer.”
Şahin bana baktı.
Şaşkın.
“Şaka mı bu?” dedi.
“Hayır,” dedim.
“Gayet ciddiyim.”
Gözlerimi gözlerine diktim.
“Hanzade hanım nerede kalman gerektiğini söylemedi.”
Bir adım yaklaştım.
“Ben de karar verdim.”
Bakışlarım onu baştan aşağı süzdü.Fark etmeden.
Daha da yakışıklı olmuştu.
Bu düşünceyle içim gerildi.
“Aslında küçük köpek kulübesi vardı aklımda…” dedim.
“Ama…”
Sesim titredi.
“Sığmazsın.”
Nefesim düzensizleşti.
Dudaklarım…
Sözümü dinlemiyordu.
Şahin bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Ve …Çok yakındı.
Fazla yakın.
“Özür dilerim,” dedi alçak bir sesle.
“Bin defa özür dilerim Mahinur.”
Gözlerimi kaçırdım.
Ama sesi…
Direkt içime işliyordu.
“Cahildim… hata yaptım,” dedi.
“Ama bir şans… sadece bir şans daha istiyorum.”
Geri çekildim.
Hızlıca.
Arkamı döndüm.
Görmezsem… daha kolay olur.
Ama olmuyordu.
İçimdeki şey büyüyordu.
Kontrolümden çıkıyordu.
Bir an aklıma takıldı:
Yoksa…
Hanzade Hanım…
Nefesim kesildi.
Benim yaptığım şeyi fark etmişmiydi…?
Soğuk bir ter indi sırtımdan.
Tam o anda…
Sıcak bir el kolumu yakaladı.
Şahin.
Beni kendine çevirdi.
“Ne olur,” dedi.
“Bir kere dinle beni.”
Kalbim göğüs kafesime sığmıyor gibiydi.
Şu an kollarında… kendimi kaybedebilirim.
Bu düşünce beni korkuttu.
“Uzak dur,” dedim zorla.
“Şahin… uzak dur benden.”
Ama o tam tersini yaptı.
Ellerini belime koydu.
Beni kendine çekti.
Onu itmek için göğsüne dokundum.
Ama bedenim…
İhanet ediyordu bana.
Sanki onu itmek değil, çekmek istiyordu.
“Git…” dedim kısık bir sesle.
“Ne olur git… seni görmek istemiyorum.”
Nefesi yüzüme değiyordu.
O kadar yakındı.
“Seni seviyorum,” dedi.
“Ne kadar kaçarsan kaç… bırakmayacağım.”
Gözlerimi kapattım.
Şimdi kurtulamazsam…
Kaybederim.
Tam geri çekilecektim ki
Bir anda beni kendine çekti.
Dudakları dudaklarıma değdi.
Her şey…
Bir anlığına durdu.
Başta direndim.
Karşı koydum.
Ama sonra…
Elim istemsizce boynuna gitti.
Onu kendime çektim.
Bir an…
Her şeyi unuttum.
Sonra aklım geri geldi.
Keskin bir şekilde dudağını ısırdım.
Geri çekildim.
“Benden uzak dur!” dedim sertçe.
Şahin dudağını tuttu.
Şaşkındı.
Neye uğradığını anlamıyordu.
Bir adım geri attım.
“Bir daha… sakın bana yaklaşma.”
Daha fazla kalamazdım.
Döndüm.
Koşarak konağa doğru ilerledim.
Nefes nefeseydim.
Başım dönüyordu.
Duş…
Sadece su…
Konağın serin koridorlarından geçip kendimi odama attığımda, ciğerlerim sanki cam kırıklarıyla doluydu. Şahin’in dudağındaki o metalik kan tadı hâlâ dilimdeydi; hem bir nefretin mührü hem de dizginleyemediğim bir arzunun kanıtı... Kapıyı arkadan kilitlediğimde sırtımı ahşaba yasladım. Ter ensemden süzülürken kalbim göğüs kafesimi parçalamak ister gibi vuruyordu.
Hanzade Hanım... Ah, asil ve akıllı kadın!
İstanbul’daki o saten geceliklerin, Yılmaz Bey’in kucağına düşüşünün bedelini bana ne de güzel ödetmişti. Kendi silahımla vurulmuştum. O kurabiyelere kattığım "aşk tozunun" aynısını, gözümün içine baka baka benim kahveme boca etmiş olmalıydı.
"Anlamış..." diye inledim kendi kendime, alnımı soğuk kapıya yaslayarak. "Her şeyi anlamış ve bu onun ince işlenmiş, dantel gibi örülmüş intikamı."
Vücudumdaki o yakıcı harareti dindirmek için banyoya daldım. Kıyafetlerimden kurtulmaya çalışırken ellerim zangır zangır titriyordu. Şahin’in kokusu; tenime, saçlarıma, ruhumun en derin kuytularına sinmişti. Musluğu sonuna kadar açtım; suyun buz gibi soğukluğu omuzlarıma değdiği an küçük bir feryat kopardım. Ama nafile... İçimdeki o Şahin yangınını hiçbir su söndüremezdi.
Şahin’in o titreyen, yalvaran sesi kulaklarımda yankılanıyordu: "Cahildim, hata yaptım..." Onu ısırmıştım. Canını yakmıştım çünkü benim canım yıllardır onun bıraktığı o boşlukta daha çok yanıyordu. İhanetin tadı acıydı ama dudaklarının sıcaklığı... O bambaşkaydı. Gözlerimi kapattığımda hâlâ onun kollarındaymışım gibi sarsılıyordum.
Hanzade Hanım’ın bu hamlesi sadece beni Şahin’le yüzleştirmemiş; beni, o gururumun arkasına sakladığım devasa zaafımla baş başa bırakmıştı.
"Aptal Mahinur," diye fısıldadım suyun uğultusunda. "Seni Şahin'in kollarına değil, kendi cehennemine attı."
Yarın... Yarın o büyük "isteme" töreni olacaktı. Yılmaz Bey kapıdan girdiğinde, Şahin bahçede nöbet tutarken ben içeride nasıl hizmet edecektim? Hanzade Hanım’ın o her şeyi gören zeki bakışlarının arkasındaki "Eee, kahvenin tadı nasıldı Mahinur?" sorusunu duyar gibiydim.
Toparlanmalıydım. Bu gece o ilacın etkisi geçecekti ama Şahin’in dudağında bıraktığım o ısırık izi ve bende bıraktığı o derin sızı kolay kolay kapanmayacaktı. Hanzade Ulubey, bana hayatımın dersini en tatlı ve en yakıcı yoldan vermişti.
Konağın ağır havası, mutfaktan gelen mis gibi yemek kokuları ve halamın o stratejik dokunuşlarıyla hazırlanan muhteşem sofra... Her şey kusursuz bir tiyatro sahnesi gibiydi. Mahinur’un "ilaçlı" inzivası odasında devam ederken, kapıdan gelen o tok ses kalbimin ritmini bir anda değiştirdi.
Kapı çaldığında, yerimden bir ok gibi fırladım. Halamla o an göz göze geldik; o "Hadi kızım, sahne senin" dercesine göz kırparken, annem Şehnaz Sultan’ın bu aşırı samimiyetten duyduğu rahatsızlık yüzünden okunuyordu.
Ağır ahşap kapıyı bizzat kendim açtım. Karşımda, o her zamanki heybetiyle duran Yılmaz... Elinde zarif bir çiçek buketi ve yüzünde dün gecenin izlerini taşıyan o derin bakışlarla duruyordu.
"Hoş geldin," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Adeta parlıyordum. Gözlerimin içindeki o sıcak karşılamayı saklamadım. Bir adım yaklaştım, aramızdaki o çekim konağın tüm tozlu koridorlarını aydınlatmaya yetecek kadar güçlüydü.
Yılmaz içeri adımını attığında, bakışları üzerimde hayranca dolaşırken. Ceketini almak için uzandığımda elimi tutup dudaklarına götürüp şehvetli bir bakışla elime kondurduğu öpücük içimi titretmeye yetmişti.
"Hoş buldum Hanzade," dedi fısıltıyla. Sesindeki o sahiplenici ton, dün geceki yeminlerimizi hatırlatıyordu.
Onu içeri, yemek salonuna doğru buyur ettiğimde annemle karşılaştık. Annem, kollarını göğsünde bağlamış, mesafeli bir duruşla bizi izliyordu. Tam Yılmaz’la salona geçecekken kolumdan hafifçe tuttu ve beni kenara çekti.
"Hayırdır Hanzade?" dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve kırılgandı. "Bütün konak bir şeyler çeviriyor, halanla aranızda sırlar uçuşuyor ama bir tek benim haberim yok. Kendi annene bu kadar mı yabancılaştın?"
"Anne, sırası değil..." diye geçiştirmeye çalıştım ama bırakmadı.
"Sırası ne zaman peki? Elin adamını eve davet ederken bana sorma zahmetine bile girmedin. Bu kırgınlığın bedelini nasıl ödeyeceksin bilmiyorum ama şu an gördüğüm manzara canımı çok yakıyor," dedi gözleri dolarak.
Annemin bu açık kırgınlığı kalbimde bir sızı bıraksa da artık geri dönüşü yoktu. Yılmaz’a döndüm; o, bu gerginliği sezmişçesine vakarla bekliyordu. Rıza Ulubey masanın başında, tüm otoritesiyle gürledi:
"Gel bakalım evlat, geç otur yamacımıza."
Masa kurulmuş, kılıçlar çekilmişti. Mahinur yukarıda "kendi cehenneminde" yanarken, ben aşağıda hayatımın en büyük kumarını oynamaya başlıyordum.