13. Bölüm: “Kaleyi İçten Fethetmek”

1758 Words
13. Bölüm: “Kaleyi İçten Fethetmek” ​ Hanzade Ulubey ​Şehrin ayaklarımın altına serilen o vakur güzelliğini izlerken, zihnimde parçaları birleştirmeye çalışıyordum. Yılmaz’ın o pürüzsüz, kusursuz duruşu... Hakan haklıydı; fazla mükemmellik, her zaman derin bir kusuru örtmek için örülen en kalın duvardı. Ve ben o duvarın arkasında ne olduğunu öğrenmeden rahat uyuyamazdım. ​ Hemen Mahinur’u aradım. Telefon daha ikinci tonda açıldı. “Mahinur, sana yeni bir görev kilitledim,” dedim, sesimdeki o otoriter tınıyı koruyarak. Mahinur her zamanki şaşkın ama hevesli haliyle, “Estağfurullah hanımım, siz emredin ben başım üstüne yapayım!” dedi. ​“Görevin şu; Yılmaz’ın o yeni evine mutlaka bir temizlikçi lazım. Ama o kişiyi sen ayarlayacaksın. Ne demek istediğimi anladın mı?” ​Mahinur’un hattın ucundan gelen alaycı kıkırtısını duyar gibiydim. “Anladım hanımım, anladım... Siz kaleyi içten fethetmeye niyetlisiniz! Tesadüfe bakın ki benim bir kuzenim vardı, iş arıyordu. Bu küçük kasabada laf lafı açar, onun kulağına gider, oradan Yılmaz Bey’imin kapısına dayanır. Evin her köşesini, içini dışını öğreniriz evvelallah. O da benim gibi araştırmacıdır, gözünden zerrei miskal toz kaçmaz.” ​“Mahinur,” dedim sesimi ciddileştirerek, “Sakince ve abartmadan yapacaksın bu işi. Kesinlikle altından ne ben çıkacağım ne de sen. Temiz bir iş istiyorum.” ​“Rahat olun hanımım! Teyzemin kızının kuzeninin kuzeni... Yani o kadar uzak ki, yedi kat yabancı sayılır. Burada herkes birbiriyle bir şekilde akraba zaten, kimse şüphelenmez.” ​Telefonu kapattığımda elimde cihaz, boşluğa daldım. Mahinur’un kuzeni evin içini halledecekti ama Yılmaz’ın geçmişi, o parlak İstanbul yılları hâlâ karanlıktaydı. Rehberimden eski bir ismi bulup aradım. İstanbul’daki üniversite yıllarımdan kalan, her kapıyı açan o kadim dostum... Kısa bir hoşbeşin ardından bir gün belirledik. ​İstanbul’a gidecektim. ​Yılmaz Özçınar... Eğer bir maske takıyorsan, o maskenin hangi tiyatro sahnesinde yapıldığını bulmak benim boynumun borcuydu. Seni nikahına alacaksam her ayrıntını öğrenmem gerekiyor. Şehrin ışıkları karşımdaki camda yansırken, kendi kendime mırıldandım: ​"Bakalım mükemmelliğin kaç katmanlıymış beyefendi..." Babamın o heybetli gölgesi masamın üzerine düştüğünde, elimdeki telefonu yavaşça kenara bıraktım. Gözlerindeki o keskin bakış, bir babanın şefkatinden ziyade, bir imparatorun varisini denetlemesi gibiydi. Koltuğuma değil, misafir koltuklarından birine, tam karşıma oturdu. Tespihinin sesi odadaki sessizliği dövüyordu. ​"Hanzade," dedi, sesi tok ve yorgundu. "Zaman, bizim topraklarımızdaki su gibi akıp gidiyor kızım. Ama sen hâlâ yerinde sayıyorsun." ​Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "İşler yolunda baba. Holding rekor kırıyor, projeler tıkır tıkır işliyor." ​Babam elini havada sallayarak sözümü kesti. "İşten bahsetmiyorum. Gelecekten bahsediyorum. Ulubey isminin sığınacağı bir limandan bahsediyorum." Duraksadı, gözlerini gözlerime dikti. "Hakan... Çocukluğundan beri gölgen oldu. Sadakati tartışılamaz, dürüstlüğü su götürmez. Hakan senin için güvenilir, fırtınasız bir limandır kızım. Sırtını yasladığında devrilmeyeceğini bilirsin." ​İçimde bir yerlerde Hakan’ın o az önceki öfkeli bakışı canlandı ama sustum. Babam devam etti, bu kez sesi daha iğneleyiciydi: ​"Şu yeni yetme mimar... Yılmaz mıydı neydi? Onu her yerde duyar oldum. Yetenekli olabilir, yakışıklı da olabilir. Ama Hanzade, o adam dibi görünmeyen bir denizdir. Karanlıktır, tekinsizdir. İçinde ne tür canavarlar beslediğini, seni hangi fırtınaya sürükleyeceğini bilemezsin. Güvenilir bir liman dururken, neden sonu belli olmayan bir denize açılmak istersin?" ​Ayağa kalkıp camın kenarına yürüdüm. Şehre bakarken babamın yansımasını camda görüyordum. ​"Belki de bazen o limanda çürümektense, o denizde boğulmayı göze almak gerekir baba," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak. ​Babam sertçe ayağa kalktı. Tespihini avucunun içinde sıktı. "Bu bir oyun değil Hanzade! Hakan konusunda ısrarcıyım. Adam gibi adamdır, bizdendir. O denizin dibi balçık doludur, seni de içine çeker. Kararını ona göre ver, vaktin daralıyor." ​Kapıyı vurup çıktığında, odada sadece tespih tıkırtısının hayali ve babamın bıraktığı o ağır baskı kaldı. ​Dibi görünmeyen bir deniz... Haklıydın baba. Ama bilmediğin bir şey vardı; ben yüzmeyi o sığ limanlarda değil, en hırçın dalgaların arasında öğrenmiştim. Bana yapma demeyecektin baba. Artık her hücrem yap diyor bana. … Dosyalar, imzalar, Yılmaz’ın gizemi derken beynimin kıvrımları isyan bayrağını çekmek üzereydi. Tam o sırada masamın üzerinde titreyen telefon imdadıma ya da yeni bir felaketime yetişti. Arayan annem Şehnaz Sultan’dı. Evrakları asistana uzatıp "Gerisi yarına kalsın," işareti yaptım ve derin bir nefes alıp açtım. ​“Annem? Dedim ama onun iştahlı gür sesi yerine, daha durgun ve kırılgan bir hâl vardı. “Sesin sanki bir tık yorgun geliyor, hayırdır?” ​Annem, hattın ucunda derin, sitemkâr ve hafiften "gel beni kurtar" alt metinli bir iç çekti. “Ah be kızım... Sesini duymak çölde su bulmak gibi geldi ama keşke müjdeli bir haberle sen beni arasaydın. 'Anneciğim ben geliyorum, yanımda da damat adayını getiriyorum' deseydin mesela. Onun için hazırlık yapsaydım şu an.” ​Gözlerimi devirmeden edemedim. “Anne, konumuz bu mu şimdi?” ​“Konumuz tam olarak bu değil ama konumuz beklenmerik misafirmiz Hanzade! Akşam babanı da al, sakın geç kalmayın, erkenden evde olun.” ​ Sesindeki o donuk, "acil durum" sinyali veren tona kaşlarımı çattım. “Ne oldu Şehnaz Sultan? Bir sorun mu var, sesin niye buz kesti?” ​“Sorun değil de... Baş ağrısı geldi kızım. Hani şu her şeyi bilen, her şeye bir kulp takan, ömür törpüsü cinsten bir baş ağrısı. Anladın sen onu; halan burada!” ​Bir an duraksadım, sonra yüzüme engel olamadığım bir tebessüm yayıldı. “Havva Hala mı? Eyvah ki ne eyvah... Tamam annem, anladım durumu. Babamın o sarsılmaz otoritesini de yanıma alır, cepheye erken intikal ederim. Halama selamlarımı ilet.” ​Annem sesini iyice alçaltıp fısıldadı: “Acele et! Havva Sultan’ına selamını iletirim ama kendisi şu an salonda, gümüş takımları parmağıyla kontrol edip 'Şehnaz, buraların tozu alınmamış mı ne?' diye nutuk çekiyor. Hazır ol kızım; kılıcını, kalkanını kuşanmış, en ağır zırhlarını giymiş seni bekliyor. Hedefinde yine senin bekârlığın ve benim 'beceriksiz' ev hanımlığım var!” ​“Tamam sultanım, kapatıyorum. Kalkanımı parlatıp geliyorum,” dedim ve gülerek telefonu kapattım. ​Başımı sağa sola sallarken eski defterler zihnimde birer birer açıldı. Havva Halam ile annem, tarihin gördüğü en büyük soğuk savaşın iki kutbu gibiydiler. Halam zamanında babamı kendi en yakın arkadaşıyla evlendirmek için kırk takla atmış, planlar yapmış; ama babam gidip annemi kaçırınca tüm o stratejik hamleleri boşa çıkmıştı. O günden beri anneme bir türlü "geçer not" vermemiş, her fırsatta onu iğnelemeye çalışmıştı. Tabii Şehnaz Sultan da boş durur mu? Babamın desteğini arkasına alıp her seferinde halamı kendi silahıyla vururdu. ​Bakalım bu sefer Havva Hala’nın çantasında hangi "mükemmel damat adayı" fotoğrafı ya da hangi "ev yönetimi" eleştirisi vardı? Çantamı koluma takıp odadan çıkarken gülümsedim. ​“Yılmaz’ın gizemi mi daha zor, yoksa Havva Hala’nın dırdırı mı?” diye düşündüm. Cevap belliydi: “Yılmaz’la okyanusa açılmak, halamla bir akşam yemeği yemekten çok daha güvenliydi.” … ​Babamla birlikte konağın bahçesine adım attığımızda, havadaki o gergin ama tanıdık kokuyu hemen aldım. Babam, her zamanki sessiz otoritesiyle doğrudan üst kattaki çalışma ofisine yönelirken; ben rotamı mutfağa, yani asıl fırtınanın koptuğu yere çevirdim. ​Mutfak kapısından içeri girdiğimde annem Şehnaz Sultan, resmen askerlerine emir veren bir general gibi "gürlüyordu." “Sakın!” diyordu çalışanlara, parmağını havada sallayarak. “Sakın bana laf getirmeyin! Hiçbir tabakta, hiçbir örtüde en ufak bir kusur istemiyorum. Havva Hanım’ın gözünden toz kaçmaz, biliyorsunuz. Her şey dört dörtlük, hatta beş yıldızlı olsun!” ​Yavaşça yanına yaklaştım. “Annem, biraz sakin mi olsan? Herkes işini gayet düzgün yapıyor zaten. Ama biliyorsun, karşımızdaki Havva Sultan... Her şey on dörtlük olsa bile, o gider o sağlam masada çatlak bir kusur bulur yine.” ​Annem elindeki telefonu sıkarak derin bir iç çekti. “Haklısın kızım, haklısın da... İşte ne yapayım? Elimde değil, geriliyorum. Babanın yanında beni küçümsemesine, o iğneleyici laflarına tahammülüm yok.” ​“Hadi canım sultanım,” dedim omuzlarını sıvazlayarak. “Sen git bir elini yüzünü toparla, biraz dinlen. Babam geldi, ofiste. Onun karşısına böyle savaş boyalarını sürmüş general gibi çıkma. Ben buradayım, her şeyle ilgilenirim.” ​Annemi ikna edip mutfaktan uğurladıktan sonra, asıl "istihbarat şefim" Mahinur’un yanına yanaştım. Ocakta fokurdayan tencerelerin kokusu iştah açıcıydı. Çekmeceden bir kaşık kapıp, hazırladığı o meşhur zeytinyağlıların tadına bakmaya başladım. ​“Eee, nasılsın Mahinur? Keyifler yerinde mi?” ​Mahinur, kepçeyi tencereye vurup bana muzip bir bakış attı. “İyiyim hanımım, iyiyim... Sen nasılsın? Yemekler nasıl olmuş, beğendin mi?” ​“Ellerine sağlık, her zamanki gibi efsane olmuşlar. Ağzının tadını biliyorsun,” dedim kaşığı bırakırken. “Eee, başka ne var ne yok kasabada? Ne konuşuyor ahali?” ​“Hiç... Ne olsun işte? Keçiler, kuzular, yeni yavrulayanlar... Bir de şu nişanlısıyla yine basılanlar var, dilimize düştüler bir kere. Ama asıl bomba; şu kız isteme mevzusu! Adamlar 'kız bizim' diye dünyaya duyurdu ama ortada ne isteme var ne söz. Millet 'mahsus mu yapıyorlar' diye konuşup duruyor.” ​Kıkırdadım. “Sen bırak şimdi kasabayı da... Sana verdiğim o gizli görevi ne yaptın? Kaleyi içten fethedebiliyor muyuz?” ​Mahinur, sanki çok gizli bir devlet sırrı açıklıyormuş gibi sesini alçalttı. “Tamam o iş hanımım, tereyağından kıl çeker gibi! Yılmaz Bey’in devamlı alışveriş yaptığı o butik marketi gözüme kestirmiştim. Bizim teyze kızını gönderdim oraya. ‘Onu orada bekle, tam kasaya geldiğinde duyacağı şekilde konuş’ dedim. Kasiyer de bizim uzak akraba zaten, asla şüphelenmez.” ​Merakla atıldım: “Eee? Ne yapmış bizimki?” ​“Bizimki markete pusuya yatmış. Yılmaz Bey tam kasaya yanaşmışken, bizimki kasiyere numarasını bırakıyormuş gibi yapmış. Başlamış anlatmaya: ‘Aman kardeşim, temizlik için ne iş çıkarsa bana haber et. Hastane masrafları belimi büktü, çok borçlandım. Her türlü helal işe açığım. Ama biliyorsun, babamız yok başımızda, laf söz olacak evlere gönderme beni yeter...’ demiş. Yılmaz Bey de arkada her şeye şahit olmuş tabii.” ​Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Yedi mi gerçekten?” ​Mahinur kendinden emin bir şekilde göğsünü kabarttı. “Yemez mi! Kasiyer numarayı onun göreceği şekilde kenara bırakmış. Yılmaz Bey bizim kuzen oradan uzaklaşınca kasiyerle konuşup numarayı almış. Bizim kız dışarıdan izlemiş; bizimki hemen markete geri girip kasiyerden o numarayı alıp almadığına dair kesin bilgiyide aldı! Akşam olmasa sabaha kesin arar bizim kızı. Saftirik adamımız artık ağımıza düştü.” ​Şaşkınlıkla Mahinur’a baktım. “Sen... Yılmaz’ın tam olarak nereden, hangi marketten alışveriş yaptığını nereden biliyorsun Mahinur? Takip mi ettin adamı?” ​Mahinur, "işte bu kadar" dercesine gülümsedi. “Hanımım, sana değen, senin yakınına gelen herkesin; nereden ne yiyip içtiğini, ne giydiğini, adımını nereye attığını bilirim ben. Benim işim bu!” ​“Senin benden başka işin gücün yok mu Mahinur?” diye sordum gülerek. ​“Hayır hanımım! Tek vazifem sensin. Bakma boş zamanlarımda mutfaktakilere yardım ettiğime... Hele sen bir başkasına evet de, beni de kendi kuracağın evin baş kâhyası yap; o zaman gör sen bendeki cevheri!” ​Kahkahalarla mutfaktan uzaklaşırken içimden bir "oh" çektim. Mahinur gibi sadık ve zeki bir çalışanım olduğu için kendimle bir kez daha gurur duydum. Yılmaz Özçınar... Kalene girmek için kapıdan değil, toz bezinden başlıyorduk. Bakalım buna hazır mısın?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD