12. Bölüm: "Üçlü Güç Dengesi"

2567 Words
Hakan Akyürek ​Koşmayı bıraktığımda ciğerlerim adeta bir yangın yeriydi... Ama içimde yanan şey soluduğum nefes değil, az önce şahit olduğum o manzaraydı. Onu gördüm. Hanzade’yi... Başkasına bakışını, o ulaşılmaz dediğim buzdan duvarlarının o adamın yanında nasıl eriyip gittiğini gördüm. ​Yıllardır bana ait sandığım, her gece düşlediğim, gölgem gibi koruduğum kadının, bir yabancının yanında yumuşayışı... Yumruğumu sıktım, tırnaklarım avuç içlerime gömüldü. “Geç kaldım.” Ve bu düşünce, hayatım boyunca yediğim en ağır darbeden, en sert kavgadan daha çok acıttı içimi. ​Araca bindiğimde direksiyonu iki elimle öyle bir kavradım ki, parmak boğumlarım beyazladı. Başımı direksiyona yasladım. Zaman durmuş, içimdeki öfke bir çığ gibi büyümeye başlamıştı. Kimdi bu Yılmaz Özçınar? Benim çocukluk aşkımı, uğruna ömrümü adadığım kavuşmak üzere olduğum kadını böyle bir çırpıda benden alıp götürecek miydi? ​ "Hayır," diye fısıldadım. "Buna izin vermeyeceğim." ​ Kendimi toparlamam, o ezik aşık görüntüsünden sıyrılmam gerekiyordu. Kontağı çevirdim, motorun kükremesi içimdeki isyanın sesi oldu. Şirkete doğru aracı sürerken tek bir amacım vardı: O adamın kim olduğunu ve ne sakladığını bulmak. ​Hanzade Ulubey ​Asfaltın üzerinde hızla ilerlerken ellerimin titrediğini fark ettim; bu benim gibi bir kadın için alışılagelmiş bir durum değildi. Yılmaz’la bu kadar yakınlaşmak, o mutfak tezgahının başında kontrolümü bir anlığına da olsa kaybetmek... Tehlikeliydi. Kontrolümden çıkan her şey gibi, bu da beni huzursuz ediyordu. ​Ama asıl tehlike bu değildi. Dikiz aynasına baktığımda, sadece arkamda kalan yolu değil, o ormandaki gölgeleri görüyordum. İçimde tek bir düşünce yankılanıyordu: Bizi biri izliyordu. ​Ve onun kim olduğunu, o feneri hangi hırsla kırdığını çok iyi biliyordum. Hislerim beni asla yanıltmazdı; o Hakan’dı. Yıllardır sadakatiyle yanımda duran adam, şimdi yoluma taş koymaya cüret ediyordu. Şirkete doğru gaza daha çok yüklendim. Artık kısa ama etkili bir konuşma yapmanın vakti gelmişti. Madem yoldaki taşları temizlemek yine bana düşmüştü, ben de gereğini yapacaktım. ​Asistanımı aradım, sesim her zamanki o buz gibi profesyonelliğine bürünmüştü. "Hakan geldi mi?" "Henüz gelmedi Hanzade Hanım." İçimden tabi gelmez, milletin fenerini kırıp özel hayatlarını dikizlemek ile meşgul dedim. "Geldiğinde," dedim, kelimeleri tane tane seçerek, "hiç vakit kaybetmeden odamda beni beklemesini söyle. Hiçbir bahane kabul etmiyorum." ​Telefonu kapatıp direksiyonu daha sıkı kavradım. Hakan’ın sadakati benim için kıymetliydi ama bu sadakatin bir prangaya dönüşmesine asla izin vermezdim. Şirketin o cam binası göründüğünde, içimdeki o titreme yerini sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı. ​Hanzade Ulubey, kendi hayatının iplerini kimseye bırakmazdı. Ne kalbini çalan o gizemli mimara, ne de onu gölgesi sanan çocukluk arkadaşına... Ama bazı savaşlar… kontrol edilmezdi. Ve ben, ilk kez kontrol edemediğim iki adamla aynı oyunun içindeydim. … Bursa’nın kalbinde yükselen Ulubey Holding binası, sadece cam ve çelikten bir kule değil; Rıza Ulubey’in gücünün ve Hanzade’nin sarsılmaz disiplininin bir abidesiydi. Güneş ışığı, binanın devasa cam cephesinden içeri süzülüp mermer zeminlerde kırılırken, koridorlarda her zamanki o robotik düzen hakimdi. Herkes yerinde, her çark tıkırındaydı. ​ Ancak Hanzade Ulubey için bugün, kontrol sadece bir illüzyondan ibaretti. ​Topuklarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik ve sert ses, holdingin sessizliğini bir bıçak gibi yarıyordu. Yüzümde, yılların imbiğinden süzülmüş o "Hanımağa" maskesi vardı: Soğuk, net ve milim kımıldamaz bir otorite. Dışarıdan bakıldığında bir buz kütlesi kadar stabil görünsem de, sabah ormanda yaşadığım o kırılma anı zihnimin bir köşesinde hâlâ cam kırıkları gibi batıyordu. ​ Asistanım Elif, beni görür görmez toparlandı. Gözlerindeki o çekingen saygıyı her zaman sevmiştim; bu, doğru yolda olduğumun kanıtıydı. “Günaydın Hanzade Hanım.” “Geldi mi?” dedim, adımlarımı yavaşlatmadan. Sesimdeki buz, Elif’in bir an duraksamasına neden oldu. “Evet… Sizin talimatınızla odanızda bekliyor.” “Kimse rahatsız etmesin,” dedim ve kapıya yöneldim. ​Elim kapı koluna değdiğinde, içerideki enerjiyi hissettim. Hakan oradaydı. Sadakatiyle beni koruyan, ama şimdi o sadakati bir prangaya dönüştürmeye çalışan çocukluk arkadaşım. Kapıyı açtım. ​ Hakan Akyürek ​ Onun odasındaydım. Onun o her köşesi zarafet ve güç kokan koltuğuna yayılmıştım. Bu yaptığım bir saygısızlık değildi; bu, Hanzade’ye karşı ilk defa bilinçli olarak yaptığım bir sınır ihlaliydi. "Ben buradayım," demenin en kaba haliydi. ​ Kapı açıldı. Hanzade içeri girdiğinde odadaki havanın bir anda ağırlaştığını hissettim. Başını hafifçe eğip o vakur duruşuyla beni süzdü. Şaşırmadı. Beni o koltukta, onun otorite alanını işgal ederken görmesine rağmen bir milim bile sarsılmadı. Bu beni daha çok çileden çıkarıyordu. ​“Demek bekliyorsun,” dedi. Sesi, kış sabahındaki bir göl kadar durgundu. Ayağa kalktım. Aramızdaki o görünmez gerginlik, odadaki her moleküle sindi. “Sen istedin,” dedim bir adım atarak. “Konuşmamız gerekiyor Hanzade. Hem de çok acil.” ​Hanzade Ulubey ​ Çantamı masanın üzerine, sanki bir silah bırakıyormuş gibi sertçe bıraktım. Ama oturmadım. Karşısında dik durmak, boyun eğmediğimi göstermenin en kesin yoluydu. “Konuş,” dedim sadece. ​ Hakan, bir aslanın kendi bölgesini savunması gibi karşıma dikildi. Benim alanımda, benim kurallarımla bana meydan okumaya çalışıyordu. “Oradaydım,” dedi. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, bastırılmış bir öfkeden kaynaklanıyordu. Gözlerimin tam içine, ruhumu delmek ister gibi bakıyordu. ​Hiç kaçmadım. Gözlerimi bir an bile kırpmadan cevap verdim: “Biliyorum.” ​İşte o an, Hakan’ın yüzündeki o sert ifade yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı. “Biliyordun?” dedi, sesi bir fısıltıya dönüştü. “Biliyordun ve hiçbir şey yapmadın mı?” ​Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ne yapmamı bekliyordun Hakan? Senden izin mi alsaydım? Kiminle ne konuşacağımı, kimin evine gideceğimi sana mı soracaktım?” ​Bu cümlelerim ona bir kurşun gibi çarptı. Sarsıldığını gördüm. Gözleri karardı, yumruğunu sıktı. “Ben seni koruyorum!” dedi dişlerinin arasından, sesi odada yankılandı. ​“Ben korunacak biri değilim Hakan. Ben korurum, ben yönetirim. Bunu hâlâ öğrenememiş olman senin hatan.” ​Hakan bir adım daha yaklaştı. Şimdi nefesini yüzümde hissedebiliyordum. “Onun yanında farklıydın…” dedi, bu kez sesi daha yaralı, daha insaniydi. “Benim yanımda hiç olmadığın kadar… yumuşaktın. Gerçek miydi o Hanzade? O adama o bakışın, o gülüşün… Hepsi gerçek miydi?” ​ Gözlerimi bir saniye bile kaçırmadım. İçimdeki gerçeği, onun canını yakacağını bile bile söyledim: “Evet. Ondan hoşlanıyorum.” ​Hakan ​ Dünya başıma yıkıldı sandım. O tek kelime, "Evet. Ondan hoşlanıyorum", yıllardır kurduğum tüm hayalleri, verdiğim tüm emekleri tek bir kibritle ateşe verdi. Geç kaldın, dedi içimdeki o uğursuz ses. Onu kaybettin. Onu o yabancıya, o mimar kılıklı adama kaptırdın. Nefes almaya çalıştım ama içimdeki yangın oksijeni tüketmişti. ​“Demek bu kadar kolaydı,” dedim, sesimdeki acıyı gizleyemeyerek. “Beni bir kalemde silmek bu kadar mı basitti? Beni ve sana karşı olan hislerini hiçe saymak bu kadar kolay.” ​Hanzade’nin bakışları bir an için yumuşar gibi oldu ama hemen topladı kendini. “Ben kimseyi silmem Hakan. Sadece yerini değiştiririm. Sen benim çocukluk arkadaşımsın, korumam altındasın. Ama hayatımın merkezinde değilsin.” ​Gülümsedim. Acı, zehirli bir gülümsemeydi bu. “Ben yer değiştirecek, kenara itilecek biri değilim Hanzade. Ve o adam…” Sesimdeki uyarı tonu sertleşti. “O adam sandığın kadar masum değil. O evin, o sessizliğin arkasında başka bir şeyler var. Hissetmiyor musun? Sana dürüst olacağım Hanzade. Seni çocukluğumdan beri seviyorum. Rıza bey kızımla evleneceksin dediğinde ,senin bunu kabul etmeyeceğini bildiğim halde ona evet dedim. Sırf seni başka bir yabancı ile mecbur bırakmasın diye. Ama artık saklanmayacağım yada bir köşede senin beni görmeni beklemeyeceğim.” dedim ona bir nefes kadar yakındım ama bir o kadarda uzak. ​Yılmaz Özçınar ​Holdingin labirent gibi koridorlarında ilerlerken, asistanın "İçeride misafir var," uyarısını duymazdan geldim. Kapıyı çaldım ve cevap beklemeden içeri daldım. Sahne tam da beklediğim gibiydi. ​İkisi birbirine çok yakındı. Gerginlik, odada elle tutulur bir maddeye dönüşmüştü. Hakan’ın öfkesi, Hanzade’nin o sarsılmaz duruşu… Göz göze geldiğimizde Hakan’ın bakışlarındaki o "kırılma" anını yakaladım. Bu adam, kontrolünü kaybetmek üzere olan bir saatli bomba gibiydi. ​“Sanırım tam zamanında gelmişim,” dedim, yüzümde en sakin, en profesyonel maskemle. ​ Hanzade bana bir uyarı bakışı attı; "Burada olmamalıydın," der gibiydi. Ama geri adım atmadım. Onun "kurtarıcısı" değil, bu oyunun diğer büyük oyuncusu olduğumu hatırlatmak istercesine yanlarına yaklaştım. ​Hakan Akyürek ​İşte gelmişti. Her şeyin sebebi, hayatımı altüst eden o yabancı. O kadar rahat, o kadar cüretkar duruyordu ki, üzerine atılmamak için kendimi zor tuttum. Ama burada, Hanzade’nin önünde kontrolümü kaybedersem tamamen biterdim. ​“Bu konuşma henüz bitmedi,” dedim Hanzade’ye bakarak. Sesimdeki kararlılık, bir yemin gibiydi. “Seninle tekrar konuşacağız.” ​Sonra Yılmaz’a döndüm. Bakışlarım, bir bıçak kadar keskindi. “Seninle ise… çok daha başka bir şekilde konuşacağız Özçınar.” ​ Kapıya doğru yürüdüm. Durmadım, arkama bakmadım. Çünkü biliyordum ki, bir saniye daha o odada kalırsam her şeyi yakıp yıkacaktım. Kapıyı arkamdan kapatırken, içimde yeni bir planın tohumları yeşeriyordu. ​ Yılmaz Özçınar ​ Kapı kapandığında sessizlik ağır bir sis gibi çöktü odaya. Hakan gitmişti ama bıraktığı tehdit havası hâlâ asılıydı. Hanzade’ye baktım. O güçlü, sarsılmaz kadının bile gözlerinde bir anlık yorgunluk gördüm. ​Hakan tehlikeliydi. Sadece aşık olduğu için değil, kaybedecek bir şeyi kalmadığını hissettiği için tehlikeliydi. Ama benim asıl dikkatimi çeken başkaydı. ​Güzel, diye düşündüm. Zorlu bir rakip, oyunun kalitesini artırır. Hanzade’ye doğru bir adım attım. "Eee," dedim, az önceki gerilimi dağıtmak istercesine. "Faturayı kesmeye hazır mısın, yoksa kahvaltının hatırı hâlâ taze mi?" ​ Gözlerimi ondan ayırmadım. İçimdeki o karanlık ses, Hakan’ın tehdidini bir madalya gibi göğsüme takıyordu. Çünkü ben de en az onun kadar tehlikeliydim ve bu oyunda henüz son sözü söylememiştim. Hakan’ın o öfke dolu çıkışından sonra odadaki sessizlik, kulakları tırmalayacak kadar yoğundu. Yılmaz’ın o rahat, neredeyse alaycı tavrı beni hem etkiliyor hem de sinirlendiriyordu. Hakan'ın çocukluktan gelen o korumacı ama boğucu sadakatiyle, Yılmaz'ın gizemli ve çekici istilası arasında kalmıştım. ​ Ama Hanzade Ulubey, bu iki erkeğin arasında bir kupa gibi paylaşılacak bir kadın değildi. Ben, bu masanın sahibiydim. Yılmaz’ın o cüretkar, her şeyi kontrol ediyormuş gibi duran tavrı tam karşımdaydı. Az önce Hakan’ın karşısında verdiğim o "Evet, gerçekti" itirafı, şimdi bir kılıç gibi aramızda duruyordu. ​Yılmaz bir adım attı, dudaklarında o meşhur, insanın içini okuyan gülümsemesiyle: "Faturayı kesmeye hazır mısın, yoksa kahvaltının hatırı hâlâ taze mi?" dedi. ​ Oturmadım. Masamın üzerine bıraktığım çantama uzanıp içinden gümüş tabakamı çıkardım, bir sigara yaktım. Dumanı Yılmaz’ın yüzüne değil, yan tarafa doğru savururken gözlerimi onun en derinlerine diktim. ​“Kahvaltının hatırı bitti Yılmaz,” dedim. Sesim, az önce Hakan’ı vuran o buzdan da sertti. “Az önce burada olanları izledin. Hakan’ın öfkesini, benim sessizliğim... Bunlar seni sakın yanıltmasın.” ​Yılmaz kaşını hafifçe kaldırdı, merakla dinliyordu. ​“Hakan’ı çocukluğundan beri tanırım. O yüzden cevap veremedim. Onu ilk kez bu kadar net görüyorum. Beni sevdiğini itiraf etti ilk kez. Ve sebep olan kişi sensin. Evde bizi izleyen kişide Hakan mış. Benim sana olan ilgimi kıskanmış. Ama bu onun bana karşı olan hadsizliğini ve benim kararlarıma kimsenin ipotek koyamayacağını ona kanıtlayacağım. Sana da tabiki.” ​Masama doğru yürüdüm, parmaklarımı cilalı ahşabın üzerinde gezdirdim. “Seninle olan bu yakınlık... Bu tehlikeli oyun... Hoşuma gidiyor, yalan söylemeyeceğim. Ama sakın unutma Yılmaz Özçınar; sen bu holdinge, bu hayata benim davetimle girdin. Eğer sende bana saygısızlık eder yada beni küçümsemeye kalkarsan . Ben istediğim an, o kapıyı dışarıdan kapatmasını da bilirim.” ​Yılmaz Özçınar ​Hanzade’nin bu ani dönüşü beklediğim bir şeydi ama bu kadar keskin olması... İşte bu etkileyiciydi. O yumuşak, kokusunda kaybolduğum kadın gitmiş; yerine her kelimesiyle karşıdakini biçen bir kraliçe gelmişti. ​“Ben kapıları zorlamayı severim Hanzade,” dedim, sesimi biraz daha alçaltarak ona yaklaştım. “Senin o kapıyı kapatmandan korkmuyorum. Ben, o kapının ardında ne sakladığını merak ediyorum.” ​Hanzade sigarasından derin bir nefes çekti, dumanın arasından bana baktı. Gözlerinde ilk defa o "Hanımağa" zırhının arkasındaki yorgunluğu gördüm ama sadece bir saniyeliğine. ​“Sakladığım şeyleri görmeye henüz hazır değilsin,” dedi. “Hakan haklıydı, sen göründüğün kadar masum değilsin... Bende seni çözeceğime inanıyorum. Ve eğer o çözdüğüm şey benim topraklarıma zarar verirse...” ​ Sustu. Gözlerindeki o karanlık parıltı, bir infaz emri gibiydi. ​ “O zaman faturayı ben değil, hayatın sana keser.” ​ Yılmaz ​ İşte bu. Aradığım tutku buydu. Beni sadece yakışıklılığım ya da zekam için değil, tehlikeli olduğum için de istiyordu. Ama farkında değildi; ben bu oyunu sadece onunla oynamıyordum. Babasıyla olan hesabım, bu odadaki her eşyadan daha eskiydi. ​Gülümsememi bozmadım. “Tehditlerini not aldım Hanzade Hanım,” dedim masasına doğru eğilip. “Ama unutma; bazı insanlar hayat tarafından kesilen faturayı çoktan ödeyip gelmişlerdir. Benim kaybedecek bir şeyim yok. Ama senin... Senin çok şeyin var. Başta da o sarsılmaz dediğin tahtın.” İşaret parmağımı tam kalbinin üzerine dokunarak, “ Ve kalbin, onu da kaybetmeye hazır ol.” ​ Hanzade sigarasını tablaya sertçe bastırıp söndürdü. Aramızdaki gerilim artık bir yangına dönüşmüştü. ​“Şimdi çık dışarı Yılmaz,” dedi fısıltıyla. “Hakan’ın ne yapacağını öğrenmem lazım. Sen de git ve o şantiyenin başında dur. Gözüm üzerinde.” Yılmaz odadan çıktığında, arkasında bıraktığı o yoğun odunsu koku ve havada asılı kalan cüretkar sessizlikle baş başa kaldım. Masama çöktüm, parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Hakan’ı çocukluk arkadaşı statüsünden "sadık ama sınırlandırılmış çalışan" statüsüne çekmek, hayatımın en zor ama en gerekli cerrahi müdahalesiydi. ​“Yerini değiştirdim Hakan,” diye fısıldadım boş odaya. “Çünkü benim yanımda durman seni yakıyor, ama karşıma geçmen seni kül eder.” ​Vakit kaybetmeden Mahinur’u aradım. Onun o her şeyi duyan kulaklarına ve kasaba üzerindeki o görünmez ağına ihtiyacım vardı. “Mahinur, bana Yılmaz’ın o yeni evini yapan işçilerden birini bul. Ama dikkat çekme. O evin temellerinde sadece çelik ve beton yok, hissediyorum. Başka bir şey var.” Mahinur’a açıklama yada ayrıntı vermeme gerek yoktu. Beni net anlayan nadir insanlardan biriydi. Yılmaz'a gitmesini söylemiştim,mesafe çektiğimi düşünmesini istedim. “Git dedim… çünkü kalacağını biliyordum.” “Yılmaz gibi adamlar kovulunca gitmez, daha çok yaklaşır.” Yılmaz benden uzak durmak yerine dahada yakınlaşmak isteyecek. Buda planını hızlandıracak. Hakan farkında olmadan işimi kolaylaştırıyordu. ​Yılmaz Özçınar ​ Holdingden çıkıp arabama bindiğimde, dikiz aynasındaki yansımama baktım. Hanzade beni uzaklaştırmak istiyordu, git demişti ama gözlerindeki o gidişimi izleyen bakış, "kal" diyordu. Otoritesini sarsma mıştım, aksine onu kendi gücüyle yüzleştirmiştim. Hanzade dahada çekici gelmeye başlamıştı gözümde. ​Şantiyeye gitmek yerine, o modern kalem dediğim evime sürdüm. Ece geldiğimde Hakan’ın kırdığı o fenerin parçaları hâlâ bahçedeydi. Onları toplamadım; birer nişan gibi orada durmalıydılar. ​ Eve girdim, alt kattaki kütüphanenin arkasına gizlenmiş, parmak iziyle açılan o küçük odaya geçtim. Burası ne Hanzade’nin ne de holdingdeki casusların bildiği yerdi. Duvarlar, Rıza Ulubey’in son yirmi yıldaki tüm ticari hamlelerinin haritalarıyla doluydu. Ve tam ortada, dayımın o eski, yıpranmış vesikalık fotoğrafı duruyordu. ​“Az kaldı dayı,” dedim fotoğrafa bakarak. “Kızı bana inanmaya başladı. Kalbindeki o boşluğa sızdım. Şimdi sıra, o devasa imparatorluğun kolonlarını tek tek kesmekte.” ​Ama içimde bir sızı vardı. Hanzade’nin o odadaki "Evet, gerçekti" diyen sesi, bu gizli odanın soğuk duvarlarında yankılanıyordu. İntikam için yakacağım bu ateşte, Hanzade’nin ellerinin yanmasını gerçekten istiyor muydum? “Ya onu yakarsam?” “Ya ilk defa vazgeçmek istersem?” ​Hakan Akyürek ​ Şirketin otoparkından çıkarken direksiyonu yumruklamayı bırakmıştım. Öfke, yerini buz gibi bir stratejiye bırakmıştı. Hanzade beni "sessiz kalarak" cezalandırdığını sanıyordu ama yanılıyordu. Beni kendinden uzaklaştırması aslında ona daha geniş bir perspektiften bakmamı sağlamıştı. Arabayı kasabanın en ücra köşesindeki o eski meyhaneye sürdüm. Orada beni bekleyen bir adam vardı; Yılmaz’ın İstanbul’daki geçmişini, o parıltılı mimarlık kariyerinin altındaki karanlık boşlukları deşecek olan adam. ​ “Bana her şeyi bul,” dedim masaya oturduğumda. “Yılmaz Özçınar’ın kimsesizler mezarlığında mı yoksa bir intikam listesinde mi olduğunu öğrenmem lazım. Rıza Bey'in düşman listesi kabarıktı.” Ben ise Hanzade’yi “Onu koruyamadım… Belki de artık onu kurtaracak olan ben değilim. Belki de… yıkacak olan benim.” “En büyük düşmanı benmi olacaktım.” ​ Garson kadehi önüme bıraktığında, camın yansımasında kendimi gördüm. Ben artık sadece bir koruma değildim. Ben, Hanzade’yi kendisinden bile korumaya yemin etmiş bir gölgeydim. Ve o gölge, güneş tam tepedeyken bile Yılmaz’ın peşini bırakmayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD