8. BÖLÜM: “GECEYİ YIRTAN NAL SESLERİ”
Hanzade
Odanın kapısını arkamdan öyle bir hızla kapattım ki, bütün konak sarsıldı. Sırtımı soğuk ahşaba yaslayıp nefes almaya çalıştım ama göğüs kafesim dar geliyordu. Az önce aşağıda yaşananlar, bir babanın kızına yapabileceği en ağır hıyanetti. Evlilik... Hakan... Bir pazarlık nesnesi gibi masaya sürülmek...
"Asla!" diye fısıldadım karanlığa. "Asla!"
Ellerim titreyerek boynumdaki o ağır yakut gerdanlığı söküp attım. Masanın üzerine çarpan mücevherin sesi, kalbimdeki kırılmanın yankısıydı. Üzerimdeki o muhteşem gece mavisi elbiseyi, sanki bir kefenmişçesine üzerimden sıyırıp fırlattım. Aynadaki aksime baktım; gözlerimdeki o hırçın parıltı, intikam ve isyanla harmanlanmıştı. Hızla dolabımdan binici pantolonumu, botlarımı ve deri ceketimi çıkardım. Saçlarımdaki o asil topuzu tek bir hamlede dağıttım; şimdi saçlarım omuzlarıma birer gece karası gibi dökülüyordu.
Konaktan gizlice çıkmadım. Aksine, her adımımda "Ben buradayım ve sizin kurallarınızı tanımıyorum" dercesine sertçe yere basarak aşağı indim. Arka kapıdan çıkıp ahırlara yöneldiğimde gece rüzgarı yüzüme vurmaya başlamıştı bile.
Ahırın kapısını açtığımda, en sadık dostum, simsiyah asil atım Karayel beni karşıladı. Beni hissetmişti. Huysuzca başını sallayıp yeri eşeledi.
"Şşşt... Tamam oğlum, tamam aslanım. Bu gece sadece biz varız," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak.
Eyerini bile vurmadım. Sadece gemini taktım ve üzerine sıçradım. Karayel, kapıdan fırladığımızda gecenin karanlığıyla birleşen bir gölge gibiydi. Çiftlikten uzaklaştıkça, arkamda bıraktığım o boğucu atmosferin yerini saf adrenalin almaya başladı.
Hızlandık. Karayel’in nalları toprağı döverken, rüzgar kulaklarımda uğulduyordu. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu ama bunlar hüzünden değil, rüzgarın sertliğinden ve içimdeki o devasa öfkendendi. Babamın o emrivakisi, Hakan’ın o suçlu ama kabullenmiş bakışı... Her biri zihnime birer mermi gibi saplanıyordu.
"Hakan..." diye bağırdım boşluğa. "Nasıl bakacaksın artık yüzüme?"
Atı daha da zorladım. Portakal bahçelerinin arasından geçip tepelere vurduk. Sakinleşmeyi umuyordum; ciğerlerime dolan o narenciye kokulu gece havasının beni yatıştıracağını sanıyordum. Ama nafile. İçimdeki yangın, dışarıdaki rüzgarla daha da harlanıyordu. Bir saati aşkın bir süre, durmaksızın, atımı çatlatırcasına sürdüm. Ay ışığı altındaki o uçsuz bucaksız araziler, bugün bana bir hapishane gibi görünüyordu.
Gecenin bir yarısı, yorgunluktan köpürmüş Karayel’in dizginlerini hafifçe çektim. Tepenin en ucunda durup aşağıya, Ulubey Çiftliği’nin ışıklarına baktım. Orası benim evimdi, kalemdi... Ama şimdi, içine girmekten korktuğum bir kafese dönüşmüştü.
Sakinleşememiştim. Aksine, her saniye daha da bileniyordum.
"Dönüyoruz oğlum," dedim Karayel’in terli boynunu okşayarak. "Gidip o kafesin kapılarını kıracağız."
Çiftliğe geri döndüğümde ahırın önünde beni bir gölge bekliyordu. Ay ışığı vurduğunda kim olduğunu seçtim. Hakan... Hala oradaydı. Belki de gitmeye cesaret edememişti. Atın üzerinden atlayıp terli dizginleri sertçe ona doğru fırlattım.
"Daha ne kadar bekleyeceksin kapımda?" dedim, sesim gecenin sessizliğini bir bıçak gibi bölerken. "Sahibinden yeni bir emir mi bekliyorsun?"
Hakan bir adım öne çıktı, yüzünde tarif edilemez bir acı vardı. Ama benim gözümde artık o, çocukluk arkadaşım değil, özgürlüğümü çalmaya çalışan bir gardiyandı.
Gece, ahırın önündeki o tozlu toprakta asılı kaldı. Karayel’in yorgun solukları, aramızdaki o gergin sessizliği döven tek sesti. Hakan, eline çarpan dizginleri tutmadı bile; bakışları yüzümde, darmadağın olmuş saçlarımda ve öfkeden parlayan gözlerimde geziniyordu.
“Hanzade, dinle beni…” dedi, sesi çatallı ve derinden geliyordu. “Zannettiğin gibi değil. Ben sadece…”
“Sadece ne Hakan?” diye kükredim, üzerine bir adım yürüyerek. “Sadece babamın sadık kulu muydun? Yoksa bu planın mimarı mıydın? Çocukluğumuzdan beri kurduğun o sinsi hayalin meyvesini mi topluyorsun şimdi?”
Hakan sarsıldı. Yüzüne inen bir kamçı darbesiymişçesine gözlerini yumdu. Bir an sustu, sonra sanki içindeki tüm barajlar yıkılmış gibi üzerime geldi. Aramızdaki o mesafeyi tek bir adımda kapattı. Elleri omuzlarıma gitmek istedi ama havada asılı kaldı.
“Kelimeler yetmiyor,” diye fısıldadı, sesi titriyordu. “Sana anlatamıyorum çünkü bu duygu kelimelere sığmıyor. Ben seni babanın emriyle sevmedim Hanzade! Ben seni o çocuk halinle, o dikbaşlılığınla, her düştüğünde dizini silip kalkışınla sevdim!”
Ve o an, ne olduğunu anlamadım. Hakan, mantığını ve profesyonel maskesini o karanlığa gömüp ani, kontrolsüz bir hareketle bana uzandı. Dudakları, dudaklarımın üzerine kapandığında dünya bir anlığına durdu. Bu, bir ilanı aşktı; bu, yılların birikmiş suskunluğunun patlamasıydı.
Ama benim için bu, sadece bir istilaydı.
Saniyeler içinde kendimi geri çektim. İçimdeki öfke, damarlarımdaki kanı kaynatmıştı. Sağ elim, gecenin sessizliğini yırtan o keskin sesle suratında patladı. Tokat, Hakan’ın başını yana savurdu. Elinin tersiyle dudağındaki sızıyı silerken, gözlerindeki o kırılmışlık umrumda bile değildi.
“Dokunma bana!” diye bağırdım, sesim titreyerek. “Sakın bir daha bana dokunma! Sen benim gözümde bittin Hakan Akyürek. O hayal ettiğin adam, sevdiğim kadını koruyacağım diyen o kahraman değil; sen sadece fırsatçı bir sırtlansın!”
Hakan bir şey söylemek için ağzını açtı ama gözlerimdeki o saf nefreti görünce sustu.
“Defol git buradan!” dedim, parmağımla konağın çıkışını işaret ederek. “Bir daha karşıma çıkma. Şirkette de, kapımda da… Gözüm seni görmesin!”
Arkama bile bakmadan, botlarımın toprakta çıkardığı sert seslerle konağa doğru koştum. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak istiyordu ama bu kez Yılmaz için değil, babamın ve Hakan’ın bana kurduğu bu kalleş tuzak içindi.
Doğrudan babamın çalışma odasına yöneldim. Kapıyı çalma nezaketinde bile bulunmadım; kapıyı öyle bir hızla açtım ki, duvara çarpıp geri döndü. Rıza Ulubey, masasının başında, elinde yasak olmasına rağmen dumanı havaya süzülen sigarası beni bekliyordu. Sanki bu fırtınanın kopacağını biliyormuş gibi sakindi.
“Baba!” dedim, masasının önünde dimdik durarak. “Şimdi beni çok iyi dinle. Çünkü bu, seninle yapacağımız son pazarlık olacak!”
Rıza Bey, elindeki sigarayı masanın üzerinde duran küllüğü ağır bir hareketle bıraktı. Odanın içindeki loş ışık, babamın yüzündeki yorgun çizgileri daha da belirginleştiriyordu ama bakışlarındaki o sarsılmaz otorite hâlâ yerli yerindeydi. Gözlerimin içine baktı; itiraz edilmesine alışık olmayan bir imparatorun soğukluğu vardı üzerinde.
"Bana şart mı koşuyorsun Hanzade?" dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi.
"Şart koşmuyorum baba," dedim, sesimdeki titremeyi tamamen yok ederek. "Sana bir çıkış yolu sunuyorum. Eğer bir evlilik olacaksa, eğer bu imparatorluğa bir damat, bir veliaht lazımsa... Onu ben seçeceğim. O Hakan suretiyle, o piyon ruhuyla hayatta evlenmem! Benim yanımda bir gölge değil, bir dağ durmalı."
Babam koltuğunda geriye yaslandı. Bir süre sustu. Odanın içindeki saat tıkırtısı, aramızdaki gerilimin nabzı gibi atıyordu. Hakan’a attığım o tokatın sıcaklığı hâlâ avucumdaydı ve babamın bunu hissettiğini biliyordum.
"Hakan seni tanır, seni korur..." diye başladı babam ama elimi kaldırıp sözünü kestim.
"Hakan beni sadece izler baba! Ben izlenmek değil, saygı duyulmak istiyorum. Bana zaman ver. Senin karşına, senin istediğin gibi; güçlü, bu toprakların dilinden anlayan, senin mirasını yıkmayacak ama benim seçtiğim bir damat adayı çıkaracağım. Eğer çıkaramazsam... O zaman istediğin o zindana kendi rızamla girerim."
Rıza Bey’in gözlerinde bir parıltı gördüm. Bir meydan okuma sezmişti ve bu, onun hayatta en sevdiği şeydi. Dudaklarının kenarı çok hafif, belli belirsiz kıvrıldı. Benim bu dik başlılığım, aslında tam da onun bende sevdiği o "kendi kızı" olma haliydi.
"Zaman mı istiyorsun?" dedi, sigarasından bir nefes daha ciğerlerine alırken. "Pekala. Ama unutma Hanzade, benim zamanım senin sandığın kadar çok değil. Bu topraklar ve rakiplerim, benim zayıf anımı bekliyor. Sana bir ay veriyorum."
"Bir ay," dedim, başımı dik tutarak. "Bir ay sonra karşına öyle birini getireceğim ki, Hakan’ın adını bile hatırlamayacaksın."
"Bakalım," dedi babam, bakışlarını masadaki dosyalara çevirerek. "Bakalım Hanzade Ulubey'in seçimi, babasının vasiyetinden daha mı ağır basacak. Şimdi git... Dinlen. Ve unutma, o aday kapıdan içeri girdiğinde en az benim kadar sert, en az benim kadar gerçek olmalı."
Odadan çıktığımda koridorun karanlığında Hakan’ın gölgesini bile görmedim. Gitmişti. Belki de attığım o tokat, ondaki son umut kırıntısını da alıp götürmüştü. Umrumda değildi. Merdivenleri çıkarken aklımda tek bir isim, tek bir yüz vardı: Yılmaz.
Odanın balkonuna çıktığımda gece havası yüzüme çarptı. Telefonumu elime aldım. Rehberde o ismin üzerinde parmağım durdu. Bir ayım vardı. Bir yabancıyı, bu toprakların en sert adamının karşısına "damat" olarak çıkarmak için bir ay...
"Hazır ol Yılmaz," diye fısıldadım karanlığa. "Çünkü bu gece sadece benim değil, senin de kaderin mühürlendi."