"Hizmetçi"

1178 Words
Velora: Buraya geleli iki gün olmuştu ancak bu sıkıcı monoton hapishane hayatına alışamamıştım. Her gün aynı saatte aynı şeyleri yapmak ve verdikleri iğrenç yemekleri yemek gerçekten boktandı. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Bir ay boyunca buna katlanmak zorundaydım. Gerçi bu bir ayın bir yıl gibi geçeceği şimdiden belli olmuştu. Evet dışarıda da çok ahım şahım bir hayatım yoktu ama en azından temiz hava ve temiz su bedavaydı. Kurtadamlar vampirlerin ortak noktası sanırım ormanlık alanları sevmeleriydi. Bu nedenle yaşadığımız yer hep güzel ağaçlar ile çevriliydi ve ben iş çıkışı ıhlamur ağaçlarının güzel kokusu altında yürümeyi severdim. Burada ise her yer bok ve sidik kokuyordu sanki. Herkesin ayrı hücresi olsa da sanırım kişisel temizlik olmayınca her yer kokuyordu. Gerçi bu hücreleri yıllardır temizlemediklerine o kadar eminimki. Belki de bir hizmetçi olarak temizlik ruhuma işlemiştir bilmiyorum. Mahkumların çoğu insandı. Kurtadam, vampir ya da cadıları saraya yakın bir yerde hapis tutmak zaten akıl karı da olmazdı. İnsanlar kolayca yakalanan ve çıt diye boynu kırılabilir yaratıklardı. Yani zararsız birer canlı. Ama diğer mahkumlar tehlikeli olabilirdi. Ara ara bir iki gün gelip sonra gönderilen olağanüstüler olduğunu diğer mahkumlar konuşurken duymuştum. Bugün hücreden çıktığımda gardiyan kurtlar biraz daha tehlikeli ve sabırsızlardı. Meğerse bugün çok saygıdeğer saraydan birileri gelecekmiş. Neden geldikleri beni ilgilendirmezdi tabiki ama keşke bu bize biraz daha insancıl yaklaşmalarına neden olsaydı. Üzerimde hizmetçileri çalışırken giydiği kıyafetler vardı ancak iki günde o kadar kirlenmişlerdi ki yoldan geçerken kendimi görsem tanımazdım. Soğuk suyla yapılan duş hakkı bile haftada bir kezmiş. Bir zamanların en üstün ırkı olarak görülen ve saygı duyulan insanlara bakın siz. Diğerlerinin insafına kalmış bir şekilde yaşıyorduk. Babamın anlattığı o eski efsanelerde insanlar da olağanüstüler kadar uzun olmasa da uzun yaşarlarmış ve insanlar saygı görülen bir ırkmış. Tam anılarıma dalacakken ayak sesleri ile kendime geldim. Ben bir masal prensesi değildim hiçbir zaman da öyle olduğumu hayal etmemiştim. Sadece ara ara ki çoğunlukla, bunda rüyalarımın da etkisi vardı, eşimle birlikte güzel bir hayat yaşadığımı hayal ederdim. Bu bile biz insanlar için imkansız gibiydi. Bir erkek gelip beni kurtaracak gibi hayallerim olmamıştı hiç. Her zaman günü kurtarmak ve aç karnımı doyurmak için çalışıyordum. Benim en büyük lüksüm adet dönemlerinde küçük birer çikolata alıp yemekti. O nedenle bu hücrede sessiz sedasız günlerin geçmesini bekliyordum. Çünkü bu dünya biz insanlar için adil değildi ve ben ne kadar sesimi çıkarırsam çıkarayım kimse beni duymayacaktı. Kendi türüm bile. Tepkim bir işe yaramaz daha çok ceza almama neden olurdu. Bunları okulda zamanla öğrenmiştim. Her zaman köle sınıfında olanlar bizlerdik. Bir adam tek tek hücreleri geziyordu. Yemekten sonra yine hücrelere kapatılmıştık. Bir kurtadam olduğu belliydi. Üzerinde elbisesinin kirlenmesini istemediğini belli eden bir ifade ile yürürken. Burnunu tiksinti ile buluşturmuştu. Bize iğrenç birer yaratıkmışız gibi bakıyordu. Arada ona el atıp saldırmaya çalışanlar olduğu için birkaç adım uzakta duruyordu. Arkasında ise ona bilgi veren ve ilk gün beni sorgulayan hapishane müdürü vardı. Benim hücreme doğru ilerlemesi devam etti. Ben ise onlara gereğinden fazla yaklaşmamam gerektiğini biliyordum. Üst rütbeli kurtlar genellikle yüzlerine ve gözlerine doğrudan bakılmasından hoşlanmazdı. Bunu kendilerine birer meydan okuma olarak algılar ve aniden dişlerini sizin boynununza geçirebilirdi. Hayatta kalan insan ırkının doğan çocuklarına öğrettiği ilk şey asla bir kurtadamın gözlerine bakma. Heleki bir Alfaysa hemen oradan kaç. Gerçi insanlar da babamın söylediğine göre onların etrafına yaydıkları enerjiden ya da güçten etkileniyorlarmış ama ben asla bunu yaşamamıştım. Evet bir kurtadamın yaydığı o yoğun enerjiyi hissediyordum. Ama asla boyun eğme isteğim olmamıştı. Hatta bazen onlara doğrudan bakmamak için direnirdim. Babam bunu, "vücudunda tek bir itaatlar kemik bile yok diye" söylerdi. Hatta başımın bu yüzden belaya girdiğini de vurgulamadan geçmezdi. Adam benim hücremin önünde durduğunda beni incelemeye koyuldu. Herhangi bir tepki vermemiş ya da herhangi birşey söylememiştim. Soru sorulmadan konuşmak adetim değildi. Bu dünyada benim ya da herhangi bir insanın derdi kurtadamların umrunda olmayı bırakın ancak baş ağrısına neden olurdu. "Hizmetçi." "Evet Efendim." "Adın ne?" orada yazıyor be adam okusana diyemedim. "Velora Aurelian." "Kaç yaşındasın?" "22 efendim. Birkaç ay içinde 23 olacağım." Benim uysallığa bakın siz. Sözde dik başlı diye geçinen ben. Ama burada bir gün bile daha fazla geçirmek istemiyordum. O nedenle zaten bildikleri birkaç soruya cevap vermek benim için sorun değildi. "Kaç yıldır hizmetçilik yapıyorsun?" "18 yaşımdan beridir. Ondan önce de okul dışındaki zamanlarımda yarı zamanlı olarak ya da haftasonları çalışırdım." "Neden buradasın?" "Haksızlığa gelmediğim için efendim." "Sana iftira artıklarını mı söylüyorsun? Bir kurtadamın?" sesi sertleşmişti ve bu benim hoşuma gitmemişti ama yalan söylersem kalp atış hızımdan anlardı. Kurtadamlar ve vampirler bir insanın rahatlıkla yalan söylediğini anlayabilirlerdi. Her iki türünde farklı yöntemleri olsa da. Vampirler kalbin pompalama hızını ve kan akış hızını takip ederken kurtadamlar hızlanan kalbin sesini duyarlardı. Çünkü bir insan yalan söylediğinde kalp atışı hızlanır ve elleri terlerdi. Bu biz insanlar için farkına varılamayacak bir durum olsa da diğerleri için öyle değildi. Gerçi Velora belki de en çok bu durumu adaletsiz buluyordu. Hayır yalan söyleyen eğer bir insan ise diğer insanların onu anlaması gerekirken bu avantaj diğer ırklara verilmişti. " İşimi düzgün yaptığım halde yapmadığım söylendi. Sonra da insan olduğum için hakaret edildi." dediğimde gene kaşları çatıldı. "Bir ay cezan var." "Evet efendim." "Haklı isen niye bu cezaya karşı gelmedin?" "Karşı gelsem de değişecek bir şey olmayacak çünkü. İnsanlar için adalet diye bir şey yok." " Kral bu söylediklerini duysa çok kızar." "Ben sadece gerçeklerden bahsediyorum." " Peki sana cezanı sarayda çalışarak ödemeni teklif etsem. Ne dersin?" "Sanırım saray buraya göre daha iyi bir alternatif olabilir." dedim gülerek ve etrafıma da bakınarak. " Anlaştık öyle ise." "Ancak bir aylık süre dolduktan sonra eğer çalışmaya devam edecek olursam ücret talep ederim." dediğimde güldü. " Merak etme Kral hiç bir hizmetkârını ücretsiz çalıştırmaz." "O zaman tamamdır." Hapishane müdürüne başıyla bir işaret vermesi ile hemen hücremin kapısı açıldı. Onunla gelmem için işaret etti. Kralın danışmanlarından birisi olmalıydı. Hücreden göremediğim cübbesindeki amblemi yeni görmüştüm. Kralın bizzat yakın danışmanı olduğu üç kılıç amblemi ile belliydi. Ama böyle büyük bir danışmanın basit hapishanede ne işi olduğunu ya da neden benim gibi bir hizmetçi seçtiğini anlamamıştım. Neyse ne. Özgür olmasam bile en azından temiz hava alacaktım. Benim dışımda iki kişi daha seçti. İkisi de erkekti. Birisi sarhoş olup bir kurtadamın dükkanına zarar vermişti. Birisi de araba ile bir kurdun arabasına çarpmıştı. İkisi de zararsız tiplerdi. İkisini de atların bakımı için seçmişlerdi. Evet kurtadamlar kendi kurtlarına dönüşürlerdi ama Kralın özel yetiştirdi atları vardı. At binmeyi severdi. Yani en azından televizyondan böyle izlemiştim. Bizi ayrı birer araca aldılar. Geniş araçlardı. Benimle seçilen mahkum erkekler kısa ya da zayıf olmamalarına rağmen kurtadamların yanında oldukça küçük kalmışlardı. Bir kurtadam eğer bir seksen beş boyunda ise o kısa sayılırdı. Dişileri bile bir yetmiş falan boya sahiptiler. Derin derin nefes alıp o burnuma sinen bok kokusundan kurtulmaya çalışıyordum. Danışman ise sürekli beni izliyordu. Benimle ilgili neyin ona ilginç geldiğini bilmiyordum. "Sarayı merak ediyor musun." dedi aniden. "Evet efendim." "Ben ise neyi merak ediyorum biliyor musun?" "Neyi efendim?" "Benim gücüme karşı nasıl direndiğini." Anlamayan gözlerle ona baktığımda. Diğer adamların başlarını eğmiş olduğunu gördüm. Hatta aracı süren kurt bile boynunu bükmüştü. Ama ben gözlerine korkusuzca bakıp ona cevap veriyordum. "Bilmiyorum efendim. Tek bildiğim hiç bir kurdun bana boyun eğdiredemediği." "İlginç." tüm yol boyunca bir daha konuşmadık. Arabadan inip sarayın önünde durduğumuzda az kalsın dudaklarım ucukluyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD