"Güneş, masa beşin chesecake nerede kaldı?" Diye hışımla mutfağa giren Leman Hanım önce etrafta koşuşturan çıraklara ve garsonlara küçümseyen bir bakış attı, sonra da kızgın ela gözlerini bana çevirdi.
Hazır olan tabağı aceleyle Gamze'ye uzattım ve "hazır Leman Hanım, ben de tam şimdi onu gönderiyordum" dedim.
"Bugün bu servisler neden bu kadar yavaş! Hadi biraz hızlı olun, müşteriler sizin yavaşlığınız yüzünden gitmeye başladı. Siz ikiniz... ne yapıyorsunuz orada? Lak lak mı?! Zaten işiniz gücünüz anca lak lak!" Diyerek Gamze'yle, Suat'ı azarladı.
Leman Hanımdan paparayı yiyen Gamze ve Suat hazır olan tabakları alıp mutfaktan kaçarcasıns çıktılar. Yanımdaki Altan usta- ki kendisi benim burada çalışmaya başladığımdan beri, yani aşağı-yukarı üç aydır ustam olur kendisi- yaptığı profiterol hamurundan başını kaldırdı ve bana biraz daha sokuldu Sesini kısıp Leman Hanım'ın duyamayacağı bir sesle "kesin bu cadı yine akşam kocasından ya da kayınvalidesinden fırça yedi acısını da bizden çıkarıyor" dedi. Ustamın söyledikleri ve söyleme şekli komiğime gidince boş bulunup kıkırdadım. Ustam da söylediğinin komik olduğunu fark etmiş olacak ki, bana katıldı. Tâbi bu da hâliyle Leman Hanım'ın öfkeli bakışlarını üzerimize çekti. Leman Hanım'ın öfkeli gözleriyle göz göze geldiğimde, sesli şekilde yutkundum, gülümsemem dudaklarımda yarım kaldı. Ben ne yapacağımı bocalayınca ustam olaya el koydu ve "hadi Güneş, işinin başına dön" dedi, Leman Hanım'ın duyacağı bir ses tonuyla, sonra da sesini alçaltarak "yoksa bu cadı canımıza okuyacak" dedi yine sadece benim duyabileceğim şekilde dişlerinin arasından. Ustamın uyarısıyla Leman Hanım'dan gözlerimi kaçırdım ve ona belli belirsiz tamam dercesine başımı salladım ve yüzüme yeniden kondurduğum gülümsemeyle- ki bu tamamen yaptığı işten keyif alan birinin gülümsemesiydi- işimin başına geri döndüm...
Aslında çalıştığım kafe, yani Yakomaz, küçük ama sevimli, şirin ve son derece samimi bir yer. Bu saydıklarımın arasına Leman Hanım dahil değil tabi... Ayrıca Alsancak'ın ara sokağında olmamıza rağmen son derece işleğiz. Kafe genelde sabahları sakin oluyor ama akşamları o sakinliğin yerini tam bir keşmekeş alıyor; aynı bu akşam gibi. İzmir'de bu mevsim kafeler genelde bu kadar kalabalık olmaz ama sanırım bunun nedenlerinden biri de İzmir'e kışın bu yıl erken gelmesiydi. Her sene İzmir'de sonbahar ılık bir meltem gibi eserdi ama o meltem bu yıl yerini soğuk fırtınalı bir havaya bırakmıştı.
Sonbaharın son demlerini yaşadığımız ve kışın kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde akşam serinliği çökmeye başlayınca, insanlar sıcak bir şeyler içmek için kafemize geliyor. Burada arkadaşları ile sıcak çay veyahut kahvelerini içerken bu sıcak ortamda arkadaşlarıyla hasbihal ediyorlardı. Tâbi bu da haliyle bizim akşamları daha yoğun olmamıza neden oluyordu. Bu akşam da o yoğun akşamlardan biriydi, kafe o kadar kalabalık ki, Altan ustayla siparişlere yetişmekte zorluk çekiyorduk. Gerçi biz ustamla ne kadar çalışsak çabalasak elimizden gelenin fazlasını yapsak da gördüğünüz gibi yine de Leman Hanım'ı memnun edemiyoruz. Leman Hanım, her geciken siparişte az önceki gibi mutfağa böyle damlıyor, bize ağzına ne gelirse sayıyordu. Aslında bu kadın çekilecek dert değil ama buradaki insanların çoğu onunla isteyerek değil mecburiyetten çalışıyor...
Gamze hazırladığım tabağı eline almadan önce mutfak kapısına kaçamak bir bakış attı. "Geçen gün yerime baktığın için sana doğru dürüst teşekkür edemedim Güneş, ne olur kusuruma bakma. Yerime baktığın için teşekkür ederim. Eğer o gün sen olmasaydın çocuğumu hastaneye götüremezdim," dedi.
"Ne kusuru Gamze, benim yerimde kim olsa aynısını yapardı... Oğlun şimdi nasıl, iyi mi?" Diye konuyu değiştirdim.
"Evet iyi, hâlâ biraz öksürüyor ama durumu daha iyi... Geçen gün için tekrar teşekkür ederim... " Mutfak kapısına tekrar kaçamak bir bakış attı ve "Leman Hanım gelmeden işimin başına dönsem iyi olur, yoksa o cadı gözümün yaşına bakmaz!" Dedi.
Gamze'ye tamam derken, gülümsemesini ona yansıttım. İki gün önce izin günümdü. Gamze, izin günümden önceki akşam yanıma gelmiş ve oğlunun çok hasta olduğunu, yerine bakıp bakamayacağımı sormuştu bana. 'Eğer yerime birini bulamazsam, Leman Hanım bana izin vermiyor' demişti, gözyaşları içinde. Ben de o gün onun o hâline dayanamamış ve 'tamam, ben bakarım senin yerine, sen git oğlunla ilgilen' demiştim...
Altan usta "Güneş krema hazır mı?" Diye sorunca, daldığım düşünceleri bir kenara bıraktım ve "hazır usta" diyerek işimin başına geri döndüm. Şu dünyada her insanı mutlu eden bir uğraşısı bir hobisi vardır mutlaka. Bazı insanlar dans etmekten hoşlanır, bazıları müzik dinlemekten, bazılarıysa kitap okumaktan. Beni de şu dünyada yemek ve tatlı yapmaktan daha mutlu eden bir şey yok mesela. Ama esas tutkum ve asla vazgeçemediğim şey ise tatlı yapmak... O yüzden işimi çok seviyor ve severek yapıyorum...
Ustamla akşamın keşmekeşini kazasız belasız bitirdik, çıraklar az önce etrafı temizleyip evlerine gittiler. Ben de günün yorgunluğunu atalım diye ustamla kendime yorgunluk kahvesi yaptım. Altan usta, ben kahveyi yaparken yanıma geldi ve benimle havadan sudan konuşarak, çoğu zamanda izlediği komik videoları anlatarak gevezelik yaptı. Usta dedim diye ustamı yaşlı biri zannetmeyin ha, kendisi yirmi yedi yaşında genç bir pastacı daha. Ustam genç olmasına rağmen çok deneyimli aynı zamanda da tecrübelidir. İtiraf etmeliyim ki ondaki öz geçmişi ben de olmuş olsaydı eğer, ben kesinlikle burada Leman Hanım'la çalışmazdım ve kendimi burada Leman Hanım'a heba etmezdim. Ama ustam nedenini bilmediğim bir sebepten dolayı burada Leman Hanım'ın yanında kendi isteğiyle çalışıyordu...
Kahvemizi içerken Altan usta bana yeni öğrettiği tartolet hakkında püf noktalar anlatırken işi biten Suat yanımıza geldi. Bana kısaca baş selamı verdi ve "işin bittiyse çıkalım mı Altan abi" dedi. Ustam kahvesinin son yudumunu alırken Suat'a bitti dercesine başını salladı. Kışlık kabanını üzerine geçirirken "yarın sabah geldiğimde boyoz hazır olsun Güneş Hanım, yoksa külahları değişiriz," dedi şakacı bir edayla. Ona tamam anlamında başımı salladığımda, ustam sanki bana bir şey daha söyleyecekmiş gibi baktı bir an ama sonra her ne olduysa söylemekten vazgeçti ve Suat'a "hadi geç kalıyoruz" dedi ve gitti...
Sabah geldiğimde kolaylık olsun diye boyozun malzemelerini hamur yoğurma makinasına koydum, makina hamuru hazırlarken ben de hızla dağıttığım dağınıklığı topladım, mutfakta işim bitince, mutfağın yan tarafındaki küçük giyinme odasına geçtim. Benim için ayrılan tek kapılı dolaptan, kahverengi trençkotumu üstüme geçirdim. Biraz daha bekleyip hamur hazır olunca makinayı kapattım. Mutfakta eksik bir şey olup olmadığını kontrol ettim, herşeyin tam olduğuna kanaat getirince merdivene yöneldim. Üst kata çıktığımda Leman Hanımı kasa başında hesap yaparken bulunca nedense hiç şaşırmadım.
Çünkü Leman Hanımı Vikipedi'ya sorduğunuzda kendisi işkoliğin tanımı olarak karşınıza çıkardı...
Yanından geçerken ona kuru bir sesle "iyi geceler" dedim ve duraksamadan çıkışa doğru yürüdüm. Tam kapıdan çıkmak üzereyken Leman Hanım beni durdurdu ve beni geri yanına çağırdı. "Az önce beni yakın bir arkadaşım aradı. Yarın onun kızının doğum günü... Kızına burada sürpriz doğum günü partisi yapmak istediğini ve akşama kadar yetiştirip yetiştiremeyeceğimi sordu bana."
"Parti kaç kişilik olacakmış?"
"Aşağı yukarı yirmi yirmi beş kişilik."
Başımı anladım dercesine sallarken parti için hazırlayacağımız hızlı, kolay ama özelikle lezzetli şeyleri düşündüm, Leman Hanım suskunluğumu fırsat bilip konuşmaya devam etti. "Altan'la yarın akşama kadar hazırlıkları yetiştirebilir misin?" Diye sordu.
"Biraz zor ama imkansız değil. Yarın biraz erken gelirsek... bir de siz bize yardım için Sinem'i çağırırsanız olabilir... Ama yine de bu kararı verecek olan kişi ben değilim Altan usta. O yüzden arkadaşınıza söz vermeden önce ustayla konuşun... Biliyorsunuz ki Altan usta son dakika işlerini pek sevmez."
Leman Hanım, "tamam, ben Altan'la konuşur onu ikna ederim, sen yarın sabah erken gel bana yeter" dedi ve bana bir iyi geceler demeden veyahut cevap verip vermemi umursamadan yaptığı işe geri döndü. Ben de bu kadından hâlâ neden nezaket bekliyorsam? Bu düşünceyle başımı hayali şekilde sağa-sola salladım ve çıkışa yöneldim...
Kapıdan dışarı adım attığımda yüzümü vuran rüzgarla bir an içim ürperdi. Trençkotuma sarıldım ve soğuktan üşüyen bedenimi ısıtmaya çalıştım. Bu yaptığım işe yaramadı ama bir nebze de olsa soğuğu engelledi. Bu aralar işler yoğundu, gece geç saatlere kadar çalışıyor, eve geç gidiyorduk, dün ustam solgun göründüğümü ve iyice zayıfladığımı söyleyerek bana bugün öğleye kadar izin vermişti. Bugün işe geç geldiğim için maalesef öğlen ki havaya aldanıp üzerimi ince giyinmiştim ve gece havanın bu kadar soğuk olacağını tahmin etmemiştim; rüzgar tekrar yüzüme çarpınca ince giysime iyice sarındım. "Yarın sabah hava ne kadar sıcak olursa olsun, üstüme daha kalın şeyler giyeceğim" diye söylenerek merdivenlerden aşağıya indim ve kaldırımda hızlı adımlarla yürümeye başladım...
Adımlarım hızlanırken bir yandan da kolumdaki saate baktım. Eğer son metroya yetişmek istiyorsam biraz daha hızlı olmalıydım. Yoksa metroyu kaçıracaktım. Metronun kalkmasına aşığı-yukarı on beş dakika vardı, eğer cadde üzerinden gidersem hayatta yetişemem ama kestirme ara sokaklardan gidersem ve hızlı olursam bir şansım olabilir belki diye düşünerek adımlarımı istemeyerek en yakınımdaki ara sokağa yönlendirdim. Mecbur kalmadıkça bu sokağı pek kullanmam. Çünkü bu sokak diğer sokaklara göre hem daha karanlık, hem de daha tenhaydı. Yanından geçtiğim binaların çoğu yıkım içim boşaltılmıştı, bu da sokağı hem daha ıssız, hem de evsizlerin, uyuşturucu kullanan müptezellerin yuvası yapmıştı.
Geçen gün yıkım nedeniyle tahliye edilen yarısı yıkılmış apartmanın önünden geçerken içimden bir ürperti geçti. Hani bazen insana olur ya, sanki arkanızda biri varmış gibi hissedersiniz ve etrafınıza bakarsınız ama aslında sizden başka kimse yoktur etrafta, işte tam da öyle bir his geçti içimden. Bir an durup etrafıma korku dolu gözlerle baktım, genelde kalabalık olan sokak- ki çoğunluğu uyuşturucu satıcısı, ya da kadın pazarlayanlardı- hava soğuk olduğu için mi bu kadar tenhaydı, yoksa karanlık olduğu için mi?
Zaten kafeden çıktığımdan beri takip edildiğime dair tuhaf bir his vardı içimde ve sürekli arkama bakma isteği duyuyordum. Ama arkama bakmaya bir o kadar da korkuyordum. "Dün gece o aptal korku filmini izlemeyecektim, hep o aptal film yüzünden böyle oldu..." Diye söylenerek etrafı ürkek bakışlarla taradım. "Eğer bir daha korku filmi izlersem... eşekler tepsin beni" diye homurdanarak yürümeye devam ettim ama bir yandan da adımlarımı hızlandırdım. İçimden bildiğim tüm duaları okurken "hemen şimdi kendini korkutmayı bir kenara bırakıyorsun Güneş Yüce! Yoksa bu yol hiç bitmeyecek" diye kendimi azarladım. Aslında amacım kendimi telkin etmekti ama gördüğünüz gibi kendimi telkin etmekten çok korkutuyorum. Kendime sürekli içimden sakin ol Güneş, bak senden başka kimse yok sokakta dedim ama bu da pek bir işe yaramadı.
Derin bir nefes aldım. Adımlarımı yavaşlattım ve tüm cesaretimi toplayarak omzumun üzerinden arkama baktım; sokağı zar zor aydınlatan sokak lambasının altında, kartonun üzerinde yatan köpekten ve köşe başındaki gecekondunun duvar dibine sızıp kalmış ayyaştan başka kimse yoktu sokakta.
"Metroya yetişmek için bu ıssız sokağa girmeyecektim, aptalım ben aptal" diye söylenerek önüme döndüm ve adımlarımı ana caddeye doğru yönlendirdim. Metroya geç kalırsam da metronun canı cehenneme. Bu korku bana yetip de arttı, hem bu gece taksiye binsem ne olur ki, aybaşına kadar harcamalarıma dikkat ederim olur biter...
Takip edildiğime dair o garip his içimi hâlâ kemiriyordu. Ne kadar kendimi sakinleştirmeye çalışsam da, o hissi bir türlü içimden atamıyordum. Benim aptal iç saçmalığımsa bana hiç yardımcı olmuyor, aksine sürekli bana takip edildiğimi, hızlanmam gerektiğini söyleyip duruyordu. İçimde yükselen bu anlamsız paniği iç saçmalığım daha da artırınca sakinleşmek için durup derin bir nefes aldım ve iç saçmalığıma kapa artık şu lanet çeneni diye fırça çektim.
Peki bu işe yaradı mı?
Hayır. Kesinlikle hayır..!
Kahrolası geveze şey bu gece susmak nedir bilmiyordu. İç saçmalığım kendi kendine homurdanmaktan vazgeçip 'bana hiçbir zaman inanmadığını biliyorum ama ne olursun bu kez bana inan Güneş, sakın arkana bakma ve koş!' diye bağırdı. Belki inanmayacaksınız ama iç saçmalığımın söyledikleri beni daha da panikletti. Panikten ayaklarım birbirine dolandı ve tökezledim, yere kapaklanacakken son anda düşmemeyi başardım.
Doğrulup etrafımı ürkek bakışlarla süzerken kafamın içindeki seslere kalp atışlarımda eklendi, hepsi içimde tuhaf bir senfoni oluşturdu... Etrafı korku dolu gözlerle incelerken sürekli kendime soğuk kanlı olmalıyım diye telkinde bulundum ama onun da bir işe yaradığı söylenemezdi. İçimdeki takip edildiğime dair o his dayanılmaz boyutlara ulaşınca, adımlarımı tekrar hızlandırdım, hatta hafiften koşmaya başladım ve aynı anda arkamdan birilerinin fısıldaştığını duydum. Akabinde de benim adım seslerimden başka ayak sesleri yankılanmaya başladı sokakta. Böylelikle içimdeki şüphenin - her zamanki gibi - yersiz olmadığı, 'koş kızım, sakın arkana bakma,' diyen iç saçmalığımın da maalesef ki bu kez haklı olduğu ortaya çıktı...
Ben orta okuldayken Piraye hoca diye bir beden eğitimi öğretmenim vardı. Nedenini bilmiyorum ama kadın benden pek haz etmezdi. Her dersinde beni cezalandırmak için türlü bahaneler bulur, ben koşmayı sevmiyorum hatta koşmaktan nefret ediyorum diye zorla beni her dersinde koştururdu. Bana her kızdığında - ki mutlaka bir nedeni olurdu - bana okulun etrafında on tur attırır. Eğer verdiği dakikada koşuyu bitiremezsem bu defa da ceza olarak bir tur fazladan koştururdu... Piraye hoca şu anki halimi görse, eminim seni zamnında iyi ki bolca koşturmuşum Güneş, bak şimdi sayemde tazı gibi koşuyorsun der ve bundan sadistçe bir zevk alırdı...
Bu defa ki koşu sebebim kesinlikle Piraye hoca değil. Ne onu mutlu etmek için koşuyorum, ne de sinir etmek için. Bu defa ki koşum, hayatım ve başıma gelebilme ihtimali olan şeyler için... O adamların kim olduğunu, ya da benden ne istediğini bilmiyorum. Ama aptal da değilim ve az buçuk başıma gelebilecekleri tahmin ediyorum. Bu adamlar muhtemelen uyuşturucu satıcısı veya kadın tüccarıydı. Ben yıllarca o bataklığa düşmemek için elimden geleni yaptım ve düşmedim. Bugün de olmaz dedim içimde yükselmeye başlayan panikle. Hem de hiç olmaz...
Onların eline düşemektense ölürüm daha iyi...
Adımlarımı daha da hızlandırmalı hiç koşmadığım kadar hızlı koşmalıyım. Adımlarım hızlandı, hızlandı. Bacaklarım koşmanın etkisiyle yandı, ciğerim oksijen diye çığlık attı. Ama ben yine de koştum. Belki de hayatımda ilk kez bu kadar hızlı koşuyorum, o kadar hızlıyım ki, nefesim tıkandı, nefes almakta zorluk çektim ama ben yine de pes etmedim koştum...
Bu arada arkamdaki adamlar da sessiz konuşmayı bir kenara bırakmıştı ve kendi aralarında bir şeyler homurdanıyorlardı ama vücudumdaki adrenalin nedeniyle kulaklarım uğuldadığı için onların ne konuştuğunu tam olarak duyamadım. Bir ara tüm cesaretimi topladım ve omzumun üzerinden bir kez daha arkama baktım; siyahlar içindeki iki izbandut gibi iri yarı adam, hızla bana doğru koşuyor ve iyiden iyiye bana yaklaşıyordu. Onların asık nemrut suratlarını gördüğüm an, korku aynı bir kurt gibi beni kıskıvrak yakaladı. Ama benim, ne o kurda, ne de bu iki çam yarmasına yakalanmak gibi bir niyetim vardı...
Bacaklarım koşmaktan yandı, ayak tabanlarımı hissetmedim ama ben yine de koştum. Koşarken bir yandan da yardım edecek birileri var mı diye etrafa baktım ama lanet olası sokakta onlardan ve benden başka kimse yoktu.
Neden ihtiyacım varken kimse yok?! Neden?
'Sana kimsenin yardım etmeyeceğini daha öğrenemedin mi Güneş,' diyen iç karışıklığıma, her zamanki gibi defolup gitmesini söyleyecek kadar bile halim yoktu. Zirâ şu an ondan daha önemli bir sorunum var...
Hani daha önce kafeden çıktığımda üzerimi ince giyindim diye kendime kızıyordum ya, şimdiyse tam tersi, kendime kızmak bir yana ince giyindiğim için kendimi tebrik ediyorum. Eğer üzerimdeki kıyafetler ince değilde kalın olsaydı, bu kadar hızlı koşamazdım ve çabucak adamların eline düşerdim...
Adamların ayak sesleri iyiden iyiye bana yaklaşınca son bir gayretle hızımı artırdım ve önüme çıkan ilk ara sokağa kendimi attım. Zifiri karanlık sokağa adımımı attığım an pişman oldum ama yapacak bir şey yok. Koşmaya devam ettim. Koşarken ayağıma bir şeyler takıldı birkaç defa tökezledim ama durmadım. Daha doğrusu duramadım. Çünkü adamların nefesini neredeyse ensemde hissediyordum, belki onları göremiyordum ama seslerini, homurdanmalarını rahatça duyabiliyordum. Bir nefes uzağımdaydılar. Adamlardan biri ağır aldığı nefeslerden fırsat buldukça eğer seni yakalarsamla başlayan bir sürü uygunsuz söz ve küfür savuruyordu. Boş sokak da onların ve benim ayak seslerim yankılanıyor, ara ara o uğursuz senfoniye kesik kesik aldığım nefesler ekleniyordu. Kızgındım, hem de çok kızgın. Koşmaktan ağrıyan cılız bacaklarıma, tekleyen nefesime ama en çokta, gece vakti ara sokağa girdiğin için kendime kızgındım...
Kendime olan kızgınlığımın ve öfkemin, üstesinden koşarak gelmeye çalıştım. 'Şimdiye kadar lanet olası o ana caddeye çıkmam gerekmiyor muydu benim?! Adamlardan kaçmak için girdiğim bu sokak beni neden ana caddeye çıkarmadı?' Diyerek hem kendime kızdım, hem de koştum...
Tam umudumu kaybetmeye pes etmeye hazırlandığım an, ana caddeyi ve caddeden geçen ışık hüzmelerini gördüm, kaybettiğim umudum yeniden yeşerdi. Hızımı artırarak koşmaya devam ettiğim sıra bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Ortalık birdenbire sessizleşti... adamların ayak sesleri ve homurdanmaları bıçakla kesilir gibi birdenbire kesildi. Sokakta benim nefes seslerimden başka bir ses duyulmuyordu artık. Seslerin neden kesildiğini merak ettim ve omzumun üzerinden arkama baktım. Ama arkamda kimse yoktu! Hem de hiç kimse! Az önceki o adamlar bir hayal, bir ilizyon muydu yani..?
Anlık yaşadığım şaşkınlık adımlarımı sekteye uğrattı, tökezledim. Hızım önce koşmadan hızlı yürümeye, sonra normal hızda yürümeye döndü ama yine de, ne olur ne olmaz diye tam olarak durmadım; tedirgin şekilde etrafı kolaçan ettim. Tam onları atlattım, caddeye ulaştım dediğim an ise, saçımda hissettiğim acıyla olduğum yerde kalakaldım. Saç dibimde hissettiğim acı o kadar yoğun, o kadar tarifsizdi ki, dudaklarımdan kaçan çığlığım bana bile yabancı geldi. Sesimi duyurmak için attığım ikinci çığlık, saçımı tutan adamın eli tarafından dudaklarıma hapis edildi. Adam saçımdan tutup beni sertçe geriye doğru çekti ve sırtımı göğsüne yasladı.
"Şşşttt. Sessiz ol ufaklık!"
Konuşmak için kulağıma doğru eğilen adamın nefesi mide bulandıracak kadar yoğun sigara ve içki kokuyordu. Zorlukla midemden yukarı çıkmaya çalışan safrayı bastırdım. Beni mengene gibi kavrayan kollardan kurtulmaya çalıştım ama çırpınışlarım beyhudeydi. Adam beni o kadar sıkı tutuyor ki, bırakın hareket etmeyi, nefes almakta zorluk çekiyordum.
"Abi, bunun o olduğuna emin misin? Bu kız yanlış kişi olmasın?" Diye sordu, beni sıkı sıkıya tutan adam.
"Geçen gün çalıştığı kafede ensesindeki dövmeyi gördüm. Bizim aradığımıza çok benziyor... Sen onu sıkıca tut, ben dövmeye bir de yakından bakayım."
Yan tarafımda duyduğum sesin sahibi, bir adımda karşıma geçti. Ben standartların üzerinde bir boya sahiptim ama bu adam benden bile en az beş santim daha uzundu. Yüzündeki iğrenç gülümsemeyle aramızda bir nefeslik mesafe bıraktı; adamın yüzündeki pis gülümseme, sol kaşından başlayıp dudağının kıyısına kadar uzanan yarım ay şeklindeki yarayı daha da çirkinleştirdi. Adam siyah keskin gözlerini benim korkudan kocaman açılmış mavi gözlerime dikti.Sonra gözleri anlık olarak vücudumda paha biçmek istercesine gezindi. Ve yüzündeki gülümseme biraz daha büyüyüp iğrenç bir hâl aldı. Sonra aklına yeni bir şey gelmiş gibi yüzü aniden karardı ve koca eliyle başıma doğru hamle yaptı...
Eğer bu adamların aradığı o dövme, ben kendimi bildim bileli ben de olan dövmelerden biriyse, hapı yuttum demektir. Çünkü karşımdaki bu adam hiçte tekin bir tipe benzemiyor...
Karşımdaki adama direnmek, beni sıkı sıkıya tutan diğer adamdan kurtulmaya çalışmaksa benim için boşa kürek çekmek gibiydi. Tamam ben de güçsüz bir kadın değilim ama bu adamlar çok ama çok daha güçlüler... Başıma baskı yapan adam direncimin kırdığını fark edince son bir hamleyle enseme var gücüyle bastırdı. Ensemdeki dövmeyi kapatmak için her zaman salık bıraktığım sarı saçlarımı kenara çekti ve elindeki telefonun ışığıyla dövmeyi inceledi. Adam enseme sert bir şeyle vurmadan önce "sonunda Kudret Arslan'ın kayıp varisini bulduk Hasan" dediğini duydum...