Yine bilindik o çıkmaz sokaktayım. Karanlık ve ben, yine başbaşayız...
Bir süre karanlığın çıkmaz sokağında amaçsız avare avare gezindim. Aslında bildiğim. Ama bir o kadar da unuttuğum ve aşina olduğum bu sokaklar bana bir yandan tanıdık, bir yandan da yabancıydı. Sanki benim terkedilmiş sokaklarım bu defa farklıydı...
Farklıydı çünkü bu defa bir yerden tuhaf bir koku geliyordu. Bu tuhaftı. Hem de çok tuhaf. Bu sokaklar genelde karanlık olurdu ama hiç kötü kokmazdı! Bu işte kesin bir terslik var ama ne?
Etrafıma görmeyen gözlerle bakarken koku beni iyiden iyiye rahatsız etti. Nefes almam git gide zorlaşınca karanlıkta görmeyen gözlerle etrafa baktım ama zifiri karanlıktan başka bir şey yoktu etrafta. Kokunun nereden geldiğini bir türlü çözemedim. Koku giderek artıp dayanılmaz bir hâl alınca, tüm cesaretimi topladım ve öne doğru birkaç adım attım. Adım atarken ellerim otomatik olarak öne doğru uzandı, el yordamıyla yolumun üzerinde bir şey var mı diye etrafı kontrol ettim.
Bir süre sonra elim sert bir şeye dokundu. Elimi korkuyla geri çektim. Sonra tekrar tüm cesaretimi topladım ve dokunduğum şeyi yokladım. Bu bir duvardı - sıvasız duvardaki tuğlalar elimde tuhaf bir his uyandırınca elimi geri çektim, sadece parmak uçlarımla duvarı takip ettim - biraz daha ilerlediğimde bir kapı buldum; o tuhaf kokunun da merkezi burasıydı. El yordamıyla kapının kulpunu bulup kulpu yavaşça aşağıya indirdim. Kapı gıcırdayarak açıldı, içerdeki rutubet ve nem kokusu yüzüme çarptı; öksürmeye başladım...
Bilincimi yavaş yavaş kazanırken ciğerlerim temiz hava diye çığlık attı. İçime yarım yamalak çektiğim nefeslerim ise öksürüğüm yüzünden yarım kaldı. Küf kokusu o kadar yoğundu ki nefes almamı zorlaştıryor, kokudan gözlerim yaşarıyordu...
Öksürerek gözlerimi bir karanlıktan, başka bir karanlığa açtım. Gözlerim karanlığa alışana kadar birkaç defa onları kırpıştırdım. Etrafı görebilmek için başımı yattığım yerden kaldırmaya çalıştım ama başıma giren acıyla olduğum yerde kalakaldım... Ağrıyan başımı ve sızlayan ensemi ovalamak için elimi hareket ettirmeye çalıştığımda bileklerimin arkadan bağlı olduğunu fark ettim. Ayaklarımı hareket ettirmek istediğimdeyse, ayaklarımında bileklerimle aynı kaderi paylaştığını fark ettim ve hüsranla gözlerimi geri kapadım.
Gözlerim kapalı ne yapacağımı düşünürken, yakınımdan, büyük ihtimalle karşımdan gelen tıkırtıyla gözlerimi geri açtım. Sesin geldiği yeri görebilmek için başımı kaldırabildiğim kadar kaldırdım. Etrafa görmeyen gözlerle korkarak baktım ama karanlıktan başka bir şey göremedim. Sonra yeniden bir tıkırtı oldu ve daha önce duymadığım garip bir ses o tıkırtıya eşlik etti. Titrek çıkan sesime lânet ettim ama yine de "kim var orada" diye sormayı başardım. Tıkırtı ve sesler ben konuşurken kesildi ama hemen akabinde geri başladı. Başımı koyduğum beton zeminden zorla kaldırdım ve sesin geldiği yere baktım. İlk başta bir şey göremedim ama daha dikkatli baktığımda bana doğru yaklaşan bir çift parlayan göz gördüm; obsidyeni andıran bir çift siyah yuvarlak göz...
Fareleri ilk fark ettiğimde ne yapacağımı bilemedim donup kaldım. Sersemliği üzerimden atıp kendime geldiğimdeyse geriye gitmeye, onlardan kaçmaya çalıştım ama iplerimi çok sıkı bağlamışlardı hareket edemedim. Birkaç defa daha elimdeki ve ayağımdaki ipleri çekiştirdim ama olmadı.
İplerden kurtulamayacağımı anladığım an, belki bu küçük yaratıklar korkup kaçar, belki de sesimi duyan olur diye avazım çıktığınca bağırdım, çığlık attım. Haklı da çıktım, sesimi duyan oldu ama yanlış kişi ya da kişiler duydu. Homurdanan adamın homurtusunu duymazdan geldim ve tekrar çığlık attım. Adam öfkeyle "kapa o ağzını, eğer yanına gelirsem o ağzını sikerim" diye bağırınca sesim dudaklarımda asılı kaldı. Adam oturduğu sandalyeyi yere devirerek ve söylenerek yerinden kalktı. Sesimi duyan kişinin ayak sesleri boş odada yankılandı. O ses içimdeki korku ateşine biraz daha odun attı ama cesur ol Güneş diye kendimi telkin ettim. Adım sesleri yan tarafımdan gelince, başımı o tarafa doğru zorlukla çevirdim ve karanlıkta görmeyen gözlerle boş boş sesin geldiği yere baktım. Karanlıktan başka bir şey göremiyordum ama yine de gözlerimi ses gelen yerden ayırmadım.
Ses gelen yerde bir kapı olduğunu ve kapının ortasında küçük dikdörtgen şeklinde bir gözetleme paneli olduğunu, panel açılınca ancak görebildim. Diğer taraftaki her kimse o küçük deliğin sürgüsünü sertçe açtı. Benimle konuşmadan önce bana aynı bir asalağa bakar gibi baktı. "Sakın bana o küçücük şeyden korktuğunu söyleme küçük sıçan! Kocaman kızsın, küçücük şeyden korkmaya utanmıyor musun? Çık, çık... Hem sen neden ondan korkuyorsun ki, sonuçta ikiniz de aynı cinssiniz!" Başıma sertçe vuran dazlak adam, kendi yaptığı iğrenç espiriye yine kendi güldü. Kahkahası bitince de, öfkeli bakışlarını bana çevirdi. Onun anlık duygu geçişleri içimdeki korkuyu daha da körükledi, korkudan geriye doğru gitmeye, kaçmaya çalıştım- üstelik tek korkup kaçan da ben değildim- adamın sesini duyan küçük yaratıklarda gerisin geri geldikleri deliğe kaçtılar...
Benimle alay eden adamın ne alaycı yüzüne, ne de kötü espirisine aldırış ettim ve "ne olur bırak beni! Ben o bahsettiğin adamı tanımıyorum! İnan bana onun kim olduğunu bile bilmiyorum..! Yanlış kişiyi kaçırdın! Yalvarırım bırak beni." Diye yalvardım.
Ama adama ne sözlerimin, ne de konuşurken gözümden süzülen gözyaşlarım tesir etti. Bunu bana tiksinerek bakan gözlerinde görebiliyordum. Sanki karşısında bir asalak varmış gibi iğrenerek bakıyordu bana.
"Senin onu tanıyıp tanımaman önemli değil küçük sıçan! Önemli olan onun sana yaptırdığı dövme! Eğer Kara'nın aradığı dövme, senin ensendeki dövmeyse yaşadın demektir, başına talih kuşu kondu! Yok eğer aradığı dövme o değilse... o zaman... ben yaşadım demektir!" Bunları söyledikten sonra küçük odayı dolduran ama benim midemi bulandıran iğrenç bir kahkaha attı, pislik.
Tiksintiğle onun yüzüne bakarken, bir an ne söylediğini anlayamadım. İma ettiği şeyi anladığımdaysa kanım dondu. Gururumu hiçe saydım ve beni serbest bırakması için ona yalvardım. Birkaç kuruş birikim yaptığım parayı beni serbest bırakması karşılığında ona vermeyi teklif ettiğimde, bana daha çok güldü pislik ve "sen benimle bir gece geçir, ben sana senin bana teklif ettiğin o paranın on katını vereyim," dedi. Adamın sözleri de en az yüzü kadar iğrençti. Boğazıma kadar yükselen safrayı zorla yuttum. Onun suratına tükürmeye çalıştım ama tükürüğüm yüzümün yan tarafına yere düştü. Ama bu hareketim onu sinirlendirmek yerine daha da neşelendirdi, kulaklarımı sağır eden kahkahalar attı. Ona iğrenerek baktım ama yüzsüz adam bakışlarıma aldırış etmedi. Yüzünden silmediği o iğrenç gülümsemeyle küçük deliği kapattı, beni farelerle ve karanlığımla baş başa bıraktı...
Eski dostum karanlık ve ben yine başbaşaydık. Korku. Yine aynı bildiğim korkuydu. Örümcek ağı gibiydi. Ben daha onun geldiğini anlayamadan tüm hücrelerimi sinsice sarmış, bu küçük odanın gözüme daha küçük, daha klostrofobik görünmesini sağlamıştı. Duvarlar karanlıkta üzerime üzerime geliyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Karanlık ve korku bu yolculukta bu defa yalnız değildi, bu yolculuklarında onlara farelerde yoldaşlık ediyordu...
O yaratıklarla ne yapacağım? Onlardan nasıl kurtulacağım? Ve en önemlisi, kendimi onlardan nasıl koruyacağım? Bu küçücük odada o yaratıklardan kaçmam biraz zor gibi ama! Eğer o pislikler ellerimi bağlamamış olsaydı belki bir şansım olurdu ama bu haldeyken tamamen savunmasızım. O adamdan ellerimi çözmesini istesem acaba ellerimi çözer mi? İşte şimdi gerçekten saçmalıyorum. Adam az önce küçük fareden - ki fare onun söylediği gibi hiçte küçük değildi- korkuyorum diye bana tiksinerek bakmıştı. O mu bana yardım edecek? Hiç sanmıyorum. Hem, eminim o pislik ellerimi çözmek için yine benden uygunsuz bir şey isterdi ve eğer onun teklifini kabul edersem ellerimi ancak öyle çözerdi. Yoksa hayatta çözmezdi o pislik...
Beni bağladıkları iplerden kurtulurum umuduyla ipleri çekiştirdim ama ipler bileklerimi kör bir bıçak gibi kesti. Şansımı bir defa da ayaklarımı bağladıkları iplerde denedim. Ayaklarımı her hareket ettirdiğimde, ellerimle ayaklarımı birbirine bağlayan ipler birbirini çekiştirdi, canım daha çok yandı...
Fare tekrar ortaya çıkacak korkusuyla gözümü kırpmadım, etrafı görmesem de, sürekli etrafı kolaçan ettim. İçimdeki korku ise tıpkı sekiz kollu bir canavar gibiydi, her saniye biraz daha beni ele geçiriyordu. Ama benim ne bu adamın eline, ne de o canavarın eline geçmek gibi bir niyetim vardı bu defa.
Bu yaşıma kadar ben hiçbir zaman çıt kırıldım biri olmadım, ya da yaşadığım hayat yüzünden olamadım. Ailem başımda olsaydı bu durum farklı olur muydu bilmiyorum ama hayat beni böyle harmanlamıştı. Ya da kader ayaklarımın üzerine daha sağlam basabileyim diye bana bu yazgıyı layık görmüştü. Hangisiydi hayatımı değiştiren bilmiyorum ama sonuçta beni ben yapan hayata başlama şeklimdi. Bundan şimdiye kadar hiç şikâyetçi olmadım.
Arada bir ailesiyle gördüğüm arkadaşlarıma imrendiğim, ailemin beni neden istemediğini düşündüğüm zamanlar oldu tâbi ama sonra, 'belki de bir ailem yoktur, belki annem beni evlilik dışı dünyaya getirmiştir, sonra da beni istemediğine karar vermiş ve çöp konteynerine atmıştır' diye sonuca bağlıyor, onu ve babamı düşünmemeye çalışıyordum. Çünkü yetimhanedeki günlerim yeterince zordu. O yüzden ne yalan söyleyeyim, ne beni istemeyen annemi, ne de babamı düşünmeye pek fırsatım oldu. Çocukluğumun çoğu, kızlardan ve bazı yardımcı abilerden kaçmakla geçti. Kızlar onlardan uzunum ve güzelim diye zorbalık yaptı, erkeklerse onların nefret ettiği sebeplerden dolayı ilgi duydu bana...
'Açma o eski defterleri, şu an onların sırası değil, şimdi daha önemli bir sorunumuz var,' diyen iç saçmalığım, bana öfkeyle baktı. Gözümü yakan yaşları geri göndermek için gözlerimi kırpıştırdım ama kapıya dayanmışlardı bir kere, onları göndermek çok zordu. 'Sen her zaman başının çaresine baktın kızım Güneş, elbet bundan da kurtulmanın bir yolunu bulacaksın,' diye telkin ettim kendimi ama o eski aciz günleri düşünmek, içimde kapandığını sandığım bir yarayı geri kanattı. Tekrar o eski aciz küçük Güneş olmak istemiyorum... Eski halimi hatırladıkça daha çok sinirlendim. Acizlikten çok sinirden gözümden yaşlar döküldü. Sinirim hem kendime, hem de vücuduma bu lanet dövmeleri kazıyan ve beni bir çöp gibi, çöp konteynerine atan annemeydi.
Bunların hepsi onun yüzündendi!
Eğer bana o lânet dövmeleri yapmasaydı, ben şimdi bu bilinmezliğin içinde bir başıma, kurbalık koyun gibi başıma gelecekleri bekliyor olmazdım...
Tıkırtıları tekrar başlayınca düşüncelerime son verdim ve ağlamaktan puslanan gözlerimi birkaç defa kırpıştırdım. Elimden geldiğince başımı yukarı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru baktım ve karanlığın içinde parlayan üç çift gözün üzerime doğru geldiğini fark ettim. Fareleri net bir şekilde ilk defa gördüğümde gözlerim korkudan kocaman açıldı. Fareler aramızdaki mesafeyi azaltınca, belki sesimi duyan olur, ya da ne bileyim belki fareler sesimden korkup kaçar diye çığlık attım, bağırdım, çağırdım ama ne sesimi duyan oldu, ne de fareler korkudan kaçtı.
Bana doğru yaklaşan farelerden kurtulma umuduyla tekrar çığlık attım ama onlar korkup kaçmak yerine, üzerime üzerime gelmeye devam etti. Fareler önce ayağıma, sonra da ayak beliğime tırmanıp çıktılar. İçlerinden biri iplerin bağlı olduğu yerin tam üzerinden ayak bileğimi ısırdı. Yaşadığım acı öyle yoğun, öyle dayanılmazdı ki, bağlı olduğum ipleri acımı hiçe sayarak can havliyle çekiştirdim. İpleri çekiştirdikçe kollarım acıdan yandı, omzum yerinden çıkmış gibi sızladı.
Farenin ısırdığı ayak bileğimdeki acının tarifi izahı yoktu, o yüzden de omzumdaki acıya aldırış etmedim ve var gücümle iplere asıldım, iplerden kurtulmaya çalıştım ama olmadı..! Farelerden bir diğeri bacağıma tırmandı ve pantolonumun üzerinden baldırımı ısırdı; avazım çıktığınca, sesim kısılana kadar bağırdım. Bağırmaktan boğazım ve göğsüm alev oldu yandı. Ama yine de 'yardım edin, ne olur kurtarın beni' demekten vazgeçmedim. Ama yine, ne sesimi duyan, ne de bir yardıma gelen oldu.
Her zamanki gibi, dedi içimdeki cılız başka bir ses. Her zamanki gibi...
Ve maalesef o da haklıydı.
Beni kapattıkları oda en fazla iki, bilemedin üç adımlıktı. Farelerden kurtulurum umuduyla sürünerek kapının yanına kadar geldiğimde fark ettim bunu. Kapıya ulaştığım an tüm gücüm tükendi. Sürünürken canım çok yandı, hele kollarımla bacaklarımdaki ağrı dayanılacak gibi değildi. Son bir gayretle kapının dibine süründüm ama bu yaptığım hareket tüm enerjimi tüketti. Başım beton zemine düşmeden önce düşünebildiğim son şey, gözlerimi kapatmamalıyımdı...
Gözlerimi karanlığa tekrar açtığımda, aradan ne kadar süre geçti, ya da ben orada ne kadar süre baygın kaldım bilmiyorum. Ama üzerine düştüğüm sağ kolum fena hâlde ağrıyor ve gittikçe hissizleşiyordu. Kolumun üzerindeki ağırlığı hafifletmek için diğer tarafıma doğru dönmeye çalıştım- el ve ayak bileklerim birbirine bağlıyken bu çok zordu- başaramadım. Sakinleşmek ve gücümü toplayabilmek için debelenmeyi kestim ve gözlerimi kapayarak sakinleşmeye çalıştım. Biraz olsun sakinleştiğimde gözlerimi tekrar açtım ve diğer tarafa dönmeye çalıştım ama yine olmadı. Bunu birkaç defa daha denedim ama yine de başaramadım.
Bir süre boş gözlerle karanlığa baktım sonra bir çare bulurum umuduyla ağrıyan başıma inat başımı yukarı kaldırdım ve bana doğru yaklaşan parlak gözleri gördüm. Bu defa onlardan kaçacak ne takatim, ne de mecalim vardı. O yüzden başımı yavaşça beton zemine geri koydum ve gözlerimi sıkıca yumdum. Acının çabuk geçmesi için de Allah dua ettim...
Karanlık ve nem kokan bu odada ne kadar kaldığımı bilmiyorum ama kaldığım süre boyunca öğrendiğim bir şey varsa o da, ne yaparsam yapayım, bu farelerden kurtulamadığım ve farelerin beni ısırmasına bir türlü mâni olamadığımdı, o yüzden bir süre sonra mücadele etmeyi bıraktım. Fareler her ortaya çıktığında gözlerimi sıkıca kapatıyor acının bir an önce bitmesini bekliyordum...
Farelerin ısırıklarına dayanamadığım anlarda iplere asıla bildiğim kadar asılıyor, yardım çığlıkları atıyordum ama kimseye sesimi duyuramıyordum. Kimse benim çığlıklarımı duymuyor, bana yardıma gelmiyordu. Kimsenin yardımıma gelmemesi yavaş yavaş umudumun tükenmesine neden oluyordu. Bacağımı ısıran fare bu kez diğerlerine göre canımı daha çok yakınca, bir kez daha şansımı denedim- gücüm artık ne kadar kaldıysa- "yardım edin" diye bağırdım. Devamlı bağırmaktan boğazım tahriş olmuştu sesimin bu odanın dışına çıktığına bile emin değildim ama yine de "ne olur bana yardım edin! Yardım edecek kimse yok mu?! Lütfen kurtarın beni!" Diye hem ağladım, hem de bağırdım. Sesimi bu kez ben bile zor duymuştum başkası nasıl duyacaksa artık?! Bağırırken sesim kısıldı, ağlaya ağlaya gözümde yaş kalmadı ama yine de şansımı denedim...
🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀
İstenmeyen çocuk olmak ne zormuş Allah'ım... Neden beni hiç istemedin anne! Eğer beni biraz olsun sevip isteseydin böyle mi olurdu benim hayatım? Olmazdı değil mi? Beni sevseydin beni arardın. Nerede olduğumu merak ederdin, değil mi..?
Ne saçmalıyorum ben yine? Eğer o kadın beni merak edecek bir anne olsaydı, beni küçük yaşta bir başıma bırakmazdı...
🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀
Acaba! Acaba işe gitmediğim için Leman Hanım bana ne olduğunu merak eder, polise gider mi? Hıh, hiç sanmıyorum. O kadının yaptığı işten bir menfaati yoksa kılını kıpırdattığını kim görmüş..?
🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀🐀
Yorgunluktan ve acıdan bayılmadığım anlarda ağlıyor, bolca da beni bırakan annemle iç hesaplaşması yaşıyordum. Ve sesim kısılana kadar bağırıyordum. Belki saatlerce bağırıyor, feryat figan ağlıyordum ama sesimi şu siyah gözlü canavarlardan başka kimseye duyuramıyordum. Onların yine bana doğru geldiğini görünce ayaklarımı kendime doğru çekebildiğim kadar çektim ve acının çabucak geçmesi için Allah'a dua ettim...
O küçük canavarlar bacağımın üzerine çıkıp, tekrar bacağımı ısırdığında, bacağımda hissettiğim yanma hissi ile dudaklarımdan küçük bir ah nidası kaçtı bu defa. Fareler beni o kadar çok ısırıyordu ki, bir süre sonra vücudum o ısırıklara tepki vermez oldu. Isırıklar vücudumda tuhaf bir uyuşukluğa neden oluyor, ısırdıkları yerler eskisi kadar acımıyor, sadece hafif bir yanma hissi oluyordu...
Odanın kapısı ani bir gürültüyle açılınca üzerimdeki küçük canavarlar geldiği gibi deliklerine hızla kaçtılar. Korkudan kocaman açılmış gözlerim içeri dolan ani ışıkla geri kapandı. Adam kanımı donduran ses tonuyla "aç gözlerini" diye bana bağırınca, sahibinden emrini alan çaresiz bir köle gibi gözlerimi anında geri açtım. Yüzünde yarası olan, dazlak adam, üzerime doğru gelince ben de gayri ihtiyari geriye gitmeye çalıştım ama olmadı. Adam ne beni, ne de geriye kaçma çabamı, ne de gözümden akan yaşları umursadı. İki koca adımda yanıma geldi ve önümde tek dizinin üzerine çöktü. Korkudan kocaman olmuş gözlerime bakarken yüzünde sadisçe bir gülümseme belirdi.
O kadar hızlı elini saçıma doladı ki, ben daha ne olduğunu anlayamadan saç diplerim alev aldı. "bırak beni" diye çığlık attım. Ama o, canımın yanmasına aldırış etmedi. Saçımdan çeke çeke beni oturur pozisyona getirdi. Eline doladığı saçımdan çekerek aramızda iki üç santimlik mesafe kalana kadar beni kendine doğru çekti. Aramızda az bir mesafe kalınca, yüzünü ekşiterek bana baktı.
"Ensendeki o dövmeyi nerede ve kime yaptırdın?"
Konuşmak, ona avazım çıktığınca "sanane" diye bağırmak istedim ama korkudan sesim çıkmadı. Ben konuşmayınca daha doğrusu konuşamayınca adam saçıma daha çok asıldı ve "konuşsana" diye bağırdı. Canım yandı saç diplerim alev aldı ama ben konuşmadım. Daha doğrusu konuşamadım, konuşmayı denedim ama sesim çıkmadı. Sanki sesim ve kelimelerim beni terk etmiş, beni acizliğimle başbaşa bırakmıştı.
Saçımı ondan kurtarmaya, geri geri gitmeye çalıştım ama bu yaptığım hareket beni ondan kurtarmak yerine canımın daha çok yanmasına neden oldu. Ondan kurtulmaya çalıştığım, debelendiğim için adam daha da sinirlendi, sinirden burnunun delikleri büyüdü ve eline doladığı saçımı bıraktığı gibi yüzüme tokat attı...
Yediğim tokattan dolayı başım yana savruldu, yere geri düştüm, başımı beton zemine çarptım. Alnımdan gözüme doğru akan ılık kan gözlerimi kapatmama, acıyla inlememe neden oldu. Ama adam yaraladığım hâlde durduramadı, aksine iyice sinirlendi, öfkeyle ayağa kalktı ve karnıma tüm gücüyle tekme attı. Karnımda hissettiğim ağrı o kadar yoğun ve acı vericiydi ki gözlerim yaşadığım acıyla kocaman oldu, bir an nefes anlamadım. Nefes almayı başardığımda artık çıkmaz dediğim sesimden bir feryat, bir ağıt döküldü.
Ama adam yine de durmadı. Ardı ardına karnıma ve sırtıma tekmeler attı. Attığı son tekme kaburgamda tarifsiz bir acıya neden olunca dayanamadım ve "dur... yapma! Ne olur vurma!" Dedim.
Adam garip şekilde çıkmayan cılız sesimi duydu ve bana tekme atmayı bıraktı; tek dizinin üzerine çöküp saçımı tekrar eline doladı. Canımın acısına, gözyaşlarıma aldırmadan saçımdan çekerek başımı yukarı kaldırdı ve onunla göz göze gelmemi sağladı. "Sana bu soruyu bir kere soracağım küçük sıçan ve sen de bana doğru cevabı vereceksin! Eğer bana yalan söylemeye kalkarsan...senin yalanını bir şekilde öğrenirim ve seni buna pişman ederim! Hem de öyle bir pişman ederim ki karışıma geçip öldür beni diye bana yalvarırsın ama... ben seni yine de öldürmem! Anladın mı?" Başımı belli belirsiz tamam anlamında salladığımda adam sözlerine devam etti.
"Bu dövmeyi nerede ve kime yaptırdın?"
"Köprü altında! Köprü altında yaptırdım ama dövmecinin adını hatırlamıyorum" diye yalan söyledim bir çırpıda. Adam ağza alınmayacak küfürler savurarak başımı arkamdaki duvara vurdu. Bilincim kapanmadan önce adamın "Hasan bıçağı getir" diye bağırdığını duydum...