-Beyaz Yazmanın Altında-

1329 Words
Üstümdeki beyaz elbiseye baktım. Kollarının uzunluğu ellerimi kapatacak kadar uzundu. Etekleri düz bir şekilde bileğime kadar geliyordu. Dünkü kıyafet bana küçük gelmişti ama bu elbise üzerime göre dikilmişti. Saçlarımı düz bir şekilde salık bırakmıştım. Göz altlarım morarmıştı ve kapatıcılarla gizlenmeye çalışılmıştı ama irislerimdeki kırmızılık hâlâ mutsuzluğumu belli ediyordu. Nefesim yine daraldı. Gözlerimi kapadım. Şu an keman çalmayı o kadar çok istiyordum ki… Tellerinden çıkan her nota sanki acımı dindirecekmiş gibi geliyordu. Annemi özledim, babamı özledim. Bugün geleceklerini söylemişti Faik. O kadar istiyordum ki onları görmeyi… Şu elbiseyi sırf bunun için giydim. Kapı çalındı. Bakışlarımı kapıya çevirdim ama ses etmedim. Kapı kendiliğinden açıldı — daha doğrusu Gülsüm açtı. “Geldiler.” dedi sessizce. “Gelsene.” dedim zorla. Şaşırdı, yüzüme baktı. Kapıyı kapattı ve bana iki adım attı. “Beni niye bıraktınız demeyeceğim çünkü iyi ki bırakmışsınız. Ama neden bu yola soktunuz beni?” “B–ben böyle olsun istemedim.” “Sana bir soru sordum!” dedim, bağırmamak için kendimi zorlayarak. Saçları sarıydı belki ama çokça ak düşmüş olduğu için belli olmuyordu. Başında acı kahve bir başörtüsü vardı; uçlarında çınar yaprağı işlemeleri… Üzerinde koyu kahverengi bir elbise vardı. Boyu kısaydı. Faik uzundu ama o ondan çok daha kısaydı. “Bak kızım–” “Bana kızım deme! Anlat şu işi. Onlar senin evlatların da ben–” dedim ama son anda sustum. Değildim ki… Öyle olmayı istemiyordum zaten ama merhametine dokunurum diye huyundan gitmek istedim. “Bak, annem babam bensiz yaşayamaz, ben de onlarsız. Benim bir hayatım var. Sizler kendi canınızı kurtarmak için yaptınız ama beni öldürüyorsunuz, görmüyor musunuz? Bak, altı çocuk büyütmüşsün. İçinde bir yerde merhamet vardır diye düşünüyorum. Ben de bir annenin kızıyım. Onlar da benim üzülmemi istemez. Bugün gelecekler ve ben onlarla gitmek istiyorum. Yardım et bana, ne olur.” dedim. Yalvarıyordum, resmen diz çökmeden yalvarıyordum ama başka çarem yoktu. Gülsüm başını öyle eğmişti ki sürekli kambur bir duruşu vardı. “Seni bırakmak istemedim ama Faik Ağa dinlemedi. Dinlemez beni yani–” “Ben bunları duymak istemiyorum. Seni dövse de sövse de, hatta öldürmekle tehdit etse de eğer içinde az da olsa annelik duygusu olsaydı, bırakmazdın. Yani bana yapacağın hiçbir açıklamanın önemi yok. Biriyle mi konuşuyorsun ya da… bir yol, bir şey…” dedim, ellerimi iki yana açarak çaresizce. “Benim annemlerle birlikte gitmemi sağla, yalvarırım sana. Bir kere insanlık et be!” Gülsüm’ün gözleri doldu ama gram acımadım. Öyle nefret ediyordum ki ondan… Gram bir bağ hissetmiyordum aramızda. “Yapamam.” “Siktir git o zaman! Geliyorum!” dedim sinirle. Bunu ben mi demiştim? Annem duysa nasıl kızardı bana… Büyüğüme böyle konuştuğumu duysa iki gün konuşmazdı benimle ama artık hiçbir şeyi umursuyor muydum? Hayır. Gülsüm omuzları titreyerek odadan çıktı. Aynaya baktım. Bugün iki serum almıştım. Yemek yemediğim ve üzüntüden bayıldığım için… Biraz daha iyiydim ama hâlâ hiçbir şey yememiştim. “Off!” dedim yere bakarak. “Tamam… Bu yolda teksem güçlü olmam lazım, öyle değil mi?” dedim ve dikleştim. Hâlâ soyadım Karaca kalacaktı, bu iyi bir şeydi. Kaçarsam bir gün boşanmakla uğraşmayacaktım mesela. Dul kadın gibi görünmeyecektim; kimse evlilik yaptığımı bilemeyecekti — zaten yapmayacaktım ki. Her şey benim için geçersiz olacaktı. Hâlâ şansım vardı. Bu olay gizli kalırsa kurtulurdum, kariyerim de etkilenmezdi. Berkay’ın haberi var mıydı acaba? Anneme sorabilir miydim o sırada? Çok dövmüşler miydi, sağlığı nasıldı? Delirmemek için kendimi tutuyordum. Kafam o kadar çok soruyla doluydu ki… Daha fazla beklemenin bir anlamı yoktu. Odamdan çıktım, taş kolonlara tutunarak aşağı indim. Odamdan çıkınca doğrudan avlu görünüyordu zaten. Bahçede kalabalık vardı, siyah renkler hâkimdi. O sırada görüş alanımın bulanıklaştığını fark ettim. Merdivenleri inerken sadece yere bakıyordum. Son basamakta başımı kaldırdım. Önce Faik ve köpekleriyle, sonra Cesur’la göz göze geldim. Simsiyah giyinmişti, dünkü gibi. Bir katil gibi görünüyordu gözüme. Belki iyi biridir, ha Müge? Eğer derdini anlatırsan seni bırakır. Herkes bu insanlar gibi kötü olmak zorunda değil… Sonra birkaç kişiyi daha fark ettim. Üç kız yan yana oturmuştu. Birinin saçları kestaneydi. Başında mürdüm rengi bir başörtüsü vardı; kafasının yarısına kadar örtülmüştü. Diğerlerinin başörtüleri açık yeşil ve turuncu renkteydi. En küçükleriyle göz göze geldim. Küçük olduğundan emin değildim ama yüzü minyondu. Kaşları kara, kirpikleri uzundu. Farklıydık. Kardeşlerim olduğunu düşündüm. Üç kız kardeş… İğrençti. Turuncu başörtülünün yanında üç adam yan yanaydı. Koyu renk takım elbiseler giymişlerdi, kravatları yoktu. Dağ kaçkını gibiydiler. Kocaları olmalıydı. “Gel kızım.” Faik’in iğrenç sesi düşüncelerimi böldü. Yüzsüzce gülümsüyordu. “Hoca gelmek üzere. Geç, otur müstakbel kocanın yanına.” Şaka mıydı bu? Cidden deli miydiler, yoksa ben mi çok farklıydım bunlardan? Adım attım. Cesur’la aramızda üç metre kadar vardı. Cesur’un annesi Hüma, kardeşi Zeynep ve erkek kardeşi Yağız… Şimdilik yalnızca bu kadarını biliyordum. Ha, bir de Halil amcası ve Lale yengesi vardı. Ben çekirdek bir ailede büyümüştüm ve bu kadar kalabalığın ismini tutmak zordu. Gereğide yoktu zaten. Hava ağırlaşmıştı. Güneş çoktan çekilmiş, taş duvarların arasına akşamın turuncu ışığı sinmişti. Avlunun her köşesinden uğultular geliyordu; fısıldaşmalar, tespih sesleri, dua mırıltıları… Sanki herkes bir törene değil, bir infaza hazırlanıyordu. Benim infazıma... “Esselamünaleyküm,” dedi Faik’in sesi. Kalın, buyurgan, insanın içini ezen bir ses tonuydu bu. Kalabalık hep bir ağızdan, “Ve aleykümselam,” diye karşılık verdi. Benimse dilim damağıma yapıştı, hiçbir şey diyemedim. Cesur sessizce yerini aldı. Tek kelime etmedi, sadece başını hafifçe eğdi. Ben de ardından yürüdüm. Taş zeminde yankılanan ayakkabı seslerim bana ait değilmiş gibi geliyordu. Cesur’un yanına oturdum, ama aramızda bir kişi sığacak kadar boşluk bıraktım. O kadar yakındık ki nefesini duyabilirdim, ama o kadar uzaktık ki başka bir dünyadaydı sanki. Bir anda, başımın üzerinde bir şey hissedince irkildim. İnce bir kumaş alnıma değdi. Başımı kaldırdım. Gülsüm’dü. Elinde beyaz bir yazma vardı, sessizce başıma örttü. Gözlerimin içine bile bakmadı. Kumaşın serinliği alnımdan boynuma süzülürken içimden bir ürperti geçti. Başımı hemen öne eğdim, yüzümü sakladım. Bir kez daha boğulmuş gibi hissettim. Bugün abdest alırken de aynı hissi yaşamıştım. Ellerimi, yüzümü yıkarken her damlada içimden aynı dua geçmişti: “Allah’ım, ne olur, kurtulmam için bir yol göster.” Ama belli ki bu evde, o dualar bile duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Konuşmalar başladı. Faik’in gür sesi yine ortalığı doldurdu; gelen misafirlere kuru bir nezaketle sözler söylüyor, herkes sırayla başıyla onaylıyordu. Kadınlar tepsiler taşıyor, kahveler dağıtılıyor, fincanların birbirine çarpan ince sesi bile içimi tırmalıyordu. Ben sadece dinledim. Sanki o seslerin arasından kendi hayatımın kalıntılarını ayıklıyormuşum gibi. Bir ara Hüma Hanım konuştu, tok ve kendinden emin bir sesle: “Allah tamamına erdirsin, hayırlı uğurlu olsun inşallah.” Kadınların dudakları aynı anda kıpırdadı, “Âmin,” dediler. O kelime bile içimi yaktı. Tamamına ermek ne demekti? Benim için hiçbir şey tamamlanmıyordu, her şey yarım kalıyordu. Sonra karşımdaki kadınlara dikkat ettim. Üçü yan yana oturmaktaudı hala. Beni süzüyordu hepsi. Başında mürdüm rengi bir başörtü olanın, saçlarının kenarından birkaç tel görünüyordu. Adının Fatma olduğunu duydum. Ortadaki kadın açık yeşil bir başörtüsü — sesi diğerlerinden daha yumuşaktı. Onun adı Şule’ydi. En küçük olan turuncu başörtülü- adını en son duydum: Rojda. Kardeşlerim… O kelimeyi içimden geçirdim ama dudaklarımdan dökülmedi. Kardeşlik kelimesi, şu an bana hakaret gibi geliyordu. Birbirlerine benzeyen yüzlerini izledim. Aynı kan, ama hiç tanımadığım insanlar. Benden saklanan, benden çalınan bir hayatın sessiz tanıklarıydılar. Gözümü biraz öteye kaydırdım. Üç erkek yan yana oturuyordu — koyu renk takım elbiseleri içinde kasvetli, rahatsız edici bir sessizlikle. Erdinç, Fırat, Emirhan. Yüzlerini duymama bile gerek kalmadan öğrendim. Her biri farklı bir küstahlık taşıyordu bakışında. Biri dudaklarını büzmüş küçümseyici bir gülümsemeyle bakıyor, diğeri kollarını göğsünde kavuşturmuş, diğeri göz ucuyla beni süzüyordu. İçimden bir şey koptu. Bu evde herkes birbirine benziyordu. Hepsinin gözlerinde aynı soğukluk, aynı üstünlük… Ve ben o buzun ortasında nefes almaya çalışan tek canlı gibiydim. Avlunun ışıkları yandı. Kandillerin alevleri taş duvarlara yumuşak sarı halkalar çizdi. Bir dua sesi yükseldi, sonra bir başka ses… Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sadece kendi iç sesimi duyuyordum: “Bu gece bitecek. Bir yol bulacaksın Müge. Ne olursa olsun…” Cesur’un sessiz nefesini duydum o anda. Başını hafifçe öne eğmişti, eli dizinde, yüzü gölgelerin içinde kalmıştı. Belki o da sıkılmıştı, belki umursamıyordu. Ama bana bakmadı. Sanki ben burada hiç yokmuşum gibi… Ve ben, başımdaki beyaz yazmanın altında, bu insanların arasında, kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissettim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD