-Kabus-

1157 Words
Karşımdaki adamın bakışları zifir karanlıktı. Bana öyle bir bakıyordu ki, sanki bir suç işlemişim de cezamı o bakışlarla kesiyordu. Kahveyi önüne bıraktıktan sonra iki adım geriye çekildim.Ellerim titriyordu ama belli etmemeye çalıştım. Nereye oturacağımı bilmiyordum. “Kızım, kayınvalidenin yanına otur istersen.” dedi Faik. O sesi duymak bile içimi kaldırdı. Allah’ım... şu an ağlamak istiyordum ama ağlamamak için bütün gücümü topladım. Ayakta kaldım, hiçbir yere oturmadım. Ben neyin içindeydim? Ne yaşıyordum? Daha dün sabah, evimizde kahvaltı yapmıştık. Babam saçlarımı öpmüştü. Annem sarılmış, “Müge’cim” demişti. Ben… sevdiğim adamla el eleydim. Ama şimdi… Bu evde, bu insanların arasında, ait olmadığım bir dünyanın ortasında nefes alamıyordum. Boğuluyordum. Her şey bir kâbus gibiydi. Sanki birazdan annem gelip saçlarımı okşayacak ve “Uyan kızım, rüya gördün.” diyecekti. Tam o anda, bir ses bütün düşüncelerimi paramparça etti. “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?” Adamın sesi… soğuk ve tok. Tenim ürperdi. Dişlerini sıktığını, çenesindeki kasın gerilmesinden anladım. “Ne dalgası, Cesur Ağa’m?” dedi Faik, alay eder gibi. Gözlerimi kapadım. Mide boştu, ama iştahım bir o kadar yoktu. Kusacak gibiydim. “Ben sana dedim ki kızlarından birini istiyorum,” dedi Cesur. Sesi tehdit gibi, kelimeleri ağırdı. Göz ucuyla Faik’e baktım. Kollarını koltuğun kenarlarına dayamış, karşısındaki adama küçümseyici bir bakışla bakıyordu. “Tamam işte,” dedi sakince. “Sözümü tuttum. Müge…” Adımı söylediğinde içim çekildi.Kulağımda yankılandı o ses.İsmimden bile tiksinmek istemedim… gözlerimi ondan kaçırdım. Kendimi bir şeye tutunmak istedim ama bu odada tutunacak hiçbir şey yoktu. Ne bir umut, ne bir çıkış. Sadece bakışlarının ağırlığı… Ve içimde büyüyen o keskin, yakıcı korku. “Kızım olur.” O iki kelime, boğazıma bıçak gibi saplandı.Gözlerimi sımsıkı kapadım, elimdeki tepsiyi parmaklarımla öyle sıkıyordum ki, avuç içlerim titredi. ‘Kızım’... O kelimeyi ağzına alacak en son kişiydi o. Adam bile değildi. Bu insanlar... insan bile değildi! Öfke midemde kaynayan bir zehir gibi yayıldı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sanki kaburgalarımın arasına sığamıyordu. “Çocuk mu var karşında senin?!” dedi Cesur, sesi tok, sert ve alayla karışık bir öfkeyle. Kelimeleri odada yankılandı, sanki taş duvarlar bile ürperdi. O an fark ettim. Cesur gençti ,otuz yaşlarında ya var ya yok ama Faik’le konuşurken sesindeki ton, iki düşmanın birbirini tarttığı bir eski arkadaş gibiydi. ‘Ağa’ denilen bu adamlarda dostluk diye bir şey yoktu. Her cümlelerinin altında başka bir hesap, her bakışlarında gizli bir bıçak vardı. Ve ben, o hesapların tam ortasında kalmıştım. “Müge benim kızım.” dedi Faik, sanki az önce söylemediği bir yalan kalmış gibi, dudaklarının kenarında sinsice bir gülümseme belirdi. “Şimdiye kadar gizli tuttuk, bilmemen normal. Evlatlık vermiştim ama… malum durumlar, onu yeniden ailesinin yanına getirdi.” Bir anda içimden bir çığlık koptu ama dışarı çıkamadı. Şerefsiz! Kelime beynimde yankılandı, dudaklarımdan dökülmeden ciğerimi yaktı. Artık konuşacak hâlim yoktu.Bu iğrenç insanlar, beni bir çöp gibi atıp şimdi “kızım” diyorlardı. Yüzleri utanmaz, kalpleri taş gibiydi. Benimle dalga geçiyorlardı, hem de herkesin içinde.Ama ben asla o kelimenin altına girmeyecektim.Asla o adama ‘baba’ dedirtmeyecektim kendime. Asla! “Nereden bileceğim lan ben senin kızın mı, değil mi?” Cesur’un sesi o an salonun havasını yine kesti. Bu adam konuştukça benim içimi neden korku salıyordu? Ve ben bu adamın karısı olacaktım. Düşünme Müge şimdi değil. Yoksa kaybedersin kendini düşünme bunu... Sertti, öfkeliydi, ama içinde bir tuhaflık vardı... inanmıyordu, emin değildi. Bende aynen öyleydim. Faik başını biraz geriye atıp yapmacık bir kahkaha attı. “Haklısın Ağa’m,” dedi, gözlerinde kurnaz bir pırıltıyla.“Ama merak etme, DNA test sonuçları yakında gelir. Biz buradayız, evimiz yurdumuz belli.Sonuçlara bakarsın. Ha eğer bana güvenmiyorsan, sen de bir test yaptırırsın.” O an Cesur suskunlaştı. Hiçbir şey demedi. Sadece gözlerini Faik’ten ayırmadan nefes aldı. Ama ben fark ettim; solundaki adamın yumruk yaptığı ellerini, dizlerinin üstünde titreyen parmaklarını. Faik’e bakarken içinde öfke kabarıyordu.Yüzündeki damarlar belirginleşmişti ama o da, diğerleri gibi susuyordu. Faik’in o rahat, gevşek hali içimi daha da daralttı. Yanındaki kadın ....Gülsüm.Adı bile ağzıma almak istemediğim bir şeydi artık. Bir köpek gibi sessizdi, başını eğmiş, gözleri yerde, sanki sahibinden emir bekler gibiydi. Anneymiş… Bir anne nasıl bu kadar sessiz kalabilirdi? Bir anne, çocuğuna yapılan böylesine bir oyunda nasıl başını eğip oturabilirdi? Ve o üç adam…Sözde kardeşlerim.Faik’in biraz arkasında oturuyorlardı, taş gibi, duygusuz. Ne bir bakış, ne bir söz. Hiçbiri bana “kardeş” demeyecek kadar donuktu.Kardeşlik onlara uzak bir kelimeydi ...belki hiç öğrenmemişlerdi. Bir an nefesim daraldı. Göğsümde bir ağırlık, boğazımda düğüm. Ben nereye düştüm? Kaç kere sormuştum bu soruyu kendime? Her defasında bir cevap bulamamıştım. Belki hâlâ bir rüyadaydım. Belki bu bir kabustu. Anneme yalvardım içimden. “Ne olur uyandır beni anne. Ne olur.” Ama gerçek, bedenimden bağıra bağıra konuşuyordu. Açtım. İştahım yoktu ama midem kazınıyordu. Bacaklarımda güç kalmamıştı. Ve her zayıf nefes alışım, bunun bir rüya değil, gerçek olduğunu acımasızca hatırlatıyordu. “Ne oldu Cesur Ağa, beğenmedin mi kızımı yoksa? Valla kızım dünya güzeli, boylu poslu.” Sözler odaya yayılır yayılmaz gözlerimi karşısındaki adama diktim. İçimde bir şeyler koptu; öfkeyle üstüne atlamak için kendimi zor tuttum. Beni zorla giydirmişlerdi, hayatım boyunca kimse zorla bir şeye sokmamıştı; buna inat, direnmeyi seçmiştim. Oysa o adam ...o aşağılık... yine gelip saçlarıma yapışmıştı. Annem ve babam bana asla böyle dokunmazdı; bu, hayatımda uğradığım ilk aşağılık, ilk acılı temas olmuştu. Kulağımda hâlâ aynı tehdit yankılanıyordu: “Yapmazsan, Allah’ıma kitabıma yemin ederim, aileni gebertirim…” O sözler beynime kazınmıştı; her tekrarında ciğerlerim daha da daralıyordu. Ailem vardı; bunu inkâr etmek mümkün değildi; ama şimdi o aile, benim hayatımı böyle bir rezaletin içine sürüklemişti. “Cesur Ağa…” Faik’in sesi daha ciddi, daha sert bir nüansla düştü ortaya. Hâla bir cevap yoktu; sanırım Cesur şaşkınlığın, tedirginliğin ve içeride yaşadığı bir şeyin ağırlığıyla susuyor, sözcükleri ağırlıkla tartıyordu. “Benim oğlum Sefer bir hata etti,” dedi Faik, söze gergin bir savunma tınısı ekleyerek. “Özür diledik; ama biliyorsun töreyle öyle kolay geçiştirmezsin. Kanımdan bir kız istedin, ben de sana getirdim. Amacın belliydi ama bizde aptal değiliz şükür.” Sözlerini söylerken yüzündeki rahatsız edici rahatlığı izledim; her cümlesiyle beni bir şey daha aşağı çekiyordu. İçimde bir refleks gibi “aptalsın" diye bağırmak, isyan etmek istediğim anlar oldu ama boğazım düğümlendi. “Benim kızlarımın eşleri onlardan boşanmaz, kabul etmezlerdi,” diye devam etti Faik, sesi bir o kadar soğuk, bir o kadar hesaplardı. “Ve onları üstüme sürmeyi düşündün ama hesap etmediğin bir şey vardı…” dedi ve gözleriyle doğrudan beni işaret etti. İşte o an, tüm içimdeki iğrenme, tüm bedenimde biriken onursuzluk dalgası yüzüme yayıldı; midem kaldırdı. “Bana bakma lanet olası, midemi kaldırıyorsun,” diye düşündüm içimden, ama sesim çıkmadı. “O zaman kahve soğudu, içemeyecek misin?” Faik cümleyi bir şaka gibi bitirdi; salonun ortasında, bu küçük ritüeli bile imayla örmüştü. Cesur’un yanındaki kadın; anne olduğunu tahmin ettiğim... oğlunun koluna dokundu. Siyah saçlarının üstünde koyu yeşil bir başörtüsü vardı; uzun elbisesinin rengi de aynı tonlardandı. Dokunuşu kısa, korkak; bir anne mi yoksa emrinden çıkmayan bir vekil mi, kestirmek zordu. Cesur annesine baktı, ardından önündeki kahveyi eline aldı. Bir yudum aldı; o hareketini izledim, gözlerim istemsiz yere indi. Bayılacak gibi oldum. Kesinlikle bayılacaktım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD