-Kız İsteme-

1201 Words
Avcıoğlu Aşireti, Akça Aşireti Konağı’nın önüne arabaları sıraladı. Komşular pencerelerden başlarını uzatmış, meraklı gözlerle gelenleri izliyorlardı. En öndeki aracın arka kapısı açıldı. Yağız ve abisi Cesur indi. Arkadaki araçlardan Cesur’un annesi Hüma Hanım, kardeşi Zeynep; hemen ardından amcası Halil’in eşi Lale ve iki kızı dışarı çıktı. Görünürde sıradan bir “isteme” ziyaretiydi sakin, kontrollü. Kadınlar, ellerinde çikolata ve çiçeklerle kapının önünde durdular. Hüma Hanım, elindeki çikolata kutusunu oğluna uzattı. Kutunun ağırlığı normal değildi. Kırmızı saten kaplı o kutunun içinde silah vardı. Cesur’un parmakları kutuyu kavradığında ne nefesi değişti, ne bakışı kaydı. Sanki elindeki şey sıradan bir armağandı. Etraflarında korumalar belirginleşmişti. Cesur göz ucuyla çevreyi taradı; mesafeleri, konumları, el duruşlarını aklında tek tek işaretledi. “Hangisini isteyeceğiz, haber vermediler mi?” diye sordu Hüma Hanım, sesi neredeyse fısıltıydı. “Hayır.” dedi Cesur, sakin, kararlı bir tonda. “Karar veremediklerini tahmin ettim.” Belki içeride bir kız isteme telaşı değil, bambaşka bir hazırlık vardı. O da kendi hazırlığını yapmıştı. Kapının tokmağı çalındı. Tok ses, avlunun taş duvarlarında yankılandı. Sokağın köşesindeki çocuklar duvar diplerine sinip sessizce izlemeye başladı. Büyük tahta kapı gıcırdayarak açıldı. Bir koruma başını eğdi, kenara çekilip yol verdi. Avlunun öbür ucunda Faik Ağa dikiliyordu. Sağında solunda oğulları; elleri önlerinde bağlı, başları dik, bakışları soğuktu. “Hoş gelmişsiniz!” Faik’in keyifli sesi avluda yankılandı. Cesur’un içindeki tetikteki gerilim bir an daha keskinleşti. Kaşları oynamadı, yüzüne tek bir duygu yerleşmedi. Sadece başını hafifçe eğip çevreyi ölçtü: korumalar ellerini önlerinde kenetlemişti, silaha uzanan yoktu. Cesur bir adım attı ileriye. Her adımı ölçülüydü, her hareketi sükunetle kesilmişti. “Hoş bulduk,” dedi sonunda. Sesi tok, buyurgandı. Ne bir tebessüm, ne bir gerilim ifadesi ...yalnızca sükunetin içinde gizlenmiş tetikte bir ağırlık vardı. “Buyurun, içeri geçelim.” Cesur, Faik Ağanın davetkar sesiyle bir an durdu. Gözleri kısa bir an annesi Hüma Hanımın gözleriyle buluştu. Aralarında söze dökülmemiş bir anlaşma vardı: ne olursa olsun, sükunet korunacaktı. Sonra aynı dinginlikle başını hafifçe eğdi ve avlunun taş zemininden geçerek içeri adım attı. Salon, Mardin’in eski taş konaklarının o görkemli asaletiyle doluydu. Geniş kemerli bir tavanın altında, duvarlar açık bej renkli kesme taştan yapılmıştı. Taşın yüzeyine, ustaların elinden çıkma oyma desenler işlenmişti; her biri sanki geçmişin bir hikayesini anlatıyor, odanın içindeki havaya köklü bir ağırlık yayıyordu. Duvarın bir kısmı nişlerle bölünmüştü, nişlerin içinde el işlemeli bakır ibrikler, eski gümüş tabaklar, renkli cam kandiller sergileniyordu. Hepsi antika değerindeydi. Yerde kalın, koyu kırmızı bir halı seriliydi; halının desenleri Şırnak dokumasını andırıyordu. Salonun ortasında karşılıklı yerleştirilmiş büyük, altın işlemeli koltuk takımı duruyordu. Sırt kısımlarında işlemeler, kenarlarında kabartma motifler vardı. Kumaşları ağır kadifeden, derin zümrüt tonundaydı. Tavanın ortasında sarkan kristal avize, duvarlardaki oyma taş yüzeyine vurdukça ışık gölgeleri dans ediyordu. Cesur ağır adımlarla ilerledi. Elindeki çikolata kutusunu diz hizasında tutarken, içindeki silahı sessizce, neredeyse görünmez bir hareketle aldı. Parmakları metalin soğukluğuna alışkındı; ne nefesi değişti, ne bakışında bir kıpırdanma oldu. Bu sahneyi yalnızca birkaç hizmetli kadın gördü ama Cesur’un umurunda değildi. Silahı beline soktu, sonra çikolata kutusunu kenarda bekleyen bir çalışana uzatıp sessizce geçti. Gözleri çevreyi ölçüyordu. Her yüz, her kıpırdanış dikkatindeydi; ama yüzündeki kaslar taş gibiydi .... ne mimik vardı, ne gerilim göstergesi. Arkasında Hüma Hanım aynı zarafetle yürüyordu, omuzları dik, adımları ölçülüydü. Yağız ve Zeynep sessizce onları izliyordu. Ev sahipleri koltuklara yönelince, Cesur annesine kısa bir baş hareketiyle oturmasını işaret etti. Hüma Hanım zarifçe oturdu, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Cesur onun sağına, Yağız soluna geçti. Lale Hanım ve çocuklar karşı tarafa yerleşti. Lale’nin bakışları keskin, dudakları ince bir çizgi hâlindeydi. Gözlerinde bastırılmış bir öfke, içinden taşan bir merak vardı: Bu aileden kimin kanı dökülecek? Ama ortamda bir tuhaflık hissediliyordu. Bunu herkes fark etti. Faik Ağanın damatları ortalıkta yoktu; kızları da. Kalabalık olması gereken salon alışılmadık şekilde sessizdi. “Eee, nasılsınız, iyi misiniz?” diye söze girdi Faik. Hüma Hanım dikleşti. Dudaklarında zorlama bir tebessüm belirdi; gözleri buz gibiydi. “İyiyiz,” dedi. “Sizler nasılsınız?” “Vallahi çok iyiyiz.” Faik keyifle güldü, dizlerinin üzerinde ellerini ovuşturdu. Sesi fazla rahattı, gülüşü fazla uzundu. Hüma Hanım kısa bir an halıya baktı, sonra başını kaldırıp doğrudan adama döndü. “Hangi kızınız hazırlandı, Faik Ağa?” “Sürpriz,” dedi Faik. Gözlerindeki sinsi ışıltı Cesur’a kaydı.“Cesur fark etmez demişti. Senin kanından olsa yeter dediydi. Bizde siz gelene kadar söylemedik.” Hüma başıyla onayladı. Cesur bir oyun, diye düşündü. Kimsenin hal ve hareketleri normal değildi. Faik’in üç kızı da büyük aşiretlere gelin gitmişti; kimse bu evliliği bozmazdı. O hâlde burada başka bir niyet vardı. Cesur dişlerinin ucuyla alt dudağının içini kemirdi, sessizce nefes aldı. Kapıdan üç genç adam girdi. Faik’in oğulları: Erdinç, Fırat ve Emirhan. Sessizce geldiler, salonun köşesindeki sandalyelere oturdular. Cesur onları bir an süzdü. Omuzları rahat, bakışları ölçülüydü...ama o dinginliğin altında başka hesaplı şeyler gizliydi. Cesur’un bakışları, en küçük hareketi bile kaçırmadan üçüne kaydı. Birinin bacağına sıkacağım, diye geçirdi içinden. Kısasa kısas. Ama gerekirse kısası ölüm olacak. Ve tüm salonu yeniden bir sessizlik kapladı. Kimse nefesini belli etmiyor, herkes bir diğerinin nabzını duymaya çalışıyordu. Cesur, harekete geçeceği anı sükunetin içinden bekliyordu. Faik yerinde biraz doğruldu, yanındaki karısına başıyla işaret etti. “Hanım, kızımıza söyle, gelsin artık.” Gülsüm Hanım anında başını eğdi. “Tamam beyim.” dedi ve sessiz adımlarla salondan çıktı. Kısa bir süre geçti. Salonun havası ağırlaştı; kimse konuşmadı, herkes bir diğerinin yüzünü okur gibi bekliyordu. Sonra kapı aralandı. Gülsüm Hanım yeniden içeri girdi, aynı yerindeki tekli koltuğa otururken, kısa bir nefesle “Geliyor,” dedi. O an, büyük kapının menteşeleri gıcırdadı. Ve içeri bir kadın girdi. Cesur ve ailesinin bakışları bir anda o yöne döndü; şaşkınlık kısa sürede yerini ciddi bir sessizliğe bıraktı. Müge adım adım yürüyordu. Sarı, uzun saçları kalçasına kadar uzanıyordu; her adımda ipek gibi dalgalanıyorlardı. Gözleri maviyle yeşil arasında bir renkti ama irislerinin çevresindeki kırmızılık ağladığını ele veriyordu. Yüzü ifadesizdi — çivi gibi sert, taş kesilmiş. Boynundaki damarlar belirgindi; çenesini sıkmaktan kasılmıştı. Elinde gümüş bir tepsi vardı. Üzerindeki kahve fincanı, bardak ve lokumluk hafifçe sallanıyor, her metal ses salona yankı gibi çarpıyordu. Ayak sesleri halıya bastıkça boğuluyor, yalnız tepsinin titremesi duyuluyordu. Cesur onu baştan aşağı süzdü. Uzun boylu bir kadındı, en az bir seksen. Duruşu kendinden emin ama sertti. Fiziği kusursuz sayılırdı; ama Cesur’un zihninde bu güzelliğe dair tek bir düşünce bile belirmedi. Bir şeyi fark etmişti: bu kadını daha önce hiç görmemişti. Bırak Faik’in kızı olmasını, Mardin’de bile böyle bir yüz görmemişti. Müge’nin küçük burnu kızarmıştı, açık kahverengi kaşları da aynı şekilde. Ağlamanın izleri hâla silinmemişti. Kadın, annesi Gülsüm Hanımın bakışıyla durdu, sonra evleneceği adama, Cesur’a....ilk defa baktı. O bakış... İğne gibiydi. İçinde tiksinti, nefret ve isyan vardı. Hayatında ilk kez bir kadın Cesur’a böyle bakıyordu. Cesur kirpiğini bile kırpmadan baktı ona. İçinde garip bir soğukluk belirdi; tanımadığı bir kadının bu kadar öfkeyle bakabilmesi onu bir anlığına şaşırttı, ama yüzüne tek bir duygu taşımadı. Müge, sessizce sehpaya yaklaştı. Eğilip kahveyi Cesur’un önündeki sehpanın üzerine bıraktı. O eğildiği anda, siyah elbisesinin V yakasından göğüs dekoltesi belirginleşti, çatalı göründü. Cesur’un gözleri istemsizce bir an oraya kaydı; hemen ardından bakışlarını kaçırdı, çenesini sıktı. Elbise, ailelerin aceleyle aldığı belliydi ,üzerindeki kadın için küçük kalmıştı. Etek ucu diz kapağının biraz üstünde bitiyor, beli bol dursa da kalçası ve göğsüne dar geliyordu. Omuzları gergin, sırtı dümdüzdü. Tepsiyi bıraktıktan sonra geriye çekildi. Hiç kimse konuşmadı. Salondaki sessizlik, artık yalnız gerilim değil, iki yabancının kaderinin birbirine değdiği o anın yankısıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD