-KAPAN-

2016 Words
Akça Konağı hazan vaktini yaşıyordu. Sonbaharın serin esintisi camlardan içeri vururken, odada kilitli tutulan Müge’nin çığlıkları konağın duvarlarında yankılanıyordu. Öyle bir bağırıyordu ki sesi komşulara kadar gidiyordu. Uyandığında kendini taş duvarlı bir odada bulmuştu. Çift kişilik ahşap bir yatak, üzerinde mavi bir örtü… Kenarlarda iki ahşap komodin vardı. Oda, bir misafir odasını andırıyordu. Duvara gömülü gardırobun içi tamamen boştu. Aynalı bir makyaj masası vardı ama ne üzerinde ne çekmecelerinde tek bir eşya kalmıştı. Pencereler dışarıdan demir aparatlarla kilitlenmişti. Müge’nin artık sesi kısılmıştı bağırmaktan ve ağlamaktan. Zihninde binlerce soru yankılanıyordu: “Neredeyim? Kim bunlar? Neden beni kaçırdılar? Burası neresi?” Uyanalı üç saat olmuştu, ama tek bir cevap alamamıştı. Odada camı kırabilecek hiçbir eşya yoktu. Üstündeki kıyafetler kendisine aitti; yağmurun ıslattığı kumaş kurumuş ama üzerinden hâlâ nem ve toprak kokusu geliyordu. Artık bağırmayı bırakmış, güçsüzce yatağın ucuna oturmuştu. “Düşün Müge…” dedi kendi kendine. “Seni niye kaçırsınlar? Yoksa… organ mafyası mı?” Bu düşünceyle içi ürperdi, yutkundu. Ama mantıklı gelmiyordu. Camdan dışarı baktığında, tenha bir yer gibi görünmüyordu. Üst kattaki taş konağın manzarasında sıralı evler vardı. Bahçede etekli, başlarında yazmaları olan kadınlar tepsilerle koşturuyordu. Siyah takım elbiseli, sakallı adamlar ise nöbet tutar gibi kenarlarda dolaşıyordu. Dar bir sokakta çocukların top oynaşını bile izlemişti. Müge defalarca cama vurmuştu ama kimse dönüp bakmamıştı. Elini boynuna götürüp sakinleşmeye çalıştı. Çok geçmeden beklediği o tıkırtı geldi. Kilidin metalik sesiyle yerinden fırladı. Kapı açıldı ve içeri birden fazla insan girdi. Faik ve oğulları öndeydi; arkalarından Gülsüm Hanım. “Si-siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu, sesi titriyordu. Sırtı dikti ama adımları ürkekti. Yatağın etrafından dolaşarak cama yaklaştı. Kaçacak yeri varmış gibi ellerini soğuk duvara koydu. “Sakin ol, sana bir şey yapmayacağız.” dedi kadın. Annesi... Müge inanmadı. Üç genç adamın bakışları sertti. İçlerinden en büyüğü olan adamı tanıdı—Berkay’ı yerde yumrukladığını hatırladı. Ortadaki adam onu tutmuş, bayıltmıştı. “Kimsiniz siz?!” Bir ses yükseldi: “Aileniziz.” Söz Emirhan’dan gelmişti. Hiç kimseye bırakmadan, bir çırpıda söylemişti. Müge ağzı aralık, alayla baktı. “Ne saçmalıyorsunuz siz be?” Emirhan, babasından onay alınca elindeki beyaz dosyayı yatağın üstüne bıraktı. “Al, bak. Çünkü anlatsak inanmayacaksın.” Müge hemen dosyayı kaptı. İçinde ilk kağıdı çıakrdı ama bir fotoğraf tüm dikkatini çekti. Bir dağ başında çekilmişti. Eski model siyah bir arabanın yanında bir kadın ve bir adam gülümsüyordu. Kadının kucağında kundakta bir bebek vardı. Müge’nin gözleri büyüdü. “Anne… baba…” diye fısıldadı. Kundaktaki mavi tavus kuşu işlemesini görünce anladı — bu onun bebeklik kundağıydı. “Bu fotoğraf… sizde ne işi var?” Faik ve Gülsüm kısa bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Faik konuştu: “Biz senin gerçek annenle babanız.” Müge donakaldı. Delilerin arasına düştüğünü sandı. Dudaklarından tek kelime çıkmadı. Faik devam etti: “İnanması zor olacak. Ama senin doğduğun gün, biz seni şimdiki anne ve babana evlatlık verdik.” Para kısmını söylemedi. “Annenle baban o zamanlar çocuk sahibi olamıyorlardı. Mardin’de işleri vardı. Sen doğmadan bir hafta önce tanışmıştık. Bir çocuk istediklerini söylediler.” Müge’nin zihni karmakarışıktı. Anlamaya çalışıyor ama hiçbir şey yerli yerine oturmuyordu. “Hâlâ ne saçmaladığınızı sorabilir miyim?” dedi Müge; bu defa sesi daha gürdü, öfke ve korku karışımı bir tonda. Fırat ileri atıldı. “Seni istememiş babam,” dedi. “İki kız çocuğunun ardından üçüncü kız haberini vermek istememiş. Cinsiyetini erkek diye saklamışlar. Sen doğunca da seni İstanbul’daki aileye vermişler.” “Fırat!” diye sertçe uyardı Faik. “Ne baba, yalan mı?” dedi Fırat. Sonra Müge’ye dönüp, “Bak bacım—” “Bana sakın öyle bir şey deme!” diye tısladı Müge. İnanmıyordu elbette ama o ihtimali, o kelimelerle bile duymak istememişti. “Tamam,” dedi Fırat, ellerini havaya kaldırarak, “bizim de haberimiz yoktu. İki gün önce öğrendik. Biz de çok sinirlendik anamla babama… Ama olan olmuş. Dosyadaki belgelerde sözleşmeyi göreceksin, oku.” Müge kağıdı eline aldı ve titreyen parmaklarla sayfaları çevirdi. En alttaki imzalar hemen dikkatini çekti: annesinin ve babasının imzasıydı. Okudukça içi karardı. Bu, bir çocuk takası sözleşmesiydi. Hukuki hiçbir geçerliliği yoktu. Metinde, “bu anlaşmanın bir sır olarak taraflar arasında kalacağına” dair yemin cümleleri vardı. İhlal edenin karşı tarafa yüklü bir tazminat ödeyeceği yazılmıştı; bedel, altın üzerinden belirlenmişti. Müge’nin dizleri titredi. Bir an için imzaların taklit edildiğini düşündü ama kağıt çok eskiydi ve imzalar ıslaktı. Gerçekti. Başı dönmeye başladı. Elindeki kağıdı parmaklarının arasında buruşturdu. “Hadi diyelim doğru,” dedi güçsüz bir sesle. “Peki beni niye kaçırdınız? Buraya neden getirdiniz?” Gözlerini her birinin yüzünde gezdirdi. “Terkettiğiniz kızı ne diye geri getirdiniz, ha?” Bu söze kimsenin diyecek bir şeyi yoktu. Oda sessizliğe büründü. “Ben şimdi gidiyorum,” dedi sonunda Müge, kararlı bir şekilde. “İstanbul’a döneceğim. Ailemle konuşacağım. Annem babam ne derse o olacak.” “Gidemezsin.” Faik’in sesi bu defa çok netti. “Sebep?” diye bağırdı Müge. Faik gözlerini kaçırmadan söyledi: “Evleneceksin.” Müge, duydukları karşısında sinirle gülmeye başladı. Elleriyle saçlarını kavradı, dosyayı hışımla katlayıp zarfa koydu. “Siz delisiniz! Gerçekten delirmişsiniz! Ben de oturmuş sizi dinliyorum… Alın bu sözleşmeyi, nerenize koyarsanız koyun! Şimdi çekilin önümden!” “Bak, buranın hukukunu, töresini bilmezsin,” dedi Erdinç ağır bir sesle. “Dinlemeden gidemezsin. Dinlesen de gidemeyeceksin zaten.” Erdinç’in sözleri o kadar keskin ve sakin bir tondaydı ki, Müge’nin tüyleri diken diken oldu. Sonrasında üç erkek kardeş, sırayla olan biteni anlatmaya başladılar. Berdel ne demekti, törenin kuralları neydi, kim kimin yerine verilecekti… Her şeyi anlattılar. Müge’nin beyni durdu. Sinir krizi geçirdi. Bağırmak, saldırmak istedi ama gücü yetmedi. Bu işin saçmalık olduğunu defalarca söyledi. Polise gideceğini, ailesinin onu aradığını anlatmaya çalıştı ama nafile. Karşısındakiler her şeyi biliyordu, ama hiçbir şey yapamıyordu. Sonunda kız daha çok sinir krizi geçirince odada tek başına bırakıldı. Yatağa yığıldı. Kafası karmakarışıktı. Her şeyi sorguluyordu: “Mükemmel bir hayatım vardı. Ailem beni hep korudu. Ayağıma taş bile değmedi… Şimdi bunlar ne diyor? Bu insanlar gerçekten benim biyolojik ailem mi?” Kapana kısılmış gibi hissediyordu. ailesi onu arıyor olmalıydı. Endişelenmişti. Şuan onlara kızamıyordu. Sadece annesine sarılmak istiyordu. Bir rüya olsun istedi. Bir yanlış anlaşılma. "Şimdiye kadar hissederdim.."diye fısıldadı. Kan bağını hep hissetmişti genç kadın. Faik odadan çıkmadan önce kısa bir cümle söyledi: “DNA testini birkaç güne alacağız. Ama evlilik… beklemeyecek. Yarın imam nikâhın var.” Bu cümle kulaklarında çınlıyordu. Hiç bir güç onu zorla evlendiremezdi. Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyordu. Rersmi nikah olmadan başkasının karısı olmak midesini bulandırıyordu. Kuma... Bu kelimeyi ilk defa birisi yüzüne söylemişti. Müge, yaşadığı kültür şokunun etkisiyle ne düşüneceğini bilemiyordu. Hâlâ böyle bir yaşamın var olduğuna inanamıyordu. Bu tür şeyleri sadece dizilerde görmüştü — ama orada bile bu kadar acımasız anlatılmazdı. Gerçekte ise, terk ettikleri kızlarını çıkarları için yeniden ortaya çıkaran insanlar vardı. Ve o, şu an onların ellerindeydi. Hayatının elinden çekilip alınması, onu sanki cehennemin ortasına fırlatmış gibiydi. Akşam altı olmuştu. Söylenene göre Avcıoğlu Aşireti iki saat sonra konağa gelecekti ;“kız istemeye.” Ama kimse Müge’nin o odadan nasıl çıkarılacağını bilmiyordu. Faik sonunda karısıyla birlikte yeniden odaya girdi. Yüzünde değişmeyen bir sertlik vardı. “Bak, bu bir suç. Eğer şimdi bırakırsanız ben kimseye bir şey söylemem.” dedi Müge, sesi titriyordu ama gözleri meydan okur gibiydi. Yalandı. İstanbul’a gider gitmez her şeyi polise anlatacaktı. Bunu kendine bile söyleyemiyor, ama planını biliyordu. Faik umursamaz bir tavırla elindeki fotoğrafları uzattı. Müge bir an durakladı; sonra yaklaşıp onları aldı. Fotoğraflar, hastane önünde çekilmiş anne-baba görüntüleriydi. İkisinin yüzünde telaş, ellerinde sanki bir çaresizlik vardı. “Senin burada olduğunu biliyorlar,” dedi Faik soğukkanlılıkla. “Yanındaki arkadaşın hastaneye kaldırılınca haberleri oldu. Arkadaşın,kimler tarafından dövüldüğünü bilmiyorlar ama ailen ulaştı. Burada olduğunu, evleneceğini… bildirdik.” “Ne?!” Müge dudaklarını ısırdı, elleri hafifçe titredi. “Senin gerçekleri öğrendiğini, onlardan nefret ettiğini söyledik. Kızınız ‘gitmek istemiyor, burada kalmak istiyor’ dedik. Eğer polis giderlerse, orada öleceklerini de ekledik.” Faik’ın sesi buz gibiydi. “Siz eşkıya mısınız?” diye kükredi Müge, gözleri alevlendi. “Ne düşünürsen düşün. Bak, eğer Cesur Avcıoğlu ile nikâhın kıyılmazsa bizden biri ölecek.” Faik tehdit edercesine konuştu. “Geberin, umurumda değil!” Müge bağırdı. Sesinde acı ve öfke birbirine karıştı. “Beni terk etmiş bir aileye geleceğimi feda mı edeceğim! Üstelik vicdan azabınız, pişmanlığınız getirmedi beni buraya ...çıkarlarınız getirdi!” Faik gülümsemedi; suratındaki ifade soğuk bir karar gibiydi. “O zaman söyle, kimin kafasına sıkayım. Önce senin mi yoksa sahte ailenin mi?” Müge bu tehdide öfkeyle karşılık verdi. Dikildi, çenesini kaldırdı, gözleri yaşla doldu ama sırıtmaya çalıştı: “Asıl sahte olan sizsiniz! Benim ailem buraya gelecekse, madem haber verdiniz ....onlar beni terk etmezler. Beni şimdiye kadar ‘biyolojik ailem’ diye kandırdıkları için onları silip atmayacağım. Asla! İyi ki almışlar. İyi ki onları tanımışım. Bana güzel gelecek vaat ettiler, büyüttüler. Onlarla aynı kandan olmamak, hiçbir zaman hissetmediğim bir şeydi. Şimdi size bakıyorum; töreninize, yaşam tarzınıza bakıyorum da… Ailem benim için en iyisini yapmış. Bilsem bile sizi asla istemezdim. Onlarda eminim böyle düşünmüştür.” Gülsüm duyduklarıyla başını yere eğdi. Faik etkilenmiş görünmüyordu. “İyi bak,” dedi Faik. “Yirmi üç yaşına kadar güzelce yaşadın; ama doğduğun yer burası. Şimdi olması gerektiğin yerdesin.” Müge dayanamadı, çılgınca bağırdı: “Lan, siz kafayı mı yediniz!” Faik dayanamadı , belinden bir silah çıkardı ve kızın alnına dayadı. Müge bir an için çivilemiş gibi dondu. Öz babasının, ellerinin arasında silah… bir kez daha bunların elinde büyümediğine şükretti. “Vur. Hadi vur!” dedi Müge, gözleri sabitlenmişti. Müge, dizleri titreyerek karşısında dikilmeye devam etti. “Vururum ama önce seni değil. Dediğim gibi, anan-baban yarın buraya geldiğinde ‘sizi istemiyorum’ diyeceksin. ‘Cesur’u sevdim ve evlendim’ diyeceksin.” “Yok ya?!” Müge, alay etti. “Peki, o zaman arıyorum; son kez onları yarın burada görmeden İstanbul topraklarında can versinler.” Faik’ın sesi iğneli bir tehdidi andırıyordu. Müge bir an bunun şaka olduğunu düşündü. Faik telefonu açtı ve hoparlöre verdi. “Efendim ağam?” diye bir ses geldi. “Nerdesin?” Faik sordu. “Hastane önündeyim ağam. Ebru ve Harun’u izliyorum.” Gelen ses kabaca konuşmasıyla bildirdi. “Ne yapıyorlar?” “Sizinle konuştuktan sonra kendi arasında konuşuyorlar. Polise gitmediler.” “Fotoğraf at.” Faik emretti. Kısa süre sonra fotoğraf geldi. Görüntüyü açan Fiak Müge'nin önünde tuttu. Müge görüntüyü görür görmez gözyaşları yanaklarından aşağı süzüldü; nefesi kesildi, dizleri tamamen çökmek üzereydi. Şimdiden özlemişti ailesini. “Ramazan, şimdi onları öldürürsen çoluğuna çocuğuna bakacağımı biliyorsun değil mi?” Faik devam etti. “Bilmem mi ağam. Sana can borcum sonsuzdur. Vurayım mı yani şimdi?” Ramazan’ın sesi sertti. “Hayır,” dedi Müge panikle. Nefesi yetmedi ciğerlerine. Yere diz çöktü ve ellerini halıya koyup yere baktı. Nefes almaya çalışıyordu. “O zaman şimdi hazırlanacaksın ve aşağı inip seni isteyecekler. Bir saatin var. Tek kelime etme ve sakın kurnazlık yapma. Yarın imam nikâhın olacak. Annen de gelip seni bir kez görecek ama…” Faik diz çöktü ve Müge’nin önünde hafifçe eğildi; bakışları acımasızdı. “Eğer burada zorla tutulduğunu söylersen, Mardin’den üç cenaze çıkar... anladın mı?” Müge’nin dünyası dondu. İçinden bir şeyler kopuyordu. Gözlerine öfke ve umutsuzluk doldu. Dudakları kanıyor gibiydi. Sonra, boğuk bir sesle fısıldadı: “Sen insan değilsin. Hiçbiriniz.” “Son kez soruyorum, anladın mı beni?” Faik tekrar sordu. “Anladım… Allah’ın cezası.” Müge kelimeleri zor çıkardı. Sesinde içi kanayan bir teslimiyet vardı. “Çıkın odadan. Beni yalnız bırakın.” Faik dişlerini sıktı ama kendini tuttu; karısıyla birlikte odadan çıktı. Müge tek kaldı. İçeride artık sadece hıçkırıkları vardı. Yastığa gömüldü; elleri yüzünü kapadı. Ne halde olduğunu, neye düştüğünü tam anlamıyordu. Gözleri, titreyen elleri, yavaş yavaş sertleşen çenesi çaresizliğini haykırıyordu — küçük jestlerle, istemsizce; parmaklarını kenetlemesi, omuzlarının çökmüş olması, gözlerinin dolması… Her hareketi bir haykırıştı. “Eninde sonunda bir gün kaçacağım,” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmazdı. Gözlerini kapadı; bir yandan plan kurmaya çalışıyor, bir yandan da yutkunuyordu. Belki Cesur’a anlatır, yardım ister, ya da bir fırsat bulup polisi arar, ailesini korumaya aldırırdı. Ama şu an için tek yol, içindeki küçük umudu canlı tutmaktı. Şimdi anne ve babası için dik durmalıydı. Bu adamları tanımıyordu. Dediklerindeki ciddiyeti de tartamıyordu genç kız ama riske atamazdı. Sarı saçlarını omzundan geriye attı. ynadaki yansıması korkunçtu. "Ben Ebru ve Harun'un kızıyım..." dedi aynadaki yansımasına bakarak. "Ben Müge Karaca'yım. Harun Karaca ve Ebru Karaca'nın biricik kızıyım. Onlar beni unutmaz ben onları..."dedi kendinden emin bir sesle. Kalbindeki umut incecik, ama inatçıydı: bu sonsuza dek sürmeyecekti....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD