Celal Bey, soruşturmadan temize çıkar çıkmaz ilk iş olarak emeklilik dilekçesini verdiğinde yeni kaymakam da görevine henüz başlamıştı. Yeni kaymakamla tanıştığında makamında gördüğü, orta yaşlı adamın bir öncekinin acemiliğinden eser olmayan bilmiş bakışları, küçümseyen ifadeleri ve akıl veren halleri ile giden kaymakamın günahına daha çok üzülür olmuştu. Gencecik bir devlet görevlisinin aklını çelen şeytana daha çok kızsa da içten içe, bir türlü inancına layık olamayan Ufuk Gülen'i de affedemiyordu. Onun gidişinden sonra bir türlü iflah olmayan küçük kızı ise buna en büyük nedendi. Önce dershaneyi bırakmıştı sonra da hayatta en çok istediği üniversite hayalini kurmayı. Evde kendi kabuğunda, çoğunlukla bir köşede kitap okurken buluyordu onu, ya da bir tesbihle dua ederken. En sıkıntılı zamanında Allah'a sığınan kızının bu halinden bir türlü memnun olamadığı için de kendine kızıyor, kızının neşeli zamanlarını özlemenin dünya düşkünlüğünden olduğunu söylüyordu.
Geçen aylar içinde her şey biraz daha normale dönmeye başladı, akşam namazından döndüğünde kapıyı işten geldiği zamanlarda olduğu gibi tekrar Reyyan açmaya başladığında umudu arttı Celal Bey'in. Yemek sonrası, büyük salonda okuduğu kitapları anlatır olduğunda ise o kötü hastalığın geçtiğine inanmaya başlamıştı. Gene de ara ara soruyordu büyük kızına: "Kardeşin nasıl kızım?" diyordu ve Melek için daha fazlasının gerekmediğini de biliyordu, Melek de her seferinde: "Daha iyi olacak baba." diyerek umut vaat ediyor, Celal Bey'in üzerine hep daha bir düştüğü küçük kızı konusunda kendini rahat hissetmesini istiyordu. Gerçekten de gün geçtikte kardeşinin iyi yönde değiştiğini görüyordu Melek bu konuda yalanı yoktu ama giden kaymakamı aklından çıkarabildiğinden çok da emin değildi. Birinden hiç bahsetmediğin de aslında o kişiyi unutamadığın için, bir yerlerde sakladığın gerçeğiyle mücadele ediyor olurdun; çünkü. Gene de üstüne gitmiyordu Melek kız kardeşinin, susuyor ve sadece sabrediyordu, tıpkı Reyyan'ın da yaptığı gibi. Artık babası da emekli olduğundan, onunla zaman geçirdikleri ailesinin yeni şeklinden de oldukça mutluydu Melek.
O senenin yazında, uzun zamandır kapılarını aşındırmayı bırakan görücülerden birinin haberini aldı Melek. Mahalle komşularından Gülcan Hanım'ın, İstanbul'da sarraflık yapan yeğeni Gani'nin ona talip olduğunu söylemişti. Bir görecekti kızı usulünce, sonra kendine uygun olup olmadığını söyleyecekti. Melek, onlara doğrusunun babalarına söylemeleri olduğunu söyleyince Gülcan Hanım'ın emekli postacı kocası bir cami çıkışınca meseleyi çıtlatmıştı Celal Bey'e. Celal Bey, Melek'in yaşının geçmekte olduğunun farkında, genç kızın hayatını kendilerine adamasının sonunun gelmesi gerektiğinin zihniyetinde olur verdi ve ilk olarak görücü denilen aile, kızın evine oğullarını da alarak küçük bir ziyarette bulundular. Erkekler evin bir odasına, kadınlar da bir odasına oturduğunda, kız tarafında kadınlara büyüklüğü Celal Bey'in büyük ablası yapıyordu. Reyyan, bir köşe de endişeli bir halde olacakları izlerken ara ara da evin sofasından diğer odaya bakıyor, ablasına talip kuyumcu Gani'nin nasıl bir adam olduğunu izliyordu. Eli yüzü düzgün, hatta yakışıklı da bir adam olan Gani, söylenene göre dindar da bir beydi. Ablasına yakışacak görüntü de olduğu, yakışacak karakterde olduğu anlamına gelmese de; o gece Melek ile Gani'nin göz ucuyla birbirlerine bakışmaları ılımlı geçti ve Celal Bey, ablası sayesinde büyük kızının niyetini alıp bu defa aileyi Allah'ın emri ile kız istemeye davet etti. Her şey usulünce olurken, Reyyan korkularını kimseye belli etmemeye çalışıp, ablasının mutlu olması için dua ediyordu. Aile içinde önce küçük bir nişan töreni yapıldı, bir kaç ay sonra da dualı bir nikah töreni kararlaştırıldı ve Melek'in İstanbul'da yaşamaya başlayacağı günler sayılmaya başladı. Bu, gün sayma işinden hiç şüphesiz ki en mağdur olan Reyyan'dı. Ablasının gidişinden, karabasandan korktuğu kadar korkuyor, artık ağlamadan uyuduğu geceleri geride bırakıp tekrar ağlayarak uyuduğu gecelerde olduğu gibi ızdırap içinde uyuyordu. Sabahlara kadar dua ediyor, ablasının mutluluğu için içine ferahlık diliyor, yalnızlığa alışmasını istiyordu Allah'tan ama annesi gibi gördüğü ablasını kaybetmek ona canından ayrılmak gibi geliyordu. Böylece ibadet etmeye daha çok bağlanıyor, bütün yalnızlığının ancak böyle dineceğini düşünüyordu. Hatta kısa süre sonra örtünmeye karar vermesi de böylelikle oluyordu. Elbette bu duruma nihayet diyerek en çok da Celal Bey seviniyor ama gene de Reyyan ne yaparsa yapsın ablasının yokluğu düşüncesi ile baş edemiyordu. Ne ibadete sarılmak, ne layıkıyla bir müslüman kadın gibi yaşamak bu yokluğu kabullenmeye yetmiyordu. Memleketlerinde yaptıkları düğün sonrası, ablasının boynuna sarılıp bir çocuk gibi tepine tepine ağlarken:
"Hadi bakalım kızım, bu kadar üzme ablanı; vakti gelince sen de gelin olup gideceksin." diyen halasının güçlü elleri ile ablasından ayrılarak ona veda edene kadar bütün bunlarla mücadele etmenin bir gün biteceğini düşünüyordu.
***
Reyyan, o günden sonra evin tek hanımı olmuştu. Babasının her işini artık kendisi yaparken, daha da büyümüş, sanki daha yirmisine girmediği o günlerde koca kadın olmuştu. Ablasını elbette özlemekten hiç kopmazken yalnızlığının büyüdüğü günlerin her seferinde ya dua ediyor, ya ibadet ediyordu. Babası kızının bu halinin farkında onu tekrar seramik boyamaya, çini sanatına teşvik edince bir yıl kadar daha çini yapıp kendini bu işe verip daha iyi hissetmeye başlamıştı. Sabah erken saatten öğle saatine kadar çini atölyesinde çalışıyor, öğle saatinde eve gelip ortalığı silip süpürüyor, babası ile kendine yetecek kadar iki kap yemek pişiriyor, sonra evin içinde zaman geçiriyordu. Ablasının geleceği günleri sayarken sık sık onunla telefonda konuşuyor, her seferinde onu çok özlediğinden bahsediyordu. Aslında babasının da ablası gitti gideli mahzunlaştığını seziyordu Reyyan, adam oturduğu yerde uyukluyor, tıpkı yalnız adamlar gibi bir pencere önünden yağan yağmuru izlerken iç geçiriyordu. Elbette kendini çocuklarına adamış yalnız bir adam için yağan yağmura bir iç çekmenin neler ifade ettiğini kimseler bilemezdi ama Reyyan biliyordu, fani hayatın kederi babasına da ağır geliyordu. Ağır gelen kederi, tevekkül ile yenmeye çalışıyor ama asla isyana düşmüyordu.
Melek'in evliliğinin birinci yılı dolmuştu ki bir akşam babası, camiden: "Gel bakalım Reyyan'ım, sana diyecek iki çift lafım var." deyip dizinin dibine oturtmuştu kızını. Sonra da kızının narin elini avuçlarına alıp:
"Düşündüm de kızım bizim birbirimizden başka kimimiz var?" diye başlamıştı söze. Reyyan gülümseyip : "Birbirimize yeteriz baba." demişti. Adam duyduğundan emin:
"Emlakçı Cavit'i gördüm geçen akşam namazda, bizim evi satabileceğini söyledi.Önce çok kulak asmadım ama kızın gitti gideli dervişe döndün dedi bana içerledim biraz. Ama sonra düşündüm haklı adam. Ben dervişe döndüm sen de... "
Güldü Reyyan: "Seyyah'a..."
Adam da güldü kızının şakasına ve niyetini devam ettirdi: "Gani ile de konuştum. Oradan evi satarsın baba buradan gelir bir ev alırız size dedi. Emekli ikramiyenle de bir iş kurarız sana geçinir gidersiniz dedi. Ha ben bu saatten sonra iş tutacak değilim de, ikramiyemiz dursun bir köşede Hacca yazıldım çıkarsa giderim, kalanı da Reyyan'a harcarım dedim. Bir emekli maaşı ikimize yetmez mi kızım, hem ablanı da gurbette bir başına bırakmayız. Elbet, kocası var, onların ailesi var, burada bir evde olduğu gibi olmaz ama gene de yakınımızda olur, sesini duymak için aramak yerine kapısını çalar bir acı kahvesini içeriz. Ne dersin? Sen olur dersen benim gözüm yok evde de, baba memleketim bu ilçe de de. Ha bir geride anneciğinizin mezarı var ama ölüye bel bağlamak olmaz ki, okuruz oradan da, yazdan yaza da gelir toprağına su döker, mezarını onarırız. Ne dersin Reyyan, sen he dersen toplayacağım tası tarağı kızım. Hadi bir he de!"
Reyyan, gözlerin de ki yaşın tek bir nedeni olduğunu biliyordu. Öylesine özlemişti ki ablasını babasına he diyemeyecek kadar duygulanmış ağlıyordu.
****
Celal Bey'in işi beklemediği kadar rast gitmiş, Allah yüzüne bakmıştı. Önce ev ederi bir paraya satılmış, sonra da İstanbul'da, Melek'in evine yakın bir muhitte kendilerine göre bir ev bulabilmişlerdi. Eşyaların bir kısmını aldıkları evin küçüklüğünden elden çıkarmışlar, bir kısmını da kamyona yükleyip yeni evlerine taşımışlardı. Melek de en az onlar kadar mutlu, aile gene eskisi gibi bir arada olmuştu. Gani de kayın pederini seven sayan bir adam olduğundan, varlıklarını hiç yadırgamıyor karısının ailesi ile sık sık görüşülmesinden memnun oluyordu. Böylelikle ilk iş Reyyan'ın mutluluğu için evin bir odası atölyeye çevrilmişti. Genç kız çini yapmaya başlayınca, kızın el emeği işlerini kuyumcu dükkanının bulunduğu Kapalı çarşı da bir esnafa satıyor, baldızının para kazanmasına destek oluyordu. Hatta öyle ki Reyyan'ın işini çok beğenen yaşlı dükkan sahibi kıza Gani ile övgüler gönderiyor, arkasından da dualar ediyordu.
İstanbul'da geçirdikleri üçüncü senenin sonunda Reyyan'ın iş yapıp sattığı adam önce küçük bir rahatsızlıkla dükkanına kepenk vurmuş, sonra ecel onu o küçük hastalıkla yakalamış dünyaya gözlerini yummuştu. Adamının ölümünün ardından miras kavgasına düşen çocukları bir an önce Kapalı çarşı da ki hediyelik eşya dükkanını satışa çıkarınca Gani, koşarak kayın pederine gelmiş, dükkanın öldü fiyata gitmek üzere olduğunu Reyyan için Kapalı çarşı da iş kurma fırsatı bulduklarını söylemişti. Gani'nin söyledikleri Celal'in aklına yatsa da, kızının çalışmak isteyip istemeyeceğinden emin olamayıp konuştuğunda; Reyyan da bu duruma sevinmiş ama babasının birikimini kendi için harcamasından rahatsız olunca babası aldığı dükkanın tapusunu iki kızının üstüne ortak yapmıştı. Böylelikle Reyyan yirmi üç yaşında bir iş kadını olmuş, pardösüsü, rengarenk ipek eşarpları ve bir bakanın bir daha baktığı lacivert gözleri, masum yüzü ile kapalı çarşı da kısa zamanda dilden dile yayılan biri olmuştu. Hemen yan dükkan komşusu olan kilimci Hüseyin Amca'da Reyyan'ı tanıdığının dördüncü ayında oğluna layık bulmuş ve ilk iş Gani'ye niyetini söylemiş sonra da gidip bir güzel babası ile görüşmüştü. Babası kızına sorduğunda Reyyan daha önce ki taliplerine peşinen olmaz diyen babasının bu defa kendisine soracak kadar inandığı adamı merak etse de ablası aracılığıyla henüz erken olduğunu dile getirmişti. Olumsuz cevabını alan Hüseyin Amca üzüntüden olanları oğluna açtığında, pek kadın kız meselesine kafa yormamış, matematik öğretmeni Kerem de babasının bu denli layık bulduğu kızı merak edip soluğu kapalı çarşıda ki hediyelik eşya dükkanında almıştı. Dükkanın kapı girişinden itibaren, büyüleyen çini tablalar, vazolar, tepsilere dalan Kerem; tezgahında başı önüne eğili yeşil eşarplı genç kızı görünce durmuştu. Kızın yüzünü göremese de zarif parmaklarının verdiği şekilleri izlemişti bir süre sonra da nefsine hakim olamayıp:
"Kolay gelsin Reyyan Hanım." demişti. Reyyan, içeri birinin girdiğini fark etmemiş olduğundan sıçrayınca elinde ki vazoya verilen şekil kaymış, karşılıklı bu duruma üzülen nidalarla vazoya ahlayıp vahlayan bir çift olarak birbirlerine gülümsemişlerdi. Sonunda da bulunduğu mesafeden genç adam: "Ben Kerem." demişti. Daha önce adını duymadığı adamın, ela gözlerinin üzerinde pür dikkat olduğunu fark eden Reyyan, kim olduğu konusunda emin olamasa da tahmin yürütmüş ve sadece:
"Hoş geldiniz." demişti.
"Hoş buldum. Vazo için üzgünüm, sebebi oldum sanırım. "
"Düzeltebilirim önemli değil. Oturmaz mısınız?"
Reyyan bir an bu kadar kibar olmaktan pişmanlık duysa da az sonra adamla karşılıklı birer bardak demli çay ile oturur bulmuştu kendini. Adam ne babasından, ne kızın olumsuz cevabından, ne de babasının onu çok beğendiğinden bahsetmemişti. Sadece çini sanatından, renklerin uyumundan, hediyelik eşya sektöründen ve insanların bu sektöre ilgisinden bahsetmişlerdi. Sonra da Kerem iyi günler dileyip gitmişti. O günleri takip eden üç gün sonrası tekrar geldiğinde ise Reyyan'ı görme arzusu artmıştı Kerem'in. Genç kızın her gittiği gün kendisine daha yakın davranıyor olmasından umutlanıp, aralarında hislere dayalı bir sohbet geçmemesine rağmen bir tek taş ile gidip evlenme teklif ettiğinde Kerem:
"Biliyorum, şaşırdın ama seni zorlamak niyetinde değilim, bu yüzüğü kabul ettiğin andan itibaren beklemeye hazırım. Ne zaman benimle evlenmek istersen o zaman evleniriz. Eğer gönlünde başkası yoksa Reyyan, ben senin karım olmandan mutluluk duyarım." demişti. Evlenmek için nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyordu Reyyan. Kerem için düşünceleri iyi bir arkadaşlıktan, yakın zamanda tanınmış birine göre hissedilmesi zor bir çok şeyin aksine temiz niyetli biri olduğundan ibaret iken evet demek onun için çok zordu. Kırmak istemezken adamın yüzüğünü kabul etmeden evvel:
"Babamla görüşmen daha uygun olur." demişti. Bu Kerem için umut olmuştu, iki gün sonra Gani ile Melek'in de aralarında bulunduğu bir akşam yemeği ile iki ayrı sofra kurulmuş ve iki aile birbirini daha yakından tanımıştı. Kerem'in annesi de, kocası da gibi Reyyan'a hayran kalmış, evlerine dönüş yolunda kız ile ilgili Kerem'e övgüler yağdırmıştı. Celal Bey de çok farklı değildi. Kerem'in dini bilgisinden, hassasiyetinden, bu zamanda iyi yetişmiş bir genç olduğundan bahsedip duruyordu. Reyyan ise kendini daha çok sıkışmış hissederken ablasına babasından zaman istemesini söyledi. Günler bu zamanın gelmesi üzere geçerken, Kerem ziyaretlerini gün aşırı olarak sıklaştırmış, Gani ile samimi arkadaş olurken, Reyyan'a da kör kütük aşık olmuştu. Reyyan ise, babasının çok istediği, ablasının layık gördüğü, eniştesinin arkadaş olduğu bu adama sonunda karşı koyamamış ve babasına istediğinin olmaması için bir neden olmadığını söylemişti.
Yüzüklerinin takıldığı gece yatağına girmeden evvel aklına gelen adamın ise bir gün sonra karşısına çıkacağından habersiz, bir adamı unutmanın ne kadar zor olduğunu söylüyordu kendine.