6. Bölüm

1805 Words
Yıllar önce annesinin elinden tutup da babasının deli bozuk halleri geçsin diye kurşun dökmek üzere alınacak malzemeler için kapalı çarşıya gelmiş olan Ufuk, o günden bu yana değişmeyen babasının deli bozuk halleri için kurşun dökmenin ne saçma bir adet olduğunu düşünerek yürüyordu kapalı çarşıda. Ara ara alakasız dükkanlara girip çıkıyor, fotoğraf makinesini koyduğu çantasının içinde ki not defterini çıkarıp ona küçük küçük notlar alıyor, sonra yoluna devam ediyordu. Bazen esnaflara ufak tefek sorular soruyordu, bazen de hiç muhatap olmadan sadece dükkanlarını incelediği esnafların yüzüne bile bakmıyordu. Yaşlı bir sahibi olan kilimci dükkanında baktığı kilimlerin sert yüzeyine dokunup, pamuk sakallı dükkan sahibine turist talebinin son on yılda ki değişimini ifade etmesine neden olacak bir kaç soru sorduktan sonra, o dükkandan da çıkıp hemen dibinde ki hediyelik eşya dükkanının önünde durup bir süre vitrine baktı. Eski tip gramofonların bir masanın üzerinde biblo olacak kadar küçülmelerinden, kişilerin aşklarının nişanesiymiş gibi bir çakmaktan, bir küllüğe kadar isimlerinin işlendiği materyallere, vitrinin bir köşesinde demirden yapılmış bir ağacın dallarına asılan gümüş tespihlere uzun uzun baktı Ufuk. Sonra da kapalı kapıyı yavaşça açtı. Aralık ayının yeni yeni getirdiği soğuğun dükkanına dolmasını istemeyen sahibi, sıkı sıkı kapamıştı kapıyı belli ki, Ufuk da bu isteğine sadık kaldı adamın ve ardından kapadı kapıyı. Sonra da küçük dükkanın içinde tek tek her noktayı incelemeye başladı. İçeri de kimse yok gibi görünüyordu ama Ufuk için bu çok da önemli değildi. Raflara dizili çini eserlerin çoğunlukta olduğu içeriyi vitrinden çok daha anlamlı bularak mavi ile kırmızı renklerin daha çok dikkatini çektiği her seramiğe dikkatle baktı adam. Bazen dokunmak istese de zarar vermek endişesi ile yapmadı. Belki en beğendiği bir tanesini satın alıp annesine hediye edebilirdi ama babası kesin ilk kavga da bir kapıda parçalardı güzelim el emeği işi. O esnada dükkanın arka bölmesinde ki şıngırtı çıkaran pullu perdeden ellerini bir ıslak mendille silen genç bir hanım çıktı. Dükkan sahibi bir adam değil genç bir hanımdı. Hem de örtülü bir hanım. Ufuk, tebessümle genç kızın varlığını fark eder etmez yönünü ona dönüp,"Kusura bakmayın." deyince, dalgın Reyyan içeride birinin olduğunu gene fark etmemiş olacak ki korkuyla geriye çekilirken, ince bir "Hi!" çıktı dudaklarından. Bu defa kapalı bir kızı korkutan öcü olarak kendine güldü adam, biraz sonra kimliğini ifşa edince belli zihniyetlerin hep öcü olduğunu da söyleyecekti belki bu örtülü kız. Gerçi tırnağına kadar örtülü haliyle kendisine öcü demeliydi ama... Reyyan, gözlerini pür dikkat adama dikti. Onu tanıdığına öyle emindi ki tanınmamış olduğunun izlerini gördüğüne inanamıyordu. Kızın lacivert bakışları, parlak beyaz teni, şaşkın ifadesi yeşil eşarbının içinde Ufuk'a da tanıdıktı ama adam tanıdığı kişinin buralarda olmasının imkansızlığı için hayal kuruyor olmasına kızdı ve Reyyan'ı yıllar sonra örtülü bir kadında hayal edilmesinin çok akıllıca olduğunu fısıldadı halüsinasyon dünyasına. "Korkuttum galiba ben sizi." Başını iki yana salladı Reyyan, korkmuştu korkmasına da şimdi doğru söyleyecek değildi ya. "Adım Ufuk Gülen, gazeteciyim." dedi genç adam. Tokalaşmak için elini uzattığı bir saniye içinde geri çekti elini, bu örtülü kızların bazıları namus taslamayı marifet sayardı. Nasıl da benziyordu Reyyan'a böyle... "Gazeteci misiniz?" Ürkek bir güvercin gibiydi Reyyan'ın sesi. Adamın aynı isimde, rahat kıyafetler içinde, uzamış sakalı ama aynı kara bakışları ile başka meslekte vücut bulmuş hali miydi? Yoksa sadece o muydu? "Evet, kimliğimi görmek ister misiniz, yani bazen görmek istiyorlar da?" derken fotoğraf makinesini taşıyan çantasını sımsıkı tuttu Ufuk. "Yok hayır lüzum yok. Kimliğinize yani lüzum yok? " Kız, biraz şaşkındı. Reyyan'a çok benzeyen baş örtülü kız, şaşkındı. Türbanlı da deniyordu bunlara... Ufuk onlara ne dendiği ile hiç ilgilenmiyordu, zaten bu kızlar hiç ilgisini çekmiyordu. Ama bu kız Reyyan'a benziyordu. Sesi de benziyordu. "Pardon nerelisiniz?" dedi bir an gafletle Ufuk. Sanki kızı tanımanın tek yolu kütük bilgisinden geçiyordu. Reyyan, gülümsemek istemesine mani olmaya çalışıyordu ama olamıyordu: "Adım Reyyan Korkmaz. Sanırım biz tanışıyoruz." Baş örtülü kız Reyyan'dı. Düz kestane saçları şu yeşil eşarbın içinde torlanmış toplanmış... Saklamıştı kendini bu örtünün, uzun pardösünün içine... İyi de neden? Babası baskı yapmıştı kesin! Belki de ablası! Gene de güzeldi! Gene de çok güzeldi! Hiç değişmeyecek kadar güzel! Suratını toplama ihtiyacı hissetmedi bile Ufuk, koca koca gülüşle konuştu. "İnanmıyorum, ne olmuş Reyyan sana? Ne kadar değişmişsin?" Ya sen, demek istedi Reyyan ama sustu! Takım elbiseli, her zaman temiz tıraşlı kaymakam bey yerine savaş muhabiri kılıklı haliyle gelen bu yeni gazeteci Ufuk Gülen pek uygun düşmemişti sanki. "Demek gazeteci oldunuz?" "Ya bırak benim ne olduğumu, sen İstanbul da mı yaşıyorsun artık? Bu dükkan senin mi, esnaf mı oldun? Çiniler senin mi, şu tablayı sen mi yaptın?" Şaşkındı Ufuk, sürekli ardı arkası kesilmeyen soruları Reyyan'ın bildiği kıkırdamasıyla kesildi. Ardı sıra yürürken anlattığı tarihi hikayelerin mizahi taraflarına da böyle gülerdi genç kız. Gene gülerken eliyle ağzını kapamıştı. Sanki ayıptı! "Şuan çok şaşkınım inan! Ya dur dur sen şimdi Celal Bey'in kızı, hani ... Aman tabi osun ya! Dünya ne kadar da küçük değil mi Reyyan?" Gerçekten de dünya çok küçüktü. "Oturmaz mısınız?" Reyyan, adamın çalışma masasının önüne oturması ile karşısına geçti ve "Biz üç sene evvel taşındık İstanbul'a. " diye cevap verdi bilmem kaç önceki sorusuna. "Yaa demek üç sene evvel... Üniversiteyi burada mı kazandın, hangi bölümde okuyorsun? Güzel sanatlar falan mı?" Okula devam etmediğini söylemekten kaçınmasının nedeni onun gidişinin ardından toparlayamadıklarıydı belli ki Reyyan'ın ama gene de güçlü rolü oynayıp, "Kazanamadım." dedi. "Üzüldüm. Zeki kızdın, iyi işler çıkaracağını düşünmüştüm hep. Neyse sağlık olsun. Çok sevindim seni gördüğüm için Reyyan. İnanamayacağın kadar çok sevindim. Aynı şehirde olduğumuzu bilmek bile çok iyi gelecek bana. İnsan eski dostlarını görünce böyle oluyormuş demek ki. " Eski dost muydu onlar? Zora ki yutkundu Reyyan, naif bir ifade ile baş örtüsünün ucunu düzeltirken bir örtünün saklayabileceği en güzel saçlara sahip olduğunu düşündü Ufuk. Nefesini kesen güzelin baş örtülü bir kız olması ne kadar da ilginçti? "Güzel tesadüf oldu." deyince Ufuk, nihayet sözün kendisine geldiğini hissetti genç kız. "Tesadüf yoktur ki Kayma..." beş yıl sonra adamın sıfatının halen bu olması ne kadar da ilginçti, kibar bir mahcubiyet ile sözünü yarıda kesti ve, "Gazetecilik diğer mesleğinize göre biraz dağınık kalmış." dedi. "Haklısın, en azından takım elbise giymek zorunda değiliz. " "Size çay ikram etmemi ister misiniz?" "Çay?" "Ya da kahve?" "Ahh çok memnun olurum, hangisi hazır da ise alabilirim. Hiç önemli değil." "Çay getiriyorum öyleyse. " "Hay hay!" Reyyan kendini iki kişinin güçlükle sığabileceği mutfağa attığında, yüreği pır pır eden bir kuş kadar biçare, ruhu o kuşun kafeste ki bedeni kadar çaresizdi. Titreyen elleriyle çay bardaklarını taşıyamadığı için bir tepsi ile taşıyıp döndü içeri ve uzattı adama dizlerini hafif kırarak. Sonra da kendi bardağını çalışma masasına bıraktığı tepsinin üzerinden alıp adamın şekersiz çayını yudumlayışını dinledi. Sadece dinledi... Bakamadı... Göremedi... "Peki, İstanbul'a alıştın mı Reyyan, benziyor mu memleketine?" Reyyan, başını kaldırdı ama gözlerini kaçırdı. "Benzemez... Burada her şey oradan farklı. Ancak alıştım. Önemli olan ailemin bir arada olması." "Ailen derken?" Adamın bakışları genç kızın parmaklarına kaydı. Yüzüğü vardı! Reyyan evlenmişti! Öyle ya dindar kızlar çabuk evlenirdi. Bir an buna kırıldı içi ama sonra ne için kırıldığını anlamlandıramadı ve devam etti. "Evlendin mi yoksa?" "Hayır henüz değil." derken aynı elinin baş parmağı ile hafifçe dönen yüzüğünü düzeltti Reyyan. "Öyleyse yakında." "Tarih belli değil." "Evleniyorsun ama." "Kısmet?" Gülüşü soldu Ufuk'un ama belli etmedi, gözlerini dükkanda çevirip, "Çok güzel olmuş, her yer buram buram emek kokuyor. Ellerine sağlık! Tam da sana yakışan temizlikte bir iş olmuş Reyyan. Senin adına çok mutlu oldum. Hayatını ne güzel sürdürmüşsün." "Sağ olun." Bir kaç saniye sessizce çayını içti Ufuk, o dilimde de dükkanı incelemeye devam etti, sonra da Reyyan'ın sorusu ile döndü yeniden kıza. "Siz tekrar alışabildiniz mi eski hayatınıza, yani bizim oralardan sonra?" Önce durgunlaştı Ufuk... Sonrası da öncesi de hiç hatırlamak istemediği halde unutamadıklarıydı. Kaşlarını kaldırdı sonra, biraz dalgın nefes aldı verdi olduğu yerde ve, "Alışmasak daha iyiydi sanki be Reyyan?" dedi. Adamın ne demek istediğini anlamadı Reyyan, içinden küçük bir yaş hesabı yaptı, adam otuzunu geçmişti. Acaba bir karısı ve ailesi var mıydı? Parmağına baktı; boştu! Sormayı uygun bulmadı bu konuda sustu. "Alışıyoruz ama, fani dünyanın fani kullarıyız biz." Ufuk, kızın ne demek istediğini düşündü sonra türkçe söylenmiş bir cümleyi anlayamamış olmayı gururuna yediremedi. Açıktı sözleri ama altında neler ima ediliyordu. "Kalıcı olan yok değil mi Reyyan?" "Yok Kayma... Özür dilerim, ben başka türlü... Kusura bakmayın!" Öyle ya artık Kaymakam değildi Ufuk... Olmak istemediğinden emin olduğu tek vasıf da buydu zaten. "Adımı hatırlatmamı ister misin Reyyan?" Kaçamak bakışlarını gülüşüne siper etti genç kız, Ufuk da bardağının son yudumunu içip bıraktı masaya. "Ufuk." Başını bildiğini ima eden bir halde salladı Reyyan... Adam devam etti. "Küçük bir araştırma yapıyorum. Yüzeysel! Aslında röportaj yapmak üzere geldim buraya. Dişime göre bir esnaf bulursam köşemde yazmak için. İsim vermeden siyaset yapmadan sadece ekonomik gidişat, kapalı çarşının durumu, turist yoğunluğu, insanların alım gücü gibi konular üzerine bir kaç soru sorsam cevap verir misin bana?" Madem iş için gelmişti Reyyan da ona yardım edecek kişi olduğu üzere çıkmıştı karşısına, sonra da ekledi Ufuk. "Madem tesadüf diye bir şey yok Reyyan Hanım, öyleyse senin de işime yarayacağını umuyorum." "İyi de anlamam ki bunlardan ben. Gelirim işimi yapar giderim." Not defterini eline aldı tekrar Ufuk, dizini taburenin ara basamağına dayadığı ayağı sayesinde karnına çekti ve defteri dizine koyup bu cümleleri anlayacağı kısaltmalarla yazdı. "Gün içinde en çok ne satıyorsun?" "Belli olmuyor her gün başka? Aslında daha çok çin malı, ucuz ithal mallara ilgi var. Siz şuan benimle röportaj mı yapıyorsunuz?" Defterinden başını kaldırdı Ufuk. "Ani mi oldu?" "Yani ne bileyim ben daha olur dememiştim." "Ben eski bir dostunu görmüş herkes gibi yardımcı olacağını düşündüm. Ayrıca, ben biraz mizah tarafı baskın bir köşe yazarıyım. Aynı zamanda da sosyal konularda muhabirlik yapıyorum ve televizyon programım var. Sahi sen beni hiç televizyonda görmedin mi?" "Bizim evde halen televizyon yok." O an bu muhabbeti Celal Bey ile yaptığı anı hatırladı genç adam. Televizyonun insanı ailesinden, toplumdan nasıl uzaklaştırdığından, insanlara dayatmak istediğini verdiğinden, aldatmaca kurgularla ulaşılamayana özendirdiğinden bahsederken nasıl da kızgındı televizyonu icat eden, geliştiren herkese... Burkuldu Ufuk'un içi. Hiç unutamadığı o cümle kulaklarında yankılandı. Hakkını helal etmediğini söylemişti Celal Bey! Bağır çağır değil, hep aynı ses de, hayal kırıklığını anlatırken ki tonu bile değişmeyecek kadar aynı düzlükte olduğunu ispatlarca... Hiç mi eğri yola sapmamıştı diye çok düşünmüştü Ufuk, bazen öyle olduğunu düşünüp rahatlamış, bazen de asla olamaz deyip daha çok özlemişti onunla geçirdiği zamanları... Bıraktı defteri, indirdi dizini. "Baban nasıl Reyyan?" "İyi." "Hiç bahsediyor mu benden, bazen, ara ara?" Başını iki yana salladı Reyyan, onun adı babası için de kendisi için de tamamen yasaktı içten içe konulmuş yasağa herkes uyuyordu. "Hiç mi?" "Hiç." "Demek ki halen kızgın. Beni gördüğünü söyleyecek misin ona?" "Söylemem herhalde." "Neden?" "Bilmem." "Kızar mı?" "Babam kızsa bile unutur, insan evladına ne kadar kızacak da... Ama diyemem, yani üzülür... Ardınızdan da çok üzüldü... Hatırlatmak istemem..." "Üzüldü demek!" "Evet." Sessizce kalktı Ufuk oturduğu tabureden, defteri makinenin bulunduğu çantaya koydu. "Kendine iyi bak Reyyan, çay için sağ ol." Reyyan biten bardağa çevirdi bakışlarını sonra bakışları orada dalgın: " Siz de kendinize iyi bakın." dedi. Adam dükkanından çıkarken merak ediyordu Reyyan, Allah bir daha onu görmesini istiyor muydu acaba? İstiyorsa mutlaka bunun bir nedeni olmalıydı? Kader böyle bir şey miydi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD