Reyyan, seccadesini toparladığı odasının ay ışığı aydınlığında ağır hareketleri ile yatağının ucuna iliştirdi bedenini. Akşamdan beridir, belli belirsiz oturma ihtiyacı hissediyordu. Yoruluyordu çabucak, dalgınlığı daha belirgin oluyordu bedenini sabitlediğinde ama gene de buna mani olamayacak bir ruh haline sahipti. Bütün adımlarını düşünerek atan insanlar gibiydi; elini uzatıyordu bir an, sonra ne için uzattığını unutup geri çekiyordu. Sonra yeniden hatırlayıp yapması gerekeni yapıyordu. Ama mücadelesi zor bir hali vardı, Ufuk ile yeniden karşılaşmış olmasının. Hiç değişmemiş gibi, onca yaşananın arasından; yıllar sonra karşısında unutmaya çalıştığı her şeyin içinden fırlamış gibi çıkmıştı; hafif uzamış saçları, kirli sakalları, spor kıyafetleri, tebessümü ve yıllar önce ona atılan iftiranın yükünü taşıyamadığı her halinden belli hüzünlü bakışları ile.
Kim kabul edebilirdi ki böyle bir iftirayı, bir şekilde çekip gitmesi bile kabullenir görüntüsü vermeye çalıştığını gösterse de; Reyyan hep iftira olduğundan emin hallerinin tekrarında onun için bir kez daha üzüldü. Zavallı adam, resmen bu dünya da emeği ile geldiği koltuğun hezimetine uğramıştı. En kötüsü de en çok inandığı memuru, Celal Bey de inanmıştı bütün bunlara ve ona arkasını dönmüştü. Keşke, babası da gözü ile gördüğünü dahi sorgulayan inancında ısrarcı olsa ve Ufuk'un aklanması için elinden geleni yapsaydı. Bütün düşüncelerinin arasında, bir eliyle sımsıkı tuttuğu; tersinden dörde katlanmış seccadeyi bırakmadan, komodin üzerinde 'bip' sesi ile titreşimi duyulan telefonuna uzandı. Kimin aradığını ekranda ki isimle gördü... Arayan sadece bir gün önce sıfatının belirlendiği nişanlısıydı. Hem adı hem de soy adı ile kaydettiği nişanlısının kartviziti karşısında, ışığı yanıp yanıp sönen telefonunun ekranındaydı. Aklında ki karmaşanın dağılmasına neden olacak kişi belki de oydu. Her anlamda kendine uygun olduğu konusunda şüphe duymadığı adamdı Kerem ve babası dahil, bütün aile bireyleri onu çok seviyorlardı. Terbiyeli, namuslu, inançlı ve vasıflı bir adamdı. Ve neredeyse ilk kez onu cep telefonundan gecenin bir saatinde arıyordu. Belki de bu durum, aralarında bazı halleri meşru kılan nişanlılıktandı. Telefonun cevap verilmediğinde kapanmasından endişeli, aramaya karşılık verip, avucunun içinde ki makineyi kulağına tuttu. İlk sözü söylemesi gereken oyken sustu ve o zaman Kerem tereddütlü bir tonda,
"Reyyan?" diye seslendi...
Adı halen Kerem'in sesinde yabancıydı! Alışmayı umdu genç kız.
"İyi geceler." dedi kısaca. Ona bugüne kadar bey diye bahsettiğini hatırlayıp, hitabını değiştirmekten kaçındı.
"Hayırlı geceler. Rahatsız etmiyorum umarım. Nasılsın? Yani görüşmeyeli... Aslında bugün dükkana gelip seni görmek istedim ama, bilmem çok ısrarcıyım diye rahatsız mı olursun dedim? Olur musun?"
İki sorusu vardı bir konuşmanın içinde... Adamın kendine olan ilgisinin samimiyetini ele veren şaşkınlığına tebessüm etti Reyyan ve biraz daha rahatlayıp, "Olmam." dedi.
"Memnun oldum, öyleyse müsait zamanlarımda gelip seni gene önce ki zamanlarda olduğu gibi görürüm. "
"Tabi olur!"
"Olur... Pekala, sevindim! "
Kerem'in tutukluk yapan hali, Reyyan'ı tanıdığı zamanlara rast geliyordu. Genç kız ilk aşkı, ilk gönül sarhoşluğu ve ilk fani heyecanıydı! Haliyle her biri olasıydı onun için ama Reyyan için itici olmaktan endişeliydi. Derin bir nefes alırken, kızın kulağının dibinde soluduğunu fark edip güldü ve ekledi, "Önceden konuşacak bir sürü şey buluyordum ama böyle telefonda olunca, bir de artık şey olunca.. Yani nişanlı! Sana da farklı geliyor mu bilmiyorum ama sanki mayın tarlasında yürüyormuşum gibi, yani seni bombalara falan benzetmiyorum yanlış anlama, sadece ben biraz acemiyim, bir kadına bu durumlarda nasıl davranılır... Densizlik etmiyorum değil mi, Reyyan?"
Ne bilsindi ki Reyyan, nişanlılar nasıl konuşurdu? Böyle içinden geldiği gibi dökülmek densizlik miydi? Adamın cesaretini kırmak istemedi. Üstelik, karşısında ki adamın kıvranışı belli belirsiz hoşuna da gidiyordu. Kibar bir adamdı Kerem, hele ki böyle temiz bir tarafı olduğunu ilan edişi daha da naif geliyordu genç kıza.
"Etmiyorsun. Yani bilmem ben rahatsız değilim."
Kerem, heyecanının daha çok büyüdüğünü hissetti. Düğün meselesi için konuşmak istemiyordu ama bir tarafı ne kadar hızlandırılması gerektiğini fısıldayıp duruyordu ona sürekli.
"Yarın iş çıkışı seni bir yere götürsem gelir misin benimle Reyyan? Yani dükkanı kapadıktan sonra!"
Reyyan, planın olasılığını düşündü... Babası akşam vakti dışarı çıkmasına asla müsaade etmezdi. İşe gidip gelişlerinde bile ona eşlik eden Gani Eniştesinin varlığını düşününce vazgeçti peşinen Reyyan, babası bu hale izin vermezdi. Evlilik başkaydı ama nişanlılık kesinlik içermiyordu.
"Babam için olmaz sanıyorum."
"İzin isteyebilirim."
"Olmaz öyle, babam emrivaki yapılmasından hiç hoşlanmaz. Şimdi benim senden böyle bir talep de bulunduğumu zennederse üzülürüm. "
"Anladım! Öyleyse saygı duymak zorundayım. Çalıştığın saatler içinde çalışıyor olsam da önceden nasıl vakit ayarlıyorsam gene öyle yapacağım. Yalnız söyleyeyim, çok ders asan sorumsuz bir öğretmen olarak öğrencilerim için kötü bir profilim."
Adam onu görebilmek için derslerini mi asıyordu? Sevinmek istedi buna Reyyan, önemsendiği, onun için çabalandığı ima edilirken heyecanlanmak istedi. Kalbinde böyle bir his yoktu! Güven öncelikli hislerinin adı heyecan değildi. Bu heyecan işini çocukluğunda bırakmış olmalıydı. On sekizinde bir kaymakamı peşine takacak kadar ilgi çekici olduğu zamanlarda... Sahi, koskoca ilçe kaymakamı on sekizinde içine kapanık bir ailenin ortalama kızının peşine takılmıştı, ona ne hissetti ise bu sebeple ilgi göstermiş, gizlenmiş, takip etmiş, tarihi bilgilerini anlatmış, akıl vermiş, şaka yapmış, gülmüş; güldürmüştü! O günlerin özlemini daha mı çok hissediyordu bugün?
"Reyyan orada mısın?"
"Buradayım."
"Yarın görüşürüz öyleyse."
"Görüşürüz."
Telefon kapandığında önce seccadeyi bıraktı komodine, sonra telefonu... Başını örtüsünü çıkarmadan yastığa koyduğunda gözlerini kapadı... Ufuk onu nasıl da tanımamıştı? Nasıl da tanımak için çabalarken komik görünmüştü? Nasıl da eskisi kadar öz güveni yüksek bir adam olarak karşısında kendini dinletmişti? Nasıl da... Sağına döndü Reyyan, dudakları kıpırdanmaya başladı; her gece okuduğu duası her seferinde yarıda kesildi, devamı gelmedi... Unutmakta o kadar ısrarcıydı ki hafızası... Ah, dedi küçük bir inleme eşliğinde, "Gene ne oluyor bana?" kapadı gözlerini ve kıyafetleri ile sancılı, geç ve zor bir uykuya daldı.
***
Sonraki gün, her zaman ki işleyişte raflarının tozunu aldı,bir kaç boyama çalıştı, Reyyan; erkenden demlediği çaydan önce birer bardak kayın pederi olacak olan kilimci Hüseyin ile içti, sonra Gani eniştesi ile. Sonrasında çayını yeniden tazelemek için çaydanlığı ve demliği ayrı ayrı temizledi, çaydanlığı suyla doldurup, demliğe her zaman ki ölçüde çay attı. Tekrar içeri dönüp, içeri giren bir kaç müşteri ile ilgilendi. İnsanlara el emeği işlerin satılmasının zorluğunu düşünerek, bir kaç çin malı eşya sattı. Tekrar içeri girip henüz taşmak üzere olan çayını demledi, tekrar masasına dönüp, gözünü yormayan narin bir ışık saçan masa lambasının ışığında, ayaklı ısıtıcısının sıcağında çalışmaya başladı. Kırmızı rengi her vurduğunda seramiğe, sonra maviyle buluşturduğunda; arka odada fırınlanmadan evvel ki her hamlesinde dalgın, düşünceli ama her biri birbirine karışmış bir halde uzunca bir süre çalıştı. Ta ki dışarıdan birinin dükkana girdiğini anlamasına neden olan kapı süsü zilli filleri duyana kadar. Batıl inançları yoktu Reyyan'ın! Bu filleri ona hediye eden Kerem'di! İçeri biri girdiğinde dalgınca çalışırken korkmasındansa böylece haberdar olsun istemişti. Filler ise sadece bir rastlantıydı! Rastlantı diye bir şey yoktu! Ufuk da dün dükkanına o rastlantı nedeniyle girmemişti. Başını masasından kaldırdı, karşısında koyu yeşil parkesi, başında ki füme beresi ve beresinin altında kulağında görünen küçük halka küpesi ile Ufuk duruyordu. Küpesine takılmadı Reyyan! Hiç bir zaman şekilci değildi zaten! Ancak, ilk kez fark ediyordu. Belli ki dün küpesi yoktu! Ufuk'un yüzünde tebessüm vardı. Ayağa kalktı Reyyan, aynı tebessümü taşımak istese de şaşkın ve meraklıykan bunu yapmak mümkün değildi.
"Kolay gelsin, İyi günler." derken bir kaç adımla yaklaştı ona Ufuk, arkasında bıraktığı kapı kapandı, kapanırken hafif bir ses çıkardı. Reyyan, kapıya doğru kayan gözlerini çekmedi o noktadan ve usulca cevap verdi.
"Hoş geldiniz!"
Neden gelmişti? Bir kez daha neydi söyleyeceği merak ediyordu Reyyan, ediyordu ama sormak da istemiyordu. Korkuyordu sanki biraz! Sadece başını salladı Ufuk, sonra da hiç solmayan tebessümü ile, "Bir çayını içmeye geldim." dedi.
Sadece bu kadar mıydı? Reyyan, adama oturması için masasının önünde ki tabureyi gösterdi. Adamın ne fotoğraf makinesi, ne de omzuna asılı çantası vardı! Ciddi ciddi bir çay içmeye mi gelmişti? Sessizce mutfağa geçti Reyyan, Ufuk da genç kızın ardından baktı. Up uzun bir etek giymişti bugün Reyyan, ayak bileklerine kadar düz kesim çizgili bir etekti, eteğin çizgilerinden birinin renginde uzun bir hırkası vardı, düğmesiz hırkasını bir kuşakla arkasında bağlamış içine de krem rengi bir gömlek giymişti. Eşarbı da tıpkı gömleği gibi tiril tiril duruyordu ve eşarbın üzerinde her renk kıyafetleri ile bire bir aynı tonlarda çizgiler vardı. Tıpkı eteği gibi! Ufuk, modaya hayatında ilk kez ilgi duyacaktı neredeyse, ilgisinin "Muhafazakar Kadın Kıyafetleri" olacağı da ne kadar açıktı! Acaba saçlarını kestirmiş miydi Reyyan? Yoksa tıpkı eskisi kadar uzun muydu? Uzun ve düz! Parlak saçlarını örten parlak kumaş örtünün altında ki varlığı ile... Reyyan, elinde küçük bir tepsi ile girince düşünmekten men etti kendini adam ve uzatılan çayını alıp, "Dün öyle apar topar gittim sana da ayıp oldu." dedi.
Reyyan, kendine kalan bardağı alırken masanın arkasına geçti. Ufuk ile biraz mesafe koyduğunda kendini daha rahat hissedecekti. İçinden bir kaç kez, nişanlı olduğunu geçirdi...
"Ayıp oldu mu?"
Ufuk, az evvel ki cümlesine karşılık alamayınca cümleyi bir soru halinde özetledi. Reyyan, bugün biraz tutuktu! Dün karşılaştıklarına sevindiğine neredeyse eminken; bugün, başka türlü karşılanmıştı sanki. Rahatsız mıydı Reyyan varlığından? Nedeni neydi? Nişanlısı mı? İyi de eski bir dosttan kime zarar gelirdi ki? Ne zaman aralarında ki 'şeyin' adı dostluk olmuştu? O 'şeyin' hiçbir adı olmadığına göre; dostluk diye kılıf da bulunabilirdi.
"Ayıp! Yo, neden olsun ki? Siz gene iş için mi geldiniz?"
Biraz kaba olup olmadığını tarttı, Reyyan sorusunun. Kabaydı! Abartıyordu tepkisini! Adam iyi niyetliydi belli ki. Arada gelip bir bardak çay içecek kadar da mesafeli! Ne zaman aşırılığını görmüştü ki zaten?
"İş? İşim yok! Kapalı çarşı esnafını yazmaktan vazgeçtim! Daha doğrusu erteledim. Yazarsam seninle röportaj yapmadan yazmam, haberdar olursun zaten."
Röportaj yapacaklardı, ileri ki bir tarihte varlığından haberdar olacaktı. Görüşecekler miydi? Yani, başka türlüsü mümkün olmadığına göre sık sık buraya mı gelecekti? Çayından bir yudum aldı Reyyan, biraz demli koymuştu. Keşke daha açık koysaydım diye düşünürken tekrar duydu Ufuk'u.
"Dün seni gördükten sonra, şaşırdığımı zaten gördün ya; biraz tuhaf oldum, akşam bir türlü bunun sadece bir tesadüf olmadığını söyledim. En son konuşmamızı hatırlıyor musun Reyyan?"
Gözlerinin laciverdi kocaman çukurlarla pörtledi adeta genç kızın, Ufuk bir cevap beklerken gördü genç kızın şaşkın, korkak halini. Oysa ne cesur görünürdü; on sekizinde, bütün aile baskısının içinde yetişen tek cengaver gibiydi gözünde. Masum! Kırılgan! Ama dimdik! Kızın konuşmayışı, pür dikkat donan bakışları, hafiften dolan gözleri ile söylediklerini tarttı Ufuk. Ne demişti sahi? Neye üzülmüştü şimdi Reyyan? Son gidişinde ki yalvarışı mı gelmişti aklına, çaresiz mani olmaya çalışmaları mı? Elini uzatsa, sadece bir kaç saniye elini tutsa ve gidişini bırakıp, sonrasında onu hep düşündüğünü anlatsa... Reyyan aniden bardağını alıp masadan kalktığında Ufuk da aynı hızla doğruldu yerinden. Genç kız mutfak bölümüne geçerken, arkasından girdi mutfağa, Reyyan elinde ki bardağın içini lavaboya boşaltmak isterken eli yandı, bardağı bıraktı, çay bardağının ucu lavabonun zemininde kırıldı, panikle kırığa uzanan genç kızın sanatkar zarif parmaklarından birine kesik bardak girdi ve tıpkı o parmaklara yakışan acı dolu ama belli belirsiz bir inlemeyle kanayan parmağını tuttu Reyyan. Bir anda avucu kanı ile dolarken, gözlerine az evvel dolan yaşlarda yanaklarına düşmeye başladı.
"Ah, ne yaptın sen? Kestin mi?"
Ufuk, genç kızın acısını göz yaşlarından ya da inlemesinden kestirmeye çalışarak, müdahale etmek için eline uzandığında, Reyyan bir kaç adım geri çekildi, "Önemli değil, kesildi sadece." derken, avucundan sızan kanı eteğine düştü, renkli çizgilerden birinin üzerinde yayılırken Ufuk, ocağın yanına fayansa asılmış küçük bir havluyu alıp uzattı ona, "Bununla bastır da dursun kanın."
Reyyan, sadece bir kaç saniye adamın yardım etmek için çabalayan haliyle uzattığı havluya baktı ama sonra kanayan elini bırakıp havluya uzandı. Kesilen parmağı feciydi! Ufuk da kesiği şimdi fark etmişti, öyle havluyla duracak gibi değildi. Durumun kötü olduğunu söyleyip, o havluyu parmağına bastırırken dikiş atılması gerektiğini belirtti. Yoksa kanı durmazdı. Durmayacaktı da! Reyyan, üç beş kez ısrar eden adama itiraz etti. Adeta kesik parmağıyla, yıllar öncesinde kalmış duygularına savaş açmış gibiydi! Savaşta yenildi, adamın askıdan alıp uzattığı kışlık pardösüsünü giydi ve dükkanı alelacele kilitleyip Ufuk'un peşinden yürümeye başladı. Kilimci Hüseyin dahil kimseye görünmeden çarşıdan çıkmasını dahi düşünmeden Ufuk'un yanında yürüyordu. Kesik parmağının bir merhemi mutlaka vardı ama onunla gittiği hastanede başka merhemler var mıydı ilk iş onu soracaktı? Ufuk'un yol üzerinden çevirdiği taksinin arka koltuğuna tek başına geçtiğinde, Ufuk da öne oturmuştu. Dakikalar sonra hastanede, yanında yıllar sonra Ufuk'la, bir kaplumbağa doktoru olan kaymakam ile, parmağının dikilmesini bekliyordu. Kesik derindi ve dikiş atılırken canı çok yanıyordu, hiç sesini çıkarmadan doktora sunarken parmağını, gözlerinden de ardı arkası kesilmeyen yaşlar akıyordu. Sessiz göz yaşlarını bir kaç adım uzaklıkta ki karşısından izleyen Ufuk ise, hipnoz olmuş gibiydi! Daha düne kadar hiç ilgisini çekmeyen, hatta onları kat kat giyinmiş karışık bir etle yapılmış bir hamburger ekmeğine benzetirken şimdi karşısında tıpkı kıyafetlerinin ipeği gibi parlak, kaliteli bir kızın göz yaşları ile acı çekiyor gibiydi. Üzülüyor muydu? Üzülüyordu! Reyyan'ın canı acıyor diye canı acıyordu! Saçlarını, her gün başka bir ipek kumaşa sarmış sarmalamış o kızın canı yanıyor diye canı yanıyordu. Bembeyaz tenine, yanaklarına düşen her parlak göz yaşı ile yanıyordu. Artık acısının tahammül edilmez bir hal olduğunu gözlerini sımsıkı kapadığında anlamıştı. Tek bir "ah" bile dememiş olsa da anlamıştı işte. Yanına gitti, boşta kalan eline uzandı sonra da, "Az kaldı geçecek." deyip, o eli tuttu. İlk kez dokunulmuş saf ipektendi o el de... Tıpkı üzerindekiler gibi! Reyyan'ın gözleri açıldı, göz yaşları uzun kirpiklerini sırılsıklam kılmış bir halde önce adamın dokunduğu eline sonra da adamın yüzüne baktı, şefkat vardı Ufuk'un gözlerinde...
"Altı yaşında ben de başımı yarmıştım, inan bu dikiş nasıl yakar canı iyi bilirim!"
Dikişi yapan sağlık görevlisi Ufuk'un sözüne gülümsedi, parmağa atılan dikişin daha çok can yakacağını söylemek istese de vazgeçti. Belli ki, zavallı kızı teselli etmeye çalışıyordu. Göz ucuyla bir hastasına bir de yanındaki adama baktı. Yeşil parkeli, küpeli bir sosyalist ile türbanlı bir kızın aşkı tam da romanlara layık olmalıydı.