Reyyan, belli belirsiz gülümsedi... Parmağı acıyordu ama Ufuk'un şu sözü uyuşturucu gibi gelmişti. O sözü müydü uyuşturan yoksa sağlam eline değen, sert dokulu eli mi? Bir erkeğin elini tutmasına izin veriyor olması doğru değildi biliyordu ama yüreği öyle çok aksini söylüyordu ki... Usulca çekti elini! Doğru olanı yapıp gözlerini de çekmesi gerekse de o nokta da kaldı ve "Bisikletten mi düşmüştünüz?" dedi. Ufuk da gülümsedi böylelikle, bunu Reyyan nereden bilebilirdi ki?
"Bisikletten düşmüştüm... Kırmızı bir bisikletim vardı, mahallede herkes kız bisikletine bindiğimi söyler alay ederdi. Bir gün bende onlara hadlerini bildirip yarış yapmayı teklif ettiğimde, benim bisikletimin onlarınkini geçeceğini iddia etmiştim. O gün kaybettim!"
"Üzüldüm."
"Ben de üzülmüştüm ama kabullendim. Daha büyük kayıplarım oldu."
Çekti gözlerini Reyyan! Ufuk'un hayatına dair bildiği o kadar az şey vardı ki... Bir bisiklet yarışında düşmüş olması, başının yarılmış olması ile başlanırsa bitmek bilmezdi. Bitirmek gibi bir çabaya girerse de her şey sarpa sarmaya başlardı. İçinden bir kaç kez Kerem'i sayıkladı... Kibarlığını, saygılı tavırlarını, hep itinalı oluşunu, mahcubiyetini... Nihayet parmağındaki sızlamaya karşılık dikiş işlemi bitti ve kalktı, çantasını sımsıkı tutup, hastane kapısına kadar Ufuk'a eşlik ettikten sonra yalnız döneceğini söylemek üzereyken adam ondan önce davrandı.
"Sana sahilde bir kahve ısmarlayayım mı?"
Hayır demeliydi! Sahilde kahve ısmarlamamalıydı Ufuk! On sekizinde değildi! Ona da , ilgisine de inanmamalıydı. Tekrar aynı yalnızlığa mecbur kalmamalıydı. Kerem'i düşünmeliydi!
"Seninle sohbet etmeyi özlemişim."
Başı önünde güçlükle yutkundu Reyyan! Gerçekten hiç karşılıklı sohbet edemediklerini söylemeyi düşündü vazgeçti. Bu doğru değildi... Başını kaldırdı ama bakışlarını kendine saklayıp "İşimin başına dönsem iyi olacak." dedi.
"Yarım saatini alırım."
"Özür dilerim, sizi kırmak istemem ama gerçekten böylesi daha münasip."
Ufuk, belirgin bir kabullenişle başını öne doğru salladı... Geçmişi geri getirmek mümkün değildi, bütün serptiği umutların gencecik kızın yüreğinde senelerce saklandığını düşünmekte aptallıktı. Reyyan'ın hayatında ne köklü değişiklikler olduğu şu görüntüsünden de belli değil miydi zaten? Mahcup, kırılgan halleri belki de bu yüzdendi; geçmişin kırgınlıkları yüzünden... Ne kadar önemsenmiş olabileceğini tahmin etmesi zordu. Yaşanılması muhtemel olan her şeyi bırakıp kaçmıştı! Yaptığı şey tam anlamıyla kaçmaktı elbette, utancından, ayıbından, günahından kaçarak kurtulabileceğini sanmıştı. Kurtulamamıştı! Vicdanı bıraktığı yerde kaçtıkları ile kalmamıştı çünkü.
"Öyleyse kendine dikkat et, Reyyan." derken, sesi fısıltıya yakın çıkmıştı Ufuk'un... Gözleri belli belirsiz kızın yüzünde çoğu kez kaçamak bakışlarla başka yerlere havaya, yere, uzakta ki bir noktaya sabitlenirken devam etti "Seneler sonra tekrar seni görünce, her şeyin geçmişte olduğu gibi kaldığını sandım. Öyle ya sen büyüdün! Değiştin! Hayat gibi... Belki bir gün gene görüşürüz Reyyan, hoşça kal!"
Bir an, bir veda hareketi ile kızın omzuna dokunacak olduysa da vazgeçti Ufuk. Kızın bundan pek hoşlanmayacağı aşikardı! Kaldırdığı elinin parmaklarını katlayıp bir yumruk yaparken geri dönüp, ağır adımlarla uzaklaştı. O uzaklaşırken Reyyan bulunduğu yerde öylece kalmıştı. Uyuşan dikilmiş parmağı, gözlerinin önünde uzaklaşan yeşil parkeli adamın bir eliyle tuttuğu beresi, diğer elinin kırgınlıkla yumruk olmuş hali... Mani olamadığı gerçeğine yaslanıp seslendi.
"Kaymakam bey?"
Başka türlü seslenmek isterdi ama öyle plansız bir haldi ki bu, ağzından böyle çıkmıştı. Onu her düşündüğünde bu sıfatla hayal ettiğinden yıllar sonra da gene sıfatı buydu işte. Ufuk durdu! Artık kaymakam olmasa da, o defteri çok önce, kısa bir tecrübeyle kapamış olsa da tanıdı ve durdu. Arkasını döndü, Reyyan oracıkta duruyordu halen. Yaklaşmadı kıza, genç kız da hiç bozmadı istifini. Bir kaç saniye her ikisinin de ne yapacağını bilmediği tutuklukla kalakaldı. İlk adımı Ufuk attığında Reyyan da ona karşılık verdi, tekrar yakınlaştılar, tekrar aynı mesafede birbirlerinin karşısında durdular.
"Çok kalamam, yani dükkan uzun süre boş kalmasın. "
Gülümsedi sadece Ufuk! Kabul edecekti elbette! Yol gösterdi ve yanında örtülü bir ucube ile, hayır bugünden sonra onlara ucube demeyecekti! Zaten öyle de görünmüyorlardı ki? Sadece yargıları öyle görmesine neden olmuştu. İşte tertemiz giyinmiş, pırıl pırıl bir genç kızdı! Tercihleri onu ucube yapacaksa, farklı olmak adına tarzlarını şekilden şekile sokan herkese ucube denebilirdi. Saygı duymaksa top yekun saygı duyulmalıydı! Tek sınıfı dışladığın zaman saygılıyım fiilinin eksik kaldığı aşikardı!
Az sonra, deniz kenarında rüzgarla birlikte kıyıya şiddetle çarpan deniz kıyısı bir çay bahçesinde karşılıklı oturuyorlardı. Reyyan, ilk kez baş başa bir erkekle oturuyordu; Ufuk ise bu ayrıntının çok farkında olmadan sıradan buluyordu durumu.
"Bazen seni aramak istedim biliyor musun Reyyan?"
Genç kızın bilmem kaçıncı turla karıştırdığı sütlü kahvesinin kaşığı elinde dondu, gözlerini hiç çekmedi fincandan ve Ufuk'un sözlerine daha bir kulak kesildi.
"Ama cesaret edemedim... Açıkçası çokta merak ettiğim için yapmak istedim bunu. Yoksa kendimi hatırlatmak niyetinde falan değildim. İşte okulun nasıl gitti, kazanabildin mi iyi bir bölümü, tarihle aran nasıl gibi bir kaç şey sormak istedim. Yapamadım! Biraz babandan çekindim ama en çok da senden! Bana hangi sıfatla aradığımı, seni ne hakla merak ettiğimi söylersin diye, kızarsın diye... Doğru mu düşündüm bilmiyorum. Gerçi bunların şuan hiç de önemi yok biliyorum. Yani geçti gitti diyorsun değil mi?"
Geçtiğini sanıyordu Ufuk! Reyyan, sabit bakışları ile başını iki yana sallayarak kabul etmedi Ufuk'un söylediklerini ama sustu!
"Geçmedi mi?"
Ne diyecekti ki? Geçmedi dese neye faydası vardı? Bu kadar olmazın içinde... Gene sustu!
"Biliyor musun Reyyan, o kaplumbağa öldüğünde sana bunu söylesem üzülecek olmanı göze alamamıştım. Sonra daha çok üzdüğümü ... Saçmalıyor muyum? Öyleyse söyle, susarım! Havadan, sudan, hayattan, geçim sıkıntısından falan söz ederim..."
"Geçim sıkıntısı mı çekiyorsunuz siz?"
Ufuk, şaşkınlıkla konuşmak için hayretine kapılmış olarak kendisine bakan kızın o sevimli haline gülümsedi. "Yo, dikkatini çekmek istedim. "
Reyyan, böyle usta erkeklerin oyuncağı olmayacak kadar zayıf olduğunu bile bile bu adamla gelip bu masada karşılıklı oturduğu için kendine kızmak istiyordu ama yapamıyordu. Şu sözüne kızmak istiyordu, kızamıyordu. Sadece alık bir aşık gibi bakıyordu, öylece, ifadesinde; koskoca şaşkınlıklar ve beraberinde beklentiler var gibiydi.
"Sanırım başardım da..."
"Bence biz aynı duyguların insanları değiliz, Ufuk Bey! Baksanıza siz beni konuşturmak için gerçek olmayan bir laf atıyorsunuz ortaya bense konuşsam yanlış olur mu diye tartıyorum."
"Neden yanlış olsun ki?"
"Neden olsun biliyor musunuz; çünkü, biz yabancı iki insanız birbirimize."
"O kadar da yabancı değiliz. "
"Yabancıyız, hem de çok! Siz benim tanıdığım kaymakam değilsiniz şuan, benim tanıdığım kaymakam beyin böyle yeşil bir parkesi yoktu, böyle uzun sakallı olmazdı hiç! Hep bir kaç adım arkamdan, beni düşünerek, biri görür mü diye tedirgin olarak davranırdı. İnce düşünürdü! Oruç tutmasa bile iftar sofrasını bilir, tanır, sayardı! Bir kaplumbağaya merhamet edecek kadar vicdanlıydı! Sebepsiz yere hiç birini yapmamış gibi davranacak kadar düşüncesiz, çekip giderken kendine atılan iftiraları aklamaya çalışmayacak kadar korkak değildi. Siz giden kaymakam beysiniz, kalan değil! O da bana ziyadesiyle yabancı."
İftira demişti Reyyan! İnanmamış mıydı yani, senelerce bunun bir yalan olduğunu sanmış, ona bu yüzden kızgınlık beslememiş, babası gibi gözünden düşürmemiş miydi? Buna sevinmek istese de Ufuk yapamadı, kendi günahı kendine yeterdi, yalanı ile umut salmamalıydı kimseye. Gitmesiyse mesele oradan savunacaktı kendini ve sakin bir tavırda böyle yaptı, "Gitmek zorundaydım," diyerek.
"Öyledir! Sizin doğrularınız, bir şey diyecek değilim... Ama keşke kaplumbağanın öldüğünü bana söylemeseydiniz."
"Yalan söylemeye devam mı etseydim yani?"
"O zaman kendime olan saygım kalırdı."
"Ne demek bu Reyyan?"
"Boş verin! Anlatacak değilim..."
Kahvesinden tek yudum almak istese de alamadı Reyyan, elleri sığmadı masanın üzerine, bedeni oturduğu sandalyede aralık ayının soğuğunda üşürken, içinde bir sürü şeyin de donduğunu hissediyordu adeta.
"Lütfen, ne düşündüğünü bilmek istiyorum."
Söylese ne kaybedeceğini tartmaya başladı Reyyan! İffeti böyle lekelenir miydi? Hayır, duygular fiili olmadığı sürece iffeti lekelenmezdi! Gururu peki... Gurur denen şey kibir alemetiydi, gurur yapacak değildi... Öyleyse neden susuyordu! Konuşmak bir kadına yakışır mıydı? Sessizce kaderine razı olmak bir müslümana yakışır mıydı peki? Kadercilik mücadele etmekten geçmez miydi? Hayatta ahiretin için savaşırken, dünyan için de mücadele etmen gerekmez miydi?
"Bana o gün bir yalancı olduğunuzu söylemiştiniz, hatırlıyor musunuz bilmiyorum ama ben hatırlıyorum. Ben bir yalancıyım Reyyan demiştiniz. Benim gözümde profiliniz hiçbir zaman bir yalancının ki gibi olmamasına rağmen, bunu söylemenizin nedenini çok düşündüm. İnanmama rağmen hemde... Sonra karar verdim, siz küçük bir kız çocuğuna vaat ettiğiniz her şey için pişmanlık duydunuz."
Başını olumlu anlamda salladı Ufuk, etrafında bilindiği üzere neşeli bir adam olma halini iki gündür başka türlü bir hisse bırakmıştı. Neşeli göründüğünü, aslında öyle hissetmediğini iki gündür anlamıştı sadece.
"Haklısın," diye cevap verirken genç kıza, ardını arkasını çok düşünmüyordu. Haklıydı işte Reyyan! Bu karşılık onda ne düşüncelere yol açacaktı derken, tehlikeyi fark edip devam etti.
"Pişman oldum! Gitmek zorunda kalacağımı bilmeden, seni ne kadar kıracağımı düşünmeden davrandığım için pişman oldum. Üzmek isteyeceğim en son insan bile değildin Reyyan. Ne sen, ne de baban kırmak isteyeceğim insanlar olmadınız hiçbir zaman. Ama hayatım boyunca da bir tek sizi kırdım sanırım. Bir tek size inandığım gibi."
"Biz de size inanmıştık."
"Biliyorum... Duygularının ne denli samimi olduğunu çok iyi biliyorum. Belki, kısa süre tanıdık birbirimizi ama bazı insanlar vardır; şeffaf! Sen onlardansın. Yani içini görmek çok zor değil! Ne kadar örtersen ört!"
Reyyan, iltifat aldığını düşünmüyordu aslında... Aralarında ki sohbet bir sitemden karşılıklı iki dost sohbetine kaymıştı sanki.
"Örtü derken, başımda kini kast ediyorsanız," derken kesik baş parmağının hemen yanında ki işaret parmağı ile eşarbını gösterdi Reyyan ve Ufuk sadece gülümsedi.
"Onun örtmek istediği sandığınız gibi değil."
Ne sanıyordu ki Ufuk? Başörtüsü ile ilgili ne kadar gerçek biliyordu? Ya da ne kadarını gerçek kaynaklardan öğrenmişti! Cahilce davranıp bilmediği bir konuda konuşmayacaktı. Lafı değiştirmek için kesik parmağının acısını soracakken, aynı elin parmaklarından birinde ki nişan yüzüğünü gördü Ufuk. Reyyan'ın nasıl bir adama ait olacağını merak etmeye olan akıl trafiği duracak gibi değildi. Sorsa anlatır mıydı acaba? Gene de şansını denemek için ortamı uygun hale getirmek istedi, kahvesini içti; kızın da kendi kahvesini içmesini bekleyip, "Adı ne?" diye sordu. Reyyan, neden bahsedildiğinden emin olamadan tekrar baktı eski ilçe kaymakamı Ufuk Gülen'e. "Kimin?"
"Evleneceğin adamın diyorum, adı ne?"
Neden soruyordu ki şimdi? Onu unutması için vicdanını bastırdığı saniyeler de hemde...
"Kerem."
"Ne iş yapıyor?"
"Öğretmen."
"İyi bir adam mı? Gerçi evlenmek üzere olduğunuza göre iyi bir adamdır! Senin kötü birini sevme ihtimalin nedense yok gözümde."
Sessiz kaldı Reyyan! Kerem için iyi bir adam dese de, ondan bahsetse de ne kadar lüzumluydu bilemedi. Ona haksızlık eder miydi bilemedi? Onun dışarıda bir şeyler içme teklifine babasını mazeret gösterirken burada yabancı bir adamla... Boğazında acı bir tat hissetti o an Reyyan, bir kaç kez öksürdü, sonra yardımcı olmak için ona su uzatan Ufuk'un elinden suyu alıp içti; sonra da kalkması gerektiğini söyledi. Ufuk, genç kızın nişanlısından bahsetmek isteyince fena olduğunu anlayabildi. Demek ki adam onun için önemliydi! Ya da tam tersi! Şu tavırla hangisini düşünmesi gerektiğini tutturamadı! Yola kadar ona eşlik etti, sonra bir taksiye bindirip "Görüşürüz!" dedi. Ufuk tekrar görüşeceklerine emindi! İstemese bile ayaklarının onu kapalı çarşıya götüreceğinden de emindi. Her gün köprü trafiğini aşması gerekse bile bunu yapacağını biliyordu.
***
Reyyan, taksiden inip telaşlı ve hızlı adımlarla dükkanına doğru ilerledi. Kapalı kapının kilidini açmaya çalışırken kesik parmağı ile destek veremediği için oyalandı. Yan dükkandan önce Kilimci Hüseyin sonra da oğlu Kerem çıktı.
"Dur kızım ben açayım," diyerek kilide yönelen adamın sözü ile geri çekildi Reyyan, Kerem'i görse de bakmadı yüzüne. Hüseyin kapıyı açtı, ne olduğuna, parmağını nasıl kestiğine dair bir kaç sual sordu; sonra da bir sıkıntısı olunca bundan sonra önce kendisine gelmesini öğüt verdi. Tek başına hastaneye gittiği için bir baba gibi payladı genç kızı. Reyyan adamı kıracak bir tepki de bulunmadı, söylediklerine karşılık savunmada bile bulunmadan kabule giden bir kaç söz etti ve dükkanına girdi. Arkasından da nişanlısı girdi.
Kerem, dükkanda ki çalışma masasının lambasının çalıştığını, hemen kasanın yanında ki cep telefonunu ve misafir sehpasında ki çay bardağını gördüğünde; Reyyan da pardösüsünü asmak için arka tarafa geçmişti. Oturdu Kerem çay bardağının durduğu sehpanın dibinde ki tabureye, bardağa dokunmadan sabit bir ifadeyle bakarken Reyyan girdi içeri, yeni bir çay demleyebileceğini söyledi, Kerem çok çay içtiği gibi sözler geveledi. Dikkatle baktığı bardaktan gözlerini almadan. Reyyan aceleci davrandı, sehpadan yarım kalmış bardağı aldı, mutfağa götürdü ve kırık camların üstüne döktü. Sonra bardağı öylece bırakıp geri döndü, masasına oturdu, lambayı kapadı, boyalarını toplamaya başladı.
"Çok aradım seni, telefonunu burada unutmuşsun meğer."
Reyyan, hiç aranma ihtimalini düşünmediğini o an fark etti! Zaman mı durmuştu, sorumlulukları mı kaybolmuştu?
"Acıyor mu canın halen?"
Kerem, düşünceli bir adamdı! Yürekten inanıyordu Reyyan hissederek sorduğuna onun... Babasının kendisine layık bulduğundan bile daha iyi biriydi Kerem. Keşke Ufuk'a onun ne kadar iyi olduğunu söylemiş olsaydı!
"Yok geçti... Dikiş atarken acıdı biraz..."
"Babam hemen yanında neden yalnız gidiyorsun ki Reyyan? Üzüldüm bak şimdi, demek ki bizi yakın bulmuyorsun halen kendine."
Eğer, Ufuk olmasaydı yardım isteyeceği ilk kişinin Kilimci Hüseyin olduğundan bahsetse olmazdı ya, sustu Reyyan...
"Neyse, zamana ihtiyacı olur bazı hallerin... Üzülme, bununla gelmiş geçmiş olsun!"
Onu beklerken zamanını harcamıştı Kerem şimdi görmek için daha çok zaman harcayamayacağından bir beş dakika daha oturup, gitti! Reyyan'ın, çekingen hallerini çok iyi bildiği için yadırgadığı herhangi bir durum olmasa da o çay bardağının kime ait olduğunu, neden yarım kaldığını merak etti Kerem, hem de uzunca bir süre sormazken kendi kendine kuracak kadar.