Van Kedisi
Elif Tan
“Kamyoneti içindekilerle birlikte yakın!”
Sert, tok ve keskin bir erkek sesi kulağımda çınladı. İçine saklandığım kamyonetin kasasında buz gibi kesildim. Nefesimi tuttum, kasaya yapışan bedenim titriyordu.
“Yakmadan önce içini bir kontrol etsek mi?”
“Ne kontrolü lan? İçinde ne olduğunu bilmiyor muyuz? Akıllarını başına alsınlar diye kamyoneti küle çevirin!”
Ses kesildiğinde burnuma keskin bir koku doldu. Yutkundum. Benzin bu
Ciddiler. Tüm bedenim titremeye başladı. Hızla karar vermem gerekiyordu.
Kamyonetin içinde feci şekilde yanmak mı?..
Yoksa ailemin beni zorladığı hayata dönmek mi?
Her gün ölmeyi dilemektense, “Yanmak daha kolay,” dedim içimden.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken çığlık atmamak için ellerimi ağzıma bastırdım.
“Komutanım, emin misiniz? Kamyoneti tümden yakmak yerine içindeki malları çıkarıp yakabiliriz.”
Bir an zihnim bulanıklaştı. Komutan mı dedi?
Demek ki bu adamlar peşimdeki aşiret adamları değildi.
Yanlış kamyonete saklanmıştım.
“Adamı da içine atıp yakasım geliyor! Sen hâlâ kamyoneti kurtarmanın derdindesin. Kaç kere söyledik: bir daha uyuşturucu taşımak yok!”
“Emredersiniz, komutanım.”
Yanılmamıştım. Gece canlı bir korkuyla, zorla evlendirilmemek için kaçmıştım… Ve kendimi bilmeden uyuşturucu taşıyan bir kamyonetin içinde bulmuştum. Şimdi o kamyon, içindeki her şeyle birlikte imha edilecekti.
“Durun,” dedim kısık bir sesle.
Sesim o kadar zayıf çıkmıştı ki, zor duydum.
Yoğun benzin kokusu ciğerlerimi yakıyordu. Başım dönmeye başlamıştı.
“Komutanım, bir şey mi dediniz? ‘Durun’ diye bir ses duydum sanki.”
“Sana verdiğim tek emir: yakın!”
“Siz demediyseniz… o zaman kim dedi? Eminim bir ses duydum.”
“Ver o çakmağı. Belli ki sen yakamayacaksın.”
Benzin yetmezmiş gibi duman kokusu da kasaya dolmaya başlamıştı.
Ya sessiz kalıp yanarak ölecektim… ya da seslenip hayatım boyunca taşıyacağım bir suçla damgalanacaktım.
Ölüm korkusu beni esir aldığında,“Buradayım!” Tüm gücümle bağırdım. Yumruklarımı kasaya vurmaya başladım.
“İçerdeyim! Lütfen!”
“Komutanım, bir kadın sesi!”
“Allah kahretsin!”
Ayak sesleri kamyonetin arkasına doğru yaklaştı.
“Yüzbaşı! Dur, çok tehlikeli! Ateş yükseldi!”
“Komutanım, geri dön!”
Sesler birbirine karıştı. Sonra kamyonetin kapısı hızla açıldı. Alevlerin yansıması arasında, karanlığın içinden bir erkek silueti belirdi.
Önümüzdeki kutuları ve kasaları bir bir dışarı fırlatmaya başladı.
“Elini uzat!” diye bağırdı.
Duman gözlerimi ve boğazımı yakıyordu. Nefes alamıyordum.
Gözlerimi açtığımda, beyaz bir ışık beni kör ediyordu. Sanki cehennemden cennete fırlatılmıştım.
"Neredeyim ben? Burası neresi?" diye mırıldandım, sesim kırık ve zayıf çıktı.
Etrafımda beyaz önlüklü insanlar hareket ediyordu. Gözlerim kamaşıyor, başım dönüyordu. "Kendine geldi!" diyen bir hemşire, heyecanla dışarı çıktı.
Bir doktor yüzüme eğildi. "Beni görüyor musun? Beni duyuyor musun?"
Gözlerimi zorlukla açtım. "Bu kaç?" diye sordu, elindeki parmakları göstererek.
Parmaklar bulanık görünüyordu. "Çok fazla var..." diye mırıldandım.
Başka bir doktor elini kaldırdı. "Bu kaç?"
"On," dedim.
Arkadan bir kahkaha yükseldi. "Tek elde nasıl on parmak olur ki?"
"Komik mi?" diye düşündüm, ama dudaklarım hareket etmedi.
O sırada kapı açıldı. Beyaz önlüklü bir hemşireyle birlikte, kaşları çatık, sert bakışlı bir asker içeri girdi.
"Doktor, durumu nasıl?" diye sordu, sesi soğuk ve mesafeli.
Midem bulanıyordu. Benzin kokusu, duman... Hepsi hâlâ ciğerlerimdeydi.
Asker yüzüme yaklaştığında, dayanamadım.
"Böööğğk!"
Tüm midemin içindekileri askerin üniformasına boşalttım.
"Allah kahretsin!" diye küfretti, yüzü öfkeden kızarmıştı.
Parmaklarını gerip elini kaldırdı. "Seni..."
Arkadan tekrar gülme sesleri yükseldi.
Asker dönüp gülenlere baktı. "Çok mu komik?"
Gülüşmeler anında kesildi. Genç bir asker, "K-Komutanım..." diye kekeledi.
Üstüne kustuğum komutan, "Sen temizleyeceksin," dedi, sesi buz gibiydi.
Asker sert bir hareketle esas duruşa geçti. "Emredersin komutanım!" diye bağırdı, sesi gereksiz yere yüksek ve gergin çıkmıştı.
Kustuğum komutan yeniden bana döndü. Sert yüz hatlarına, nefret ve tiksinti eklenmişti. Dişlerinin arasından hırlayarak sordu.
"Kusması normal mi?"
Gözleri beni delip geçerken, doktor cevap verdi.
"Evet, Yüzbaşı. Ciğerleri benzin ve dumandan zehirlenmiş. Kusması iyiye işaret."
Komutanın çenesi gerildi. Kısa kesilmiş saçları, şahin gibi keskin bakışları ve simsiyah gözleriyle tam bir savaş makinesiydi. Bana bakışı adeta "Yaklaşma" diye haykırıyordu.
Garip olan şuydu: Üniformasına bulaşan kusmuğum onu rahatsız etmemiş gibiydi. Odadaki herkes burunlarını tutup yüzlerini buruştururken, o daha da yaklaştı.
"Kendindeyse, sorgu odasına alalım."
Cehennemden çıkmıştım. Kapalı bir kamyonetin içinde yanmaktan son anda kurtulmuştum. Kendime geleli daha on dakika bile olmamıştı, ama onun tek derdi beni sorgulamaktı.
Doktor araya girdi. "Bilinci tam olarak yerinde olmayabilir."
Yeri süpüren asker sırıtarak ekledi. "Komutanım, bir eldeki parmaklara 'on' diyor daha!"
Komutanın dudakları büküldü. "Bunların hepsi aynı kumaş. Yakalanınca süt dökmüş kediye dönüyorlar."
Üniformasına baktı, iki elini yana açtı. "Gerçi bu, sütten fazlasını döktü."
Sonra tekrar doktora döndü, sabırsız. "Tam olarak ne zaman bilinci yerine gelir?"
Doktor omuz silkti. "Yüzbaşı, kesin bir şey söyleyemem."
Komutanın gözlerindeki öfke daha da keskinleşti. "Harika. Bir de bilincinin yerine gelmesini bekleyeceğiz."
Kapıyı sertçe vurup çıktı.
Kapı tam kapanırken yeniden aralandı. Yüzbaşı, geri dönmüştü.
Parmağını tehditkâr bir şekilde sallayarak içeridekilere baktı. "Burada olanları biri duyarsa, sizden bilirim!"
Kapıyı güm diye çarptı.
O gider gitmez, odadakiler kahkahaya boğuldu.
Yerleri silen asker, bana bakıp sırıttı. "Yandın sen, bacım! Yüzbaşı bunun hesabını sorar."
Boğazım yanıyordu, zorlukla konuştum. "İstemeden oldu!"
Doktor, sabırla elini yeniden kaldırdı.
"Bu kaç?"
Başımı salladım. Cevap verirsem ‘sorguya alınacağım’ korkusuyla sustum.
Doktor, duvardaki resmi gösterdi.
"Resimdeki hayvan hangisi?"
Yüzüm yumuşadı.
‘Boz Ayıydı.’
Ama söyleyemedim.
"Kedi!" dedim.
Yerleri silen asker kıkırdadı.
Doktor başını sertçe salladı.
"Peki bu hayvan hangisi?"
Gözlerimin içi güldü. Son günlerde yaşadıklarım içinde gördüğün en güzel şeydi. Bu sefer ‘Van kedisiydi.’ En sevdiğim hayvan.
"Aslan" dedim.
Asker kahkahaya boğuldu.
"Doktorum, bunun kafası gidik mi?"
Doktor, derin bir iç çekti.
"Sus Arif! Çok yoğun dumana maruz kalmış. Bir de kamyon dolusu yanan uyuşturucu, aklını bulandırdı. Yaşaması bile mucize. Aşırı dozdan gidebilirdi."
Hemşire endişeyle sordu.
"Ne yapacağız, Doktor Bey? Yüzbaşı birazdan sorgu için gelecek."
Doktor, elindeki feneri gözlerime tutarak.
"Dua edelim de bu geçici bir şey olsun. Yoksa bilincini tamamen kaybedebilir."
Odadakiler acıyan gözlerle baktı.
İki asker fısıldaştı. "Kıza bir şey olursa, Yüzbaşı kafayı tamamen sıyırır."
Doktor onlara döndüğünde sustular.
Bana sakinleştirici bir sesle, "Korkulacak bir şey yok, kızım. Kulakların iyi işitiyor, gözlerin iyi görüyor. Sadece bilincin, gerçeklik algısını kaybetmiş."
Ne demek istediğini tam anlamadım. Ama söyledikleri, bir süre saklanmam için işime yarayabilirdi.
Doktor son bir soru sordu. "Adın ne?"
Hayatımla ilgili en sevdiğim şey adımdı.
"Elif."
Gerçeği söyleyip söylememek arasında sıkışıp kaldım.
Arif dedikleri asker, şakacı bir tavırla araya girerek, "Doktorum, kız onu da hatırlamıyor olabilir mi?"
Doktor yüzünü benden çevirip Arif'e sertçe baktığında, içimden bir ‘oh çektim.’
"Arif, sen hiç susmaz mısın? Yüzbaşıyı çağırma mı ister misin? diye tehdit etti.
Arif omuz silkti.
"Ne dedim ki doktorum? Kız aklını kaybetmiş işte. Sende hemen yüzbaşıyla tehdit ediyorsun?"
Doktor "Tövbe tövbe" diyerek başını salladı.
Bana döndüğünde, sadece başımı salladım.
Arif, yeniden araya girdi.
"Gördünüz mü? Ben demiştim! Kızın kafası gidik. Ona bir isim bulmamız gerekiyor şimdi."
Ciddi ciddi düşünmeye başladı.
Parmaklarını şaklatıp, "Bulduum!" dediğinde, herkes dönüp ona baktı.
"Yüzbaşı 'süt dökmüş kedi' demişti, değil mi? Kediyi gördüğünde gözleri parladı. Belli ki kedileri seviyor. Biz de ona bundan sonra 'Kedi' diyelim, olmaz mı?"
Kimse cevap veremeden, devam etti.
"Bunun renkli gözleri var. Ondan olsa olsa 'Van Kedisi' olur!"
Herkesin yüzünde gülümsemeler belirdi.
Arif bana döndü, göz kırptı.
"Van Kedisi… sana bundan sonra böyle sesleneceğiz. Hafızan geri gelinceye kadar."
Gözlerimi yumdum, memnuniyetle başımı salladım.
Arif, beni büyük bir dertten kurtarmıştı.
Doktor, "Bu kadar gevezelik yeter. Hadi herkes işinin başına!" diyerek odayı boşalttı.
Yalnız kaldım.
Oynamak zorunda olduğum bu acımasız oyundan dolayı kendimden utandım.
Ama başka seçeneğim yoktu.
Yaşamaya zorlandığım bir hayat varsa eğer, ölmeyi tercih ederdim.
Bu rolü daha fazla sürdürmeye niyetim yoktu. En kısa sürede toparlanıp, arkama bakmadan kaçmaya devam etmeliydim.
Yüzbaşı beni sorguya çekerse...
Yalan söylediğimi anlarsa...
Aşiretten, töreden kaçan bir kız olmanın yanında, bir de "adi suçlu" muamelesi görmek istemiyordum.
***
Yüzbaşı Baran Aksoy
Yıllardır izini sürdüğümüz uyuşturucu kartelinin Türkiye sorumlusu Mehmet Cevheri nihayet harekete geçmişti. Afganistan ve Hindistan’da üretilen uyuşturucular, Reşad Mirza adlı kartel liderine İran üzerinden teslim ediliyor, oradan da Yüksekova-Şemdinli hattı kullanılarak Türkiye’ye sokuluyordu. Bu güzergâhı “Gölge Hattı” olarak adlandırmışlardı.
Oysa bilmedikleri bir şey vardı.
O “gölge” sandıkları hat, çoktan bizim radarımıza takılmıştı. Aylar öncesinden sızmış, hareket etmelerini beklemiştik. Sabırla…
O gün, Diyarbakır çıkışlı bir kamyon sistemi alarma geçirdi. Takibe aldık. Hedef Hakkâri görünüyordu. Noktaya geldiğinde operasyon emrini verdim. Kamyonu durdurduk. Ve ben—o anın sıcaklığıyla, durmaksızın yanan bir öfkeyle—kamyonu yaktırdım.
İçinde biri olduğunu bilmeden…
Son anda bir ses duydum. Çaresiz, zayıf, titrek…bir hayatın yankısıydı.
Hiç düşünmeden daldım kamyonun içine.
Dumanın, alevin içinden, incecik bir kol uzanıyordu.
Onu oradan çıkardım. Genç bir kadındı. Bilinçsizdi.
Hemen karakolun revire götürdüm.
Genç kadın, midesindekileri üstüme kusunca temizlenmek için eve gitmeye karar verdim. Kapıyı sertçe çekip revirden çıktığımda, haber çoktan gelmişti:
Yarbay Eşref Karol, beni odasında görmek istiyordu.
İçimden geçirdim. “Şimdi sıçtık… Düşüncesizce davrandım. Komutan, bunun hesabını soracak.”
Derin bir nefes alıp doğruca odasının kapısına dayandım.
Yutkundum. Yumruklarımı sıkıp içeri girmeye hazırlandım.
Kapıyı tıkladığımda, Yarbay Eşref Karol'un sert sesi duyuldu.
"Gir!"
Ses tonundan bana çok kızgın olduğunu anlamıştım. Ama benim kadar kızgın ve öfkeli olamazdı.
Kimse olamazdı.
Kapıyı açıp içeri girdim, asker selamı verdim.
Yarbay, masasının arkasından bana baktı. "Gel Baran. Gel de yaptıklarının hesabını ver!"
"Komutanım, içeride sivil olduğunu bilmiyordum."
"Diyelim ki içeride sivil yoktu. Her gördüğün şeyi yakacak mısın? Bir gören…duyan olursa ne diyeceğim?"
"Bütün sorumluluğu alıyorum, komutanım."
"Alacaksın zaten! Aklını başına topla ve bir daha öfkeyle hareket etme!"
"Emredersiniz, komutanım."
Yarbay ayağa kalktı, sesi biraz yumuşadı. "Baran, canını sıkan bir şey mi var?"
Gözlerinde merhamet vardı.
"Canımı sıkan tek şey, bu uyuşturucu tacirlerinin sonunu getirememek, komutanım."
Yarbay, elini omzuma koydu.
"Allah'ın izniyle getireceğiz, Baran. Ama bunu yaparken ne kendimize, ne arkadaşlarımıza, ne devletimize, ne de vatandaşlarımıza zarar vermeyeceğiz."
Masanın karşısındaki koltuğa oturdu, eliyle işaret etti.
"Karşıma otur. Seninle konuşmamız gerek."
Yavaşça gösterdiği yere oturdum.
"Emir-komuta zincirinde değiliz. Onun için rahat olabilirsin."
Rahatlama hissettim. Yarbay, düşündüğümden daha az fırça atmıştı.
"Baran, özel hayatınla ilgili konuşacağız."
"Ailen iyi mi?"
"Allah'a şükür hepsi iyi, komutanım."
"Biri vardı hayatında... ‘Annem istemeye gitmiş’ dedin. Ona ne oldu?"
Yutkundum. Cevap veremedim.
Yarbayın sesi keskinleşti. "Sana bir soru sordum, Baran."
"Bu bir emir değilse, o konuyu konuşmak istemiyorum."
Yarbay sinirle elini masaya vurdu. "Yüzbaşı! Askerlerimin tüm hayatı beni ilgilendirir! Ne yerler, ne içerler, ne zaman uyurlar, hastalar mı? Hepsi! Anlıyor musun?"
"Özür dilerim, komutanım. Konuşmak istemiyorum."
Yarbayın siniri yüzünden okunuyordu. Dişlerini sıkıp buz gibi bir bakışla bana baktı.
Başka bir şey diyecekken burnunu çekti. "Bu koku senden mi geliyor?"
"Evet komutanım. İçerideki kız…"
Sözümü bitiremeden kahkayı bastı.
"İyi yapmış! En azından biri sana bir ders vermiş!"
Başımı salladım, içimden geçirdim.
"Kendine geldiğinde bunun hesabını ona sorarım."
Yarbay aniden ciddileşti.
"Sakın kıza dokunayım deme. Seni yakarım."
"Ama komutanım…"
Elini kaldırdı. "Aması maması yok! Hem kızı uyuşturucu dolu bir kamyonun içinde yakıyorsun, hem de hesap mı soracaksın?"
Susmak zorunda kaldım. Ama içimden geçirdim.
"Bunu ona gösteririm."
Yarbay sordu.
"Kız nasıl peki?"
"Kendine geldi. Ama doktor, bilincinin yerinde olmayabileceğini söyledi. Hafıza kaybı varmış."
Yarbay koltuğuna yaslandı.
"Öğrendiniz mi kimdir, necidir? Ailesine haber verelim. Dava mı açacaklar, tazminat mı isteyecekler... Bilelim."
"Komutanım, kız suçlu! Suçlu olmasa uyuşturucu yüklü bir kamyonda ne işi var?"
Yarbayın kaşları çatıldı.
"Elinde suçlu olduğuna dair bir delil, bir kanıt var mı?"
"Yok. Ama şimdilik. Kendine gelsin, onu konuşturmayı bilirim."
Yarbay sert bir tonla uyardı.
"Öfkeyle hareket etme, Yüzbaşı. Kafanın dikine gitme. Önce iyice öğren: Kimdir, necidir? Kamyonda ne işi var? Hepsi. Öğrendikten sonra karar veririz. Ama aksi ispat edilene kadar masumdur. O gözle bakacaksın!"
İnatla direndim. "Bunları siz de en az benim kadar iyi bilirsiniz, komutanım. Hepsi 'Ben masumum, ben suçsuzum' der. Hepsinin bir hikâyesi var. Bu kızın da onlardan farkı yok!"
Yarbay son uyarısını yaptı. "Kıza kötü davranırsan, karşında beni bulursun. Bu bir emirdir!"
Biraz duraksadı, sonra sordu. "Kimliğini tespit edemediniz mi?"
"Ne kimliği, ne eşyası... Hiçbir şey yok."
Yarbay düşünceli. "Kamyonda onlar da yanmış olmalı."
Şüpheyle cevap verdim.
"Ben o kadar emin olmazdım, komutanım. Kız yakalanacağını anlayınca bilerek yaktı. Geriye hiçbir iz bırakmamak için."
Yarbayın bana inanmaya başladığını sandım. Fırsatı bulup devam ettim. "Kamyonu durdurduğumuzda sesini çıkarmadı. Alevler yükselip içerisi duman dolunca bağırdı."
Yarbayın sesi yükseldi, öfkelendi.
"Belki uykudaydı! Belki bir şeylerden kaçıyordu! Korkmuştu, konuşamadı! Hep en kötüsünü düşünmek zorunda mısın?"
Yarbayın öfkelendiğini görünce susmayı öğrenmiştim.
"Şoför, kızla ilgili bir şey söyledi mi?" diye sordu.
"Tanımıyorum dedi," diye cevapladım.
Yarbay masasına vurdu.
"Al işte sana masum olduğuna dair bir kanıt!"
"Bak Baran, biz masum birini suçlu göstermeye çalışamayız. Bulaşmadığı bir pisliğe zorla sokmayız. Bizi o pisliklerden ayıran fark bu."
"Onlar masum insanların canına kast eder, onları suça bulaştırır, üstlerine pislik atıp kendilerini temiz gösterirler. Bizim görevimiz ise masum olanla suçlu olanı birbirinden ayırmak. Anladın mı?"
"Anladım, komutanım."
Yarbay burnunu çekti. Yarı ciddi, yarı alaycı bir tonda, "Şimdi git, üstünü değiş. Leş gibi kokuyorsun. Ben de gidip kıza bir bakayım."