Gecenin Gülü, Gözlerinin Gölgesi

1492 Words
Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Mutfaktan gelen tencere sesi, kızaran ekmek kokusu ve Zeynep’in mırıldandığı melodiyle uyandım. Üzerime bir hırka alıp sessizce mutfağa yöneldim. Zeynep, sırtı dönük şekilde omlet yapıyordu. Masada çay, zeytin, peynir ve domates hazırdı. Beni görünce gülümsedi. “Günaydın uykucu. Bu kez erkencisin.” Zorlukla gülümsedim. Sandalyeye otururken, “Mis gibi kokuyor,” dedim. Omleti önüme koydu. “Ruhun da doyar belki. Son günlerde iyice solgunlaştın.” Ne söyleyeceğimi bilemedim. İçimde suçluluk kıpırdadı. Her şeyi bilse, yine böyle sakin olabilir miydi? Ama susmam gerekiyordu. Onu korumanın yolu belki de buydu. “Ee, bugün ne yapıyoruz?” diye sordum. Bugün izinliydim ve biraz kafamı dağıtmak istiyordum. Zeynep beni süzüp gülümsedi. “Bugün sen ne istersen o.” O an, her şey kısa süreliğine normalmiş gibi hissettirdi. “Dışarı çıkınca karar veririz,” dedim. “Olur,” dedi Zeynep. Masayı topladık ve hazırlanmak için odalarımıza çekildik. Dışarısı beklediğimden çok daha soğuktu, sanki Aralık ayı erkenden gelmiş gibiydi. Üşümemekle şık görünmek arasında gidip geldim ama sonunda tercihimden memnun kaldım. Krem rengi pileli eteğimi, siyah kayık yaka bluzla tamamladım. Dudaklarımı vurguladığım sade bir makyaj yaptım, saçlarıma hafif dalgalar verdim. Diz hizasındaki siyah kovboy çizmelerimi giyip derin bir nefesle odadan çıktım. Zeynep de klasik ama zarifti; siyah pantolon ve ceket giymişti. Dışarı çıktığımızda soğuk hava yüzümüze çarpıyordu ama sohbet ederek yürümek içimizi ısıtıyordu. Saat öğleden sonra üçtü. Zeynep bir şeyler anlatırken, düşüncelerim restorandaki o VIP masaya kaydı. Acaba sahibi gelmiş miydi? Bu gizemli masa hâlâ dokunulmadan duruyor muydu? “Zeynep, bir saniye,” deyip telefonumu çıkardım. “Ayşe’yi arayacağım.” Telefon çaldı ve Ayşe açtı. “VIP masanın sahipleri bugün geldi mi?” diye sordum hemen. “Yine gelmediler,” dedi. “Ama ilginç bir şey duydum. Masanın toplanmaması için özel talimat verilmiş, hatta bu yüzden ekstra ücret ödeniyormuş.” Kaşlarımı çattım. “Gelmedikleri masa için neden para versinler ki?” “Bazılarının derdi de ne harcayacağını bilememek işte,” dedi gülerek. Gülümsedim. “Teşekkürler Ayşe, görüşürüz.” “Her zaman, canım.” Telefonu kapattım. Zeynep hâlâ beni izliyordu. “Gizli bir şey mi var?” “Yok,” dedim başımı iki yana sallayarak. Ama içimdeki merak daha da büyümüştü. “Neyse, hadi devam edelim,” dedim içimi çekerek. Yürümeye devam ettik. Zeynep bir şeyler anlatıyordu ama ben pek dinleyemiyordum. Tam o sırada gözüm bir arabaya takıldı. Gece camdan baktığımda, sokağın başında gördüğüm o siyah araba… Şimdi de yol kenarında park edilmiş halde duruyordu. Camları simsiyah filmlerle kaplıydı; içi görünmüyordu. Gözlerimi kısmama rağmen içeride biri var mı, ayırt edemedim. “Hâlâ mahalleye yakın sayılırız, görmem çok normal,” dedim kendi kendime, içimi bastıran o rahatsızlığı yatıştırmaya çalışarak. Zeynep, farkında bile değildi neye baktığımdan. Yanımda yürüyordu, konuşuyordu… Ama ben içimde büyüyen huzursuzluğu susturmaya çalışıyordum. Kötü şeyler düşünmek istemiyordum. Ama aklım, gözlerim ve kalbim başka bir şey söylüyordu. Araba sabit duruyordu. Hiç kıpırdamıyordu ama varlığıyla bile bir ağırlık yayıyordu çevreye. Zeynep konuşurken göz ucuyla beni süzdü. “İyi misin? Rengin solmuş,” dedi endişeyle. Kafamı iki yana sallayıp gülümsedim, ama o gülümseme sadece dudaklarımdaydı. “İyiyim, biraz başım döndü sadece. Soğuktandır,” dedim. Bir adım attık. Sonra bir daha. Ama o araba hâlâ oradaydı. Hâlâ hareket etmiyordu ama varlığı… Sanki bizi izliyordu. O an bir kapı sesi yankılandı sokakta. Bir binanın kapısı kapanmıştı ama kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Zeynep sıçradı. “Ayy! Ne oluyor be bugün, sinirlerim altüst oldu,” dedi. İçimden geçen tek şey vardı: Bu tesadüf değildi. O araba, birine aitti. Ve bu biri bizi – hayır, beni – takip ediyordu. Zeynep koluma girdi. “Boş ver, hadi kahve falan içelim,” dedi. Ama ben çoktan kararımı vermiştim. “Zeynep,” dedim. Sesim ciddiydi, “bence eve dönelim.” Bir an sustu. Gözlerime baktı, sonra başını yavaşça salladı. “Tamam.” Hiç konuşmadan yürüdük o sokaklardan. Her adımda, o arabanın bakışlarını arkamızda hissederek… Kapıyı açtığımızda, sıcak ev havası üzerimize kapandı. Zeynep montunu çıkarırken, ben camdan sokağa bir kez daha baktım. Araba gitmişti. Ya da sadece saklanmayı tercih etmişti. Zeynep’e mahcup bir ifadeyle döndüm. “Kusura bakma… Hiçbir yere uğrayamadan geri döndük.” Zeynep gülümsedi. “Sorun değil canım, sen iyi ol yeter. Zaten tasarım çalışmam vardı.” Başımı salladım. Hem okul hem kafe arasında koşturan bu kız, hâlâ bana anlayış gösteriyordu. “Kolay gelsin,” dedim sessizce. O da gülümsedi ve odasına çekildi. Salon sessizdi ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Kendimi koltuğa attım. Kumandayı aldım, bir komedi filmi açtım. Kahkahalar ekranda yankılanırken, ben tam gülemiyordum. Ama en azından sessizlik yerini başka bir şeye bırakmıştı. Ve bu bile… biraz iyi hissettirdi. ---- Film ilerledikçe göz kapaklarım ağırlaştı, replikler uğultuya dönüştü. Kendimi bırakıp yastığıma sarıldım, koltukta kıvrıldım. Ve sonunda… gözlerim kapandı. Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Şehir uykuya dalarken, ben de sessizce düşlere süzüldüm. --- Gözlerimi araladığımda solgun gün ışığı pencerenin ardından süzülüyordu. Koltuğa kıvrılmış, üzerime Zeynep’in örttüğü battaniyeyle uyuyakalmıştım. Boynum tutulmuştu ama… uzun zaman sonra ilk kez deliksiz uyumuştum. Saat dokuzu geçmişti. Mutfaktan kahve ve tencere sesleri geliyordu. Zeynep uyanmış, sabah enerjisiyle çoktan ayakta olmalıydı. Yorgunluğum geçmiş değildi ama içimde bir nebze hafiflik vardı. Soğuk suyla yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim. Zeynep masadaydı. “Günaydın,” dedim gülümseyerek. “Günaydınnn,” dedi neşeyle. “Bir gün kahvaltıyı ben hazırlayacağım, söz,” dedim mahcup bir sesle. Kıkırdadı. “Ben de zaten derse yetişeceğim,” deyip aceleyle kalktı. “Kolay gelsin,” dedim onu izlerken. Zeynep evden çıkmıştı. Masayı toparlayıp kıyafetlerimi hazırladım, ardından banyoya geçtim. Sıcak bir duş zihnimi biraz olsun toparladı. Krem rengi dar paça pantolon ve boğazlı triko giydim. Üzerime siyah uzun kabanımı aldım. Saçlarımı kurutup doğal dalgalarını bozmadan açık bıraktım. Makyajımı sade tuttum; sadece gözlerimi belirginleştirdim ve dudaklarıma tarçın tonlarında ruj sürdüm. Postal botlarımı giyip çantamı aldım. Saat erken sayılırdı ama çıkmak iyi gelecekti. Yürümek… düşüncelerimi toplamak için tek çareydi. Kapıdan çıkarken içimden fısıldadım: “Lütfen bugün sakin geçsin.” Ama o his… hâlâ oradaydı. Sanki huzur, fırtınadan önceki kısa bir molaydı. --- Restorana adım atar atmaz gözüm yine VIP masaya takıldı. Hâlâ aynıydı. Dokunulmamış, titizlikle hazırlanmış… Peçeteler özenle katlanmış, çatal bıçaklar cetvel gibi dizilmişti. Su bardakları doluydu — ilk günkü gibi. Ama bu kez farklıydı. Servis tabağının ortasında taze bir kırmızı gül duruyordu. Sapı zarifçe kesilmiş, özenle yerleştirilmişti. Kalbim hızlandı. Sanki bu masa birini bekliyordu. Sanki bu gül… sessiz bir davetti. Bir süre bakakaldım. Sonra derin bir nefes alıp soyunma odasına geçtim. Ve rutin bir gün gibi üzerimi değiştirip iş kıyafetlerimi giydim. Aynaya bakıp fısıldadım: “Bugün de normalmiş gibi davran.” Ama içimdeki ses susmuyordu: Bu masa boş değil… zamanı bekliyor. Ayşe’yle göz göze geldik. “Günaydın uykucu,” dedi. “Anca sabaha karşı uyuyabildim,” dedim. “O masa… Ortasında bir gül vardı. Daha önce yoktu.” Ayşe şaşırdı. “Patron masanın bozulmaması için ekstra ödeme alıyormuş,” dedi. “Kim böyle bir şey yapar ki?” Omzunu silkti. “Belki birini bekliyordur. Belki de geçmişini…” Güldü, ama sesi titrek çıktı. Gül… masa… ve içimdeki huzursuzluk. Sanki yaklaşan bir şey vardı. Ve ben, merkezindeydim. Saat sekize yaklaşırken restoranın ışıkları kısılmış, fondaki müzik belirginleşmişti. Mutfakta son hazırlıklar sürerken patron içeri girdi. “Eflin, bugün erken kapatıyoruz,” dedi. “Özel bir misafir geliyor. Sadece sen kalacaksın.” Şaşırdım. “Neden ben?” Elindeki siyah kadife askılığı uzattı. Üzerinde zarif bir elbise vardı. “Müşteri, senin kalmanı ve bunu giymeni istedi.” Kaşlarımı çattım. “Garson kıyafeti istememiş yani?” “Evet. Bu konuda çok netti,” dedi patron. Elbiseye baktım, sonra ona. “Bunu yapmak zorunda mıyım?” “Hayır. Ama bu misafir bizim için önemli. Sadece servis…” Sadece servis… Ama içimde bir şey bunun çok daha fazlası olduğunu söylüyordu. Elbiseyi elime aldığımda içimde bir ürperti hissettim. Bu sadece bir kıyafet değildi; bir role, bir oyuna giriş gibiydi. Korkularımı değil, cesaretimi giymeliydim. Hazırlık odasına geçtim. Aynaya baktım, kendimi tanıyamadım. Daha birkaç gün önce korkuyla kaçan ben, şimdi başka birine dönüşmek üzereydim. Elbise üzerime tam oturdu, bedeni sardığı gibi içimdeki sıkışmayı da artırdı. Ama güçlü görünmeliydim. Saçlarımı açık bıraktım, göz makyajını hafif tuttum. Sadece dudaklarıma biraz renk verdim. Parfümümü sıktım ama biliyordum ki, bu gece üzerimde kalacak tek iz... onun bakışları olacaktı. Ellerim titreyerek ayakkabılarımı giydim. Ayağa kalktığımda ise… aynada daha dik duran, kararlı bir Eflin vardı. Kapıya yürüdüm. Tokmağa uzanırken duraksadım, derin bir nefes aldım. Aynaya bakıp fısıldadım: “Hazır mısın?” Salona sessizce ilerledim. Restoran garip bir huzurla susmuştu; sadece kalbimin sesi yankılanıyordu. Gözüm VIP masaya takıldı. Her şey yerli yerindeydi. Ve ortasında… o taze kırmızı gül. Sonra onu gördüm. Gölgelerden çıkmış gibiydi. Takım elbisesi, keskin yüz hatları… Ama en çok da o gözler. Soğuk, sakin… ama içinde bastırılmış bir yangınla. Donup kaldım. O da kıpırdamadı. Sadece baktı. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi. “Hoş geldiniz,” dedim. Sesim titrek ama netti. “Hoş bulduk,” dedi. Sesi derin ve dokunaklıydı. Masanın yanına geçtim. O, güle uzandı. Parmağında bir süre çevirdi, sonra: “Bu masa… uzun süredir boş değil mi?” diye sordu. Yutkundum. “Evet…” Gülü yerine koydu. Gözlerini bana çevirdi. “Artık burada,” dedi. “Ve bu masa… seni bekliyordu.” ---- ✨ Her şey daha yeni başlıyor. Takipte kal!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD