“Senin kızın ne dede bilir, ne babaanne ne de amca, yenge. Kendi başına buyruk davranmaya bayılır. İnsan bize de söylemez mi Mirza’yla sözleneceğini. Akşam annemlere gitmez burada olurduk. İnsanlar demez mi bu kızın amcası var nerede diye?”
Kot pantolonumun düğmesini kapatıp sarı badimin eteklerini düzelttim. Sabahın bir vakti bize gelen yengem geldiğinden beri bir kere bile susmamıştı. Kızı bir yandan konuşuyor kendisi bir yandan. Benim onlara ihtiyacım yoktu. Buna rağmen kendilerini benim hayatıma dâhil etmeye bayılıyorlardı. Açık açık onları istemiyordum bunu kabul etmiyorlardı.
Sıkıntıyla oflayıp yatağın üzerine bıraktığım beyaz şişme montumu alıp odadan çıktım.
“Biz de geleceğiz alışverişe. Bu kız sahipsiz değil, madem dün akşam bulunmadık yemekte bugün alışverişte yanında olacağız.”
Tekli koltukta oturan annemin gözlerinin içine bakarak kaşlarımı yukarı kaldırdım. Benim kimseye ihtiyacım yoktu. Sadece annem bana yeterdi.
“Nişan alışverişi bu Şükran, kalabalık gidilmez.”
“Asla kabul etmiyorum, geleceğiz.”
Bu ne hadsizlik böyle.
“Ben istemiyorum yenge. Benim nişan alışverişimde ne işiniz var sizin? Nişanda bulunursunuz.”
“Bana bak senin dilin çok uzadı. Ne dedeni sayarsın ne de amcanı. Yengenle Makbule sizinle gelecek, hele bir itiraz et o zaman seninle ayrı konuşacağım.”
“Ne yapacaksın?” diyerek sesimi yükselttiğimde irkildi. “Benim nişanım olacak, annemle benim gitmem yeterli. Size ne oluyor da konuşuyorsunuz?”
“Sahipsiz misin sen? Arkandan milleti konuşturmak mı istiyorsun? Yengen de kuzenin de gelecekler. Boşuna nefesini tüketme.”
Sinirden çatlayacaktım. Yanağımı dişlerimle parçalarken burnumdan sesli nefes alıp veriyordum.
“Benim kızım sahipsiz değil anne. Ben yanında olacağım, niye diretiyorsunuz da kızımı üzüyorsunuz? Rica ediyorum onun hayatına karışmayın.”
“Atiye, kızımın hayatına karışmayın diye diye yoldan çıktı bu. Kim bilir o çocukla nerelerde buluştu da iş bitince yüzük takmak geldi akıllarına. Arsızlığı iyice ele aldınız siz.”
Hepsinden tiksiniyordum. Bunu bakışlarımla göstermeme rağmen yüzsüz gibi konuşmaya devam ediyorlardı.
“Babaannem sen sakin ol ben gideceğim. Merak etme erkek tarafına neyi alıp neyi almayacağını söyleyeceğim. Miray’a kalsa sadece bir yüzük ister.”
Eğitimsiz olduğu gibi seviyesiz olan Makbule’nin yüzünü dahi görmek istemiyordum. Ne biçim insandı bunlar. Eğer salonun ortasında biraz daha durursan avuçlarımın arasında sıktığım sırt çantamı hepsinin suratına yapıştıracaktım. Arkamı dönüp salondan çıktım.
“Kızım bekle,” diyen anneme dahi cevap vermedim. Ayakkabılarımı giyip merdivenleri koşar adım inip kendimi dışarıya attım. Temiz havayı içime derin derin çekerken başımı iki yana sallayıp biraz olsun sinirimin geçmesini bekledim ama nafile. Yukarı çıkıp Makbule’nin saçlarını yolmak istiyordum. Dedem ve babaannemden aldığı yüzle benim hayatıma karışacağını sanıyordu. Utanmaz!
“Annen nerede kızım?”
Sımsıkı yumduğum gözlerimi açtım. Yorgun bir ifadeyle yanıma gelen Nurdan teyzeye, “Şimdi gelir,” dedim. Başını salladı. Dün gecenin izleri hâlâ üzerindeydi. Elimi omzuna bastırıp, “Her şey düzelir üzülme,” desem de titreyen alt dudağını fark edince yanına yaklaştım.
“Ağlama, kimse böyle olmasını istemezdi. Ne oldu bilmiyorum ama herkesin sakin olması gerektiğini düşünüyorum. Ortada küçük bir çocuk var.”
“Gel de bunu Mirza’ya anlat. Esma bir kere boşanacağım, bana kötü davranıyor dedi mi artık gözü hiçbir şeyi görmez onun.”
Rüzgârdan boynuna dolanan eşarbının uçlarını aşağı çekiştirirken, “Eğer kötü davranıyorsa ayrılsınlar,” dedim. “Bildiğim kadarıyla Esma ablayla eşi severek evlenmişlerdi, demek ki sevgisi bile geride kalıyorsa o evlilik bitmiş.” Omzunun üzerinde duran elimi tombul elinin arasına aldı. Elimin üstünü öperken onun yumuşak yanaklarını öpmek için yaklaştım. Hoş öpemeden yengemle Makbule demir kapıyı gürültüyle içeriye doğru açıp dışarı çıktılar. Anında yüzümdeki tebessüm soldu. Bunu fark eden Nurdan teyze elimi sıktı her şeyin yolunda olduğunu göstermek adına samimi gülüşüyle.
“Kaç arabayla gideceğiz? Sığarız değil mi arabaya?”
“Siz de mi geleceksiniz?”
“Evet, yeğenimizin yanında olmak istiyoruz. Rahatsız mı oldun Nurdan abla?”
Ah yenge!
“Ne rahatsızlığı? Bizim kızlar da gelmek istedi de ben arabaya sığmayız diye onlara gerek yok dedim. Bakarız duruma göre, olmadı biz taksiyle gideriz. Mirza insin aşağı, konuşalım.”
Resmen rezil oluyordum. Her ne kadar onları çocukluğumdan beri tanısam da bu durum yaşanmayacak kadar kötüydü.
“Anne biz niye gelmiyoruz? Onlar kalabalık geliyor, ayıp değil mi?”
Esma ablanın balkondan bağırmasıyla meraklı olan gözler bize döndü. Sen de gel abla, hatta benim gitmeme hiç gerek yok. Alt tarafı yüzük ve elbise alınacaktı.
“Biz de geliyoruz.”
“Esma!”
Kollarımı göğsümün üzerinde toplayıp kabanının düğmelerini ilikleyen annemin yanına geçtim. “Ben gelmesem olur mu anne?” Kaşlarını yukarı kaldırdığında ofladım. “Bu durumları hiç sevmiyorum. Herkes gitsin ben evde durayım. Alt tarafı yüzük alınacak abartmaya gerek yok.”
“Yavrum,” diyen annem sessiz olmamı mırıldanırken bu sefer ona da tavır alıp hepsinden uzaklaştım. Mirza’nın arabasının etrafını sarmış durumdaydılar. Yengemle Makbule arka kapı açılır açılmaz binecekleri için hazırda bekliyorlardı. Sanırım önceden hazır olan Esma abla montunu bile giymeden arabanın yanına gelmişti. Balkondan “Anne ben de geleceğim,” diyerek ağlayan kızının sesini bile duymuyordu.
“Kızım Seher baş edemez Ebru’yla, sen gitsene kızının yanına.”
“Birazdan uyur o. Geleceğim ben de.”
Sahiden bir yüzük almak bu kadar abartılmamalıydı. Sonunda demir kapıdan çıkan Mirza teşrif ettiğinde gürültü sessizleşti. Gözlerini kalabalığın üstünde gezdirirken kaşları çatılıydı. Dün geceden beri bakışları sert ve öfkeliydi.
“Abla sen Ebru’nun yanına geç, kapıyı kilitleyin o herif gelirse sakın açmayın. Sizi de kenara alabilir miyiz?”
Arkasını dönüp kalabalıktan uzak olan bana, “Sen niye orada duruyorsun?” dedi. Cevap vermedim. Kollarımı indirmeden hâlâ olduğum yerde duruyordum. Tam yanıma gelmek için adım attığı esnada, “Biz de geleceğiz,” diyen Makbule’nin sesiyle omzunun üstünden ona döndü.
“Bu kadar kalabalık gitmenin bir anlamı yok hanımlar. Annelerimiz bizimle geliyor.”
“Nedenmiş o? Biz Miray’ın akrabalarıyız, tabii ki geleceğiz. Kızı sahipsiz sanmayın.”
Sakin ol Miray, sen rezil olmuyorsun onlar kendilerini rezil ediyorlar.
Makbule’yi kâle almayan Mirza yanıma geldiğinde az önceki gibi açık açık bakmadım gözlerinin içine.
“Senin yakında olman gerekirken neden uzakta duruyorsun? Arabaya biner misin?”
Konuşmadan yanından geçip arabaya yürüdüm. Ağzının içinden homurdanıp, “Anne, hadi!” diye bağırdığında irkildim. Hâlâ sinirliydi. Belli ki hırsını üzerinden atamamış.
Ön tarafa oturma muhabbeti olmaması adına annemin elinden çekiştirdiğim gibi arka koltuğa oturdum. “Böyle terbiyesizlik olmaz, bu yaptığınız hiç hoş değil,” diyerek söylenen yengeme de bir gram üzülmedim.
“Kendi gibi birini bulmuş, ikisi de suratsızın teki,” diyen Makbule olduğu yerde dursa da yengem binanın içine girdi. İyi olmuştu. Ben söyleyince bir ton laf söylüyorlardı. Belki eve gelince çeneleri hiç susmayacaktı ama umurumda olmayacaktı. Eğer bizimle gelselerdi daha çok canım sıkılıyor olacaktı.
Araba hareket edince gözlerimi Makbule’nin üstünden çektim.
“Serkan, bizim evin önünde ol koçum. Eğer bir durum olursa ara beni.”
Diken üzerinde olan oturuşumu düzeltip dışarıyı izlemeye devam ettim.
“Önce bir şeyler yiyelim sonra alışveriş yapalım olur mu?”
Gözlerimi dışarıdan çekmedim. “Siz bilirsiniz,” diyen annem sorusunu cevaplarken, “Olur,” diyen Nurdan teyzeden sonra arabayı hızlandırdı.
“Baştan sağma yapmayalım Atiye, ne alınacaksa alalım. Düğün de üç ay sonra olacak diyorlar, vakit kısayken her günü değerlendirmek lazım.”
“Miray çocukluğundan beri kenara bir şeyler koyuyorum. Çeyize ihtiyacı yok ama ev için alınması gerekenler olacak. Nerede oturacaklar? Evi ayarlamak lazım ki eşyaları da ona göre bakalım.”
“Kuzey ve Reyhan’ın oturduğu binadan kendine daire almıştı Mirza. Yepyeni, hiçbir eksiği yok. Eğer Miray rengi beğenmezse sadece boyası değiştirilir.”
Aralarındaki muhabbete ne ben dâhil oluyordum ne de o. O dümdüz yolu izlerken ben çaktırmadan annemle Nurdan teyzeye bakıyormuşum gibi ona bakıyordum. Sanırım ne hissettiğini merak ediyordum. Mesela kalbi şu an ne durumdaydı. Zaman hızlı akıp gidiyordu. Üç ay bana göre çok kısa bir zaman dilimiyken onun için nasıldı?
“Var mı kızım?”
Annemin yükselen sesiyle dikkatimi onlara verdim.
“Ne var mı? Kusura bakmayın dalmışım.”
“Evin rengini diyoruz, nasıl bir renk istersin?”
Dün gece uyumadığımdan yanan gözlerimi açıp, “Yok,” dedim. “Şimdi nasılsa öyle kalabilir. Benim için hazır olan evi değiştirmenize gerek yok. Üç ay çok kısa, bu kısa zamanda masraf yapmayın.”
Nurdan teyzeye söylüyor olsam da aslında sesimi ona duyuruyordum. Arabayı kırmızı ışıkta durdurdu. Omzunun üstünden bana bakarken konuşacak gibi oldu ama sonradan vazgeçip tekrar önüne döndü. Bakışlarından, duruşundan ciddi anlamda çekiniyordum. Sanki her an bağıracakmış gibi diken üzerinde oturuyordum. Biliyorum kafamda kuruyorum. Bu huyumdan nefret etsem de en ufak dalgınlığımda on tane senaryo hazırlıyordum.
“Burada inelim.”
Sonunda araba cadde üzerinde bir restoranın önünde durunca temiz havayı içime çekme ihtiyacı hissedip herkesten önce aşağı indim. Annem ve Nurdan teyze indikten sonra Mirza’nın arabayı park etmesini beklemeden restoranın içine ilerledik.
“Hâlâ yengenleri mi düşünüyorsun kızım? Onları kafana takıp üzülme. Anca kendi kendilerine bağırıp çağırırlar.”
Aklımın ucundan bile geçmiyorlardı. Buna rağmen düşünceli halimin bundan kaynaklandığını düşünmesi adına başımı salladım.
“Takmamaya çalışıyorum ama insanlar üstüme üstüme geliyor anne. Bir gün patlayacağım umarım o zaman büyük bir en kazın altında kalmayız.”
Yanımıza gelen Mirza konunun ne olduğunu çözmeye çalışırken yüz mimikleri psikopat birinin ifadesini taşıyordu. Birinin ona böyle bakmaması gerektiğini söylemesi lazım.
“Canını sıkan bir durum mu var?”
Yanımda olmasına rağmen duymazlıktan gelip annemle Nurdan teyzenin yanına geçtim.
Cevap vermememin sebebi sırf ismiyle hitap edecek olmamdan dolayıydı, bir de dün gece bana sinirli baktığı içindi. Gerçi en büyük sorun ona yanlışlıkla abi diyecek olma korkum yüzündendi. Bu durum o kadar zordu ki. Yüzüne bakarak aile sorunu Mirza diyemiyordum. Hatta ona Mirza abi dememek adına kendimi zor tutuyordum. Benim için alışmak zor olacaktı.
“Bir dakika gelsene.”
Oturmama müsaade etmeden boydan boya cam duvarın olduğu kısmı işaret etti. Çantamı masanın üstüne bıraktım. Ben yokmuşum gibi Nurdan teyzeyle konuşan annemin dikkatini çekmek adına sandalyeyi kıpırdattım yine de dönüp bana bakmadı. Mecbur beni izleyen adamla birlikte ilerledim. Allah’ım sen bana abi dedirtme.
Karşı karşıya gelince kaşlarını sorgular biçimde yukarı kaldırdı. Eğer benimle sesli konuşmazsa yüz ifadesinden bir şey anlamazdım.
“Sorun ne ben tam olarak anlamış değilim. Kuzenini arabaya almadığım için tavır mı yapıyorsun? Tamam, bekle burada alıp geliyorum. Ben gelinceye kadar asık yüzünü düzeltirsen sevinirim.”
Yanımdan geçeceği zaman önüne geçtim. En son isteyeceğim istek bile olamaz kuzenimin burada olması.
“Biraz gerginim kusuruma bakma. Dün gece bana sinirli baktığın için ister istemez hâlâ onun huzursuzluğu var üzerimde.”
Yüzünü kaplayan şaşkın ifade mimiklerindeki gergin bakışı yok etti. Buna rağmen alttan almayıp asık suratla durmaya devam ettim.
“Ne zaman baktım sana sinirli ben? Gözlerim gözlerine değdiğinde ellerim kıskanıyor ellerine ulaşamadığı için. Kalbim ağrıyor karşında durunca. Ben karşında durgun hissediyorken hangi ara sana sinirli baktım söylesene.”
Yutkundum. Acaba yanlış anlamış olabilir miyim? İşaret parmağımı dün geceyi hatırlatmak adına havaya doğru kaldıracağım zaman ne yaptığımı anlamaya çalışıyormuş gibi bakıyordu bu sefer.
“Dün gece pencereye çıktığımda böyle öfkeli gözlerinle evin içine girmemi işaret ettin. Ben eğer gitmeseydim bana da bağıracaktın.”
Farkındayım şu an abartıyorum. Annem nerede? Hemen gelip beni susturması lazım.
“Benim öfkem sana değildi. Hava buz gibiydi üstelik yağmurda yağıyordu. İçeri girmeni istedim diye sana kızmış mı oluyorum” Sırıtıp başını iki yana salladı.
“Aslında beni hiç tanımıyorsun. Bu sorun değil, huyumu suyumu zamanla öğreneceksin. Dün geceki duruma şahit olmanı istemezdim ama oldun. Bir daha olmayacak sözünü veremiyorum. Olabilir, böyle bir durum olduğu zaman yanımda durma. Uzaklaş benden. Ne ağzımdan çıkanları duy ne de gözlerimdeki öfkeyi gör. Benim nefretim sana olmaz bunu da sakın unutma, tamam mı?”
Haklı olduğu için başımı salladım. “Tamam.”
“Şimdi yemeğimizi yiyebilir miyiz?”
“Yiyebiliriz.”
"Güzel." Eliyle masayı işaret edip, “Otur,” dedi. Durduğum an “Otur musun?” diyerek düzeltti beklemeden. Alt dudağımı ısırdım. Bir günde dengesini bozduğuma yemin edebilirim. Beni tanımıyorsun diyordu ama aslında o da beni henüz tanımıyordu. Sevdiği kadın aklında, kalbinde nasıl biriydi bilmiyorum ama Miray kafasında kuran biriydi.
Annemin yanına otururken o da annesinin yanına oturdu. “Miray’ın da neşesini yerine getirdik, şimdi siparişimizi verebiliriz, değil mi hanımlar?”
Bakışlarımı kaçırdım.
“Ben sadece salata alacağım.”
“Salatayla doyulur mu? Yanına başka bir şey daha söyle.” Kapadığım menüyü açıp tekrar önüme bıraktığında derin nefes aldım. “Salata yeterli olur, canım bir şey istemiyor zaten.” Ağzının içinden, “Kuş kadar yiyorsun,” derken başını iki yana salladı. Nurdan teyzeyle annem onun bu haline gülüyor olsalar da hâlâ onlar kadar rahat hissedemiyordum.
“Siparişlerinizi alabilir miyim?”
Yanımıza gelen garsona istediklerimizi söylerken sanki ben salata yeterli değil dememişim gibi bana karışık ızgara söyledi. Annem onun bu tavrına, “Düşünceli çocuk,” diyerek mırıldansa da yine bakışlarına karşılık vermedim, veremedim.
“Nasıl bir elbise alacağını düşündün mü?”
Parmaklarım peçete kutusunun üstünde durdu. Annem konuşmam adına bacağımı dürtüce geriye doğru yaslanıp, “Düşünmedim,” dedim. “Fark etmiyor, normal bir kıyafet de olabilir.”
“Olur mu öyle şey kızım, nişan elbisen olacak. Güzel ve şık olmalı.”
“Aslında nasıl bir şey alacağımı bilmiyorum. Gidince birlikte bakıp karar veririz.”
Gözleri parlayan Nurdan teyze, “Ben sana seçerim,” dediğinde Mirza sırıtıp başını iki yana salladı. Onun bu tavrı karşısında yüzünü asan Nurdan teyzeye “Tamam,” dedim. “Sen hangi elbiseyi beğenirsen onu alacağız. O da anca kendi kendine sırıtıp dursun.”
“O?”
Sanki burada yokmuşçasına Nurdan teyzeye bakmaya devam ettim.
“Adım ne benim?”
Katiyen yüzüne bakmadığım gibi cevap da vermedim.
Ayakkabısının ucunu ayakkabımın ucuna vurduğu an ayağımı geriye çektim. “Söylesene adım ne benim?” Şu an bu durumdan eğleniyor muydu o? Eğleniyordu. İsmiyle hitap edemediğimin farkına vardığı için üstüme geliyordu.
“Sana diyorum Miray, adım ne benim?”
Hırsla bakışlarımı yüzüne çevirdim. “Mirza ağabeydi değil mi?” dediğimde annemle annesi sesli kahkaha atarken o sadece sırıtıyordu. “Sorun değil, zamanla buna da alışırsın.” Var ya, şeytan diyor odasındayken bana abi deme dediğindeki yüz ifadesini ona hatırlat. Ama ben iyi biri olduğum için acısından vuracak biri değildim. Sadece biraz laf sokabilirdim.
“Bakıyorum da hoşuna gidiyor.”
“Tahmin edemeyeceğin kadar hoşuma gidiyor. Bir kere daha desene.”
“Seninle uğraşmayacağım.”
“Uğraşsana.”
Omzumu silkip bakışlarımı tekrar başka tarafa çevirdim. Yüzünü dahi görmek istemiyordum. Şimdilik!
“Nazına ölürüm.”
Duymadım. Kulaklarım tıkalı dudaklarının arasından çıkan iki kelimeyi duymadım. Annelerimiz buradaydı. Bu kadar rahat konuşmaması gerekiyordu. Belli ki açık sözlü biri olarak aniden beni olur olmadık yerlerde utandıracaktı. Ah! Zamanında Kuzey, Reyhan’a böyle laflar ettiği zaman onlarla çok dalga geçmiştim. Nereden bileyim bir gün başıma geleceğini?
En iyisi her zaman yaptığım gibi bazı kelimeleri duymazlıktan gelmek. Eğer her dediğini duyar, her yaptığını görürsem kimsenin yüzüne bakamazdım utançtan. Özellikle onun.
Yemeğimizi yedikten sonra ilk önce elbisemi almak için mağazaya geldik. Zor beğenen ya da her şeye burun kıvıran biri değildim. Zaten akrabalarım yüzünden giyim konusunda kısıtlı giyiniyordum. Hepsi kapalı oldukları için kıyafetlerinin üstlerine siyah ferace giyiyorlardı. Babaannem israf yapmadıklarını söylüyordu ama bence kollarına taktıkları bileziklerle gösteriş yapıyorlardı. Benim annem usulüne göre giyiniyor, asla ziynet eşyalarını kimsenin gözüne sokmuyordu. Hoş kadının sadece bir alyansı bir de bileziği vardı. Benim de her ne kadar saçım açık olsa da dar giyinmezdim. İstemez miydim isterdim. Allah’ın bildiğini yalan söyleyecek kadar kötü biri değildim. Hevesim vardı, dizlerimde olan pileli etek giymeye, kısa kollu tişört giymeye. Moda olan çiçekli elbiseler giymeye. Belki zamanında giyip hevesimi alsaydım şimdi içimde ukde olarak kalmazdı.
Rengârenk şık elbiselerin üzerinde göz gezdirirken Nurdan teyze kollarının arasına tuttuğu kırmızı balık model elbiseyle koşarak yanıma geliyordu. Göbeği her adım attığında havaya zıplıyordu. Zavallı kadın iki saniyede nefes nefese kalmıştı. Onu yormamak adına yanına gidip, “Koşma,” dedim. “Yoruluyorsun.”
“Bak bu çok güzel, bir dene istersen.”
Elbiseyi omuzlarından tutup incelerken yanımıza gelen Mirza, “Çok açık,” dedi. “Miray bu kadar açık giyinmiyor anne.”
Elbisenin göğüs dekoltesi fazlaydı. Bunu sonradan fark eden Nurdan teyze, “Ay,” dedi mahcubiyetle bana bakarken. “Ben fark etmemişim kızım.”
“Sorun değil, istersen deneyim üzerimde gör.”
“Bence denemene gerek yok. Başka bakalım.”
Deminden beri her şeye karışan Mirza’ya, “Sen kenara çekilsene,” dedim dayanamayarak. “Her şeye karışıyorsun. Sanki sen giyeceksin.”
“Sen giyeceksin, bu konuda geride durmak istemiyorum. Eğer sen kendi beğendiğin elbiseyi alacak olsaydın köşeye geçer otururdum. Eminim annemin beğendiği elbiseyi alacağın için karışıyorum. Genelde annem gençliğinde giyemediğini kızlarına giydirmeyi seviyor da.”
“E ne var bunda? Seninle çok iyi anlaşacağız Nurdan teyze. Gel biz birlikte bakalım.”
“Miray, sen yine de kendi zevkine göre al.”
“Sussana oğlum. Ayıptır damadın bu kadar konuşması.”
“Ne ayıbı yahu, kızın giyim zevkini değiştireceksin. Bırak şimdi nasıl giyiniyorsa yine devam etsin.”
Susması gerekiyordu. Biraz daha konuşursa annesinin kalbini kıracaktı. Kırmızı elbiseyi göğsüme bastırırken bakışlarımla umarım durması gerektiğini anlatabilmişimdir. Hoş gözlerindeki dalgalanma doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Annesinin başını öpüp, “Size takılıyorum,” dedi az öncekine nazaran yumuşak çıkarmaya çalıştığı ses tonuyla. “Siz nasıl giyineceğinizi bilirsiniz. Ben sizi bekliyorum.”
Dolan gözlerindeki yaşları anında sildi Nurdan teyze. Mirza koltuklara gitmeden annesinin gülen yüzünü görmek istemiş olacak ki kadının yanağını sıkıp, “Asma hemen yüzünü,” dedi. “Yeni gelin gibi trip atmayacaksın bana değil mi?” Böyle her şeye karışmaya devam ederse bu gidişle herkes ona trip atacaktı.
Gözlerim kimseye değmeden elbiselere bakan anneme kaydı. Benim nasıl bir elbise istediğimi bildiğinden genelde alacağım tarzlara bakıyordu.
“Bugün olmaz. Amirim, bugün olmaz diyorum.”
Ne olduysa bir anda burnundan soluyan Mirza’ya döndüm. Nurdan teyze, “Karakoldan aradılar sanırım,” deyip annemin yanına gitti. Az önceki sakinliğinden eser kalmayan Mirza ise telefondaki kimse sinirlenmişti ona.
“Eyvallah amirim, bunu da unutmam ama bilin.”
Telefonu parçalar gibi kapadı. “Şerefsizler.” Onu izliyor gibi gözükmemek adına balık model elbiselerin yanına ilerledim. Çok değil o da peşimden geldi.
“Acil görevden çağırdılar, mecbur gitmem gerekiyor.”
Ses tonundaki mahcubiyeti hissettiğim gibi ona döndüm.
“Sorun yok, gidebilirsin. Görev önemli sonuçta.”
Parmaklarını alnına bastırarak ovuşturdu. Gitmek istemediğini görüyordum.
“Bugün elbiseni ve diğer eşyalarını alın, yarın da birlikte alyansları alsak olur mu? Vaktim olmadığı için hemen gidip bakalım demek istemiyorum. Aceleye gelmesin.”
Başımı salladım.
“Sorun değil, sen git geç kalmadan. Biz alınacakları alır eve geçeriz.”
Eli ensesine doğru gitti. Parmaklarını bu sefer ensesine bastırırken hâlâ gitmemek adına direniyordu.
“Bütün suçlular kaçtı.”
Başını öne doğru uzatıp, “Anlamadım,” dedi. Gülümsedim. “Bütün suçlular kaçtı diyorum, hani burada oyalanıyorsun ya.” Sırıtarak başını iki yana sallarken, “Ben yakalarım onları, sen merak etme,” dedi. Omuzlarımı kaldırdım. “Eminim yakalarsın. Sonuçta yıllardır bu mesleği yapıyorsun.” Bakışlarını kısa bir an kaçırsa da yüzüme bakmaya devam etti.
“Yüzükler hariç her şeyi alın.”
Pantolonun cebinden siyah cüzdanını çıkardı. Bana para verecek korkusuyla annemin yanına gideceğim an bacağını önüme uzattı. Gözlerimi kocaman açarken, “Ne yapıyorsun?” dedim sesimi normal çıkarırken. “Bu kartla alın alacaklarınızı.”
“Annene ver ben almam.”
Yine adım atmama izin vermeyince, “Almam,” dedim tekrardan. “Annene versene.”
“Annem yaşlı, unutuyor. Sen de kalsın.”
“Yaşlı mı? Neresi yaşlı kadının?”
Cevap vermedi. Elime kartı bırakıp şifresini söyledikten sonra mağazadan çıktı. Ciddi anlamda her dediğini yapan ve yaptıran bir adamdı. Eğer diretmeye devam ederse bu konuda onunla karşı karşıya geleceğimize eminim.
O gün akşama kadar ihtiyaçlarımızı aldıktan sonra mahalleye döndük. Bazı eşyalar benim evime gelirken birçoğu onun evine gitti. Nişan günü getireceklermiş, adet böyleymiş. Nişanlanıyordum ama hiçbir şeyde heyecanım yoktu. Böyle hissetmem garip gibi duruyor olsa da normaldi. Zamanla ona alışacaktım. Şu an yalandan mutluluk gösterisi yapsam herkesi kandırmış olurdum.
Yorgunluktan ağrıyan ayaklarıma masaj yaparken açılan kapıyla ofladım. Ağabeyim, babam, annem burada olduklarına göre yine dedem ve babaannem gelmiş olacaklardı. Hayır, zile basma adetleri de yoktu. Anahtarla kapıyı açıp içeriye giriyorlardı. Aile apartmanında oturmak iğrenç bir şeydi. Neyse ki Mirza aile apartmanında oturmuyordu. Annemin yaşadıklarını kaldıramazdım.
“Yemek yediniz mi?” diyerek içeriye giren babaanneme bakmadan bacaklarımı koltuktan aşağı indirdim.
“Yedik anne, eğer siz açsanız mutfaktan alın. Atiye’yle Miray bugün yorulmuşlar.”
Güzel kalpli babam benim. Oturduğum yerden kalkıp onun yanına oturdum.
“Yengenle yeğenine yaptıklarını biliyor musun Nazım? Damadın olacak o adamla birlik olup arabaya almamışlar ikisini. Ayıp değil mi? Yengen kırıldım sözüne gitmem diyor.”
Keşke siz de kırılsanız, belki gelmezsiniz.
“Aşağı in özür dile ikisinden Miray. Amcan da kırıldı sana. Söyle Mirza’ya o da gönlünü alsın yengenin.”
Kulaklarım her ne kadar onlar da olsa da gözlerim televizyondaydı.
“Cevapta vermiyorsun, bu kızı siz şımarttınız bakın şimdi yularını elinize alamıyorsunuz.”
“Babaanne sus Allah aşkına. Kız ne yapıyor size? Nişan alışverişinde yengemle Makbule’nin ne işi var? Annem yanında gitmiş. Ayıptır günahtır bir insanın üstüne bu kadar gitmeniz. Miray sizin gözünüze batıyorsa onu görmezlikten geleceksiniz. Kızın yaptığı hiçbir şey yok dilinize dolamışsınız yoldan çıktı, başına buyruk diye. Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz?”
Bastonunu yere vuran dedem, “Şu halini görmüyor musun?” diyerek bağırdığında ağabeyim gözlerini bana değdirmedi bile. Eğer baksaydı sanırım içimde burukluk olurdu.
“Ne varmış halinde? Açık olması Allah’la onun arasında. Namazını kılıyor, orucunu tutuyor, insanlar hakkında kötü konuşmuyor, kul hakkı yemiyor ne varmış halinde söylesene dede?”
Burnundan soluyan dedem birleşik olan beyaz iki kaşını uzun burnunun üstüne kadar indirdi. Kararmış dudaklarını aralayıp, “Cehennemlik,” dediğinde, “Yeter!” dedi abim. Babam gerildiği için bana sığınmıştı.
“Sen karar veremezsin kimin cehenneme gidip gitmeyeceğini. Babam altmış yaşında, çocukluğundan beri çalışıyor senin dükkânında. Adamın sigortasını yatırmadığın için bu yaşına kadar emekli olamadı benim babam. Bunun vebalini nasıl vereceksin onu düşün dede. Sen iki çocuğun arasında ayrım yapıyorsun. Birine iki tabak yemek verirken diğerine bir tabak veriyorsun.”
Dedemin yüzü kıpkırmızı oldu. Bunun utançtan olduğunu söylemek istesem de sinirden olduğu çok belliydi.
“Şüphesiz Allah, adaletle davrananları sever .” (Maide 5/42) sen adaletli bir adam değilsin dede. Allah razı olsun okurken bana yardım ettin ama ben de sana karşılığını fazlasıyla ödedim. Benim babama hani benim dilimin ucuna bile almayacağım kelimeyi söylüyorsunuz ya değil! O hepinizden merhametli, vicdanlı, akıllı bir adam.”
(Saf) babama söyledikleri kelime hep bu. O saf anlamaz, o saf çok yemez, o saf kandırırlar. Üzülmüyor diye düşünüyorlardı ama kalbi eminim kan ağlıyordu.
“Buranın tadı kaçtı, yürü eve.”
Bastonundan destek alıp ayağa kalktı. İkisi de ağır adımlarla salondan çıkarlarken babamın yanağını öptüm. Başını kaçırdı ama yine öpücünce gözünden bir damla yaş aktı.
“Üzülme babam. Eğer ağlarsan ben de ağlarım.”
Avcunu gözlerine bastırarak yaşları sildi.
“Niye ağlıyorsun bey? Aç değiliz açıkta değiliz. İki tana pırlanta gibi evladımız var. Kızımız da, oğlumuz da bizden razılar sen gönlünü rahat tut. İkisi de bu yaşlarına kadar arkandan gizli saklı iş yapmadılar sevin buna. Ağzımı açmak istemiyorum ama Makbule-”
“Anne! Dedikoduya giriyor konuşma.”
Ağzını kapatıp başını salladı annem. “Yatsı yaklaştı ben camiye gidiyorum.”
“Allah sesine zeval vermesin oğlum.”
Başını salladı ağabeyim. Odadan çıkınca bir süre içeriye dinleyen annem onun gittiğini düşünmüş olacak ki, “İnsanın Müezzin oğlu olunca dedikodu da yapamıyor,” dediğinde, “Anne daha buradayım,” diyerek seslendi ağabeyim. Anında tülbentiyle ağzını kapadı annem. Babam onun haline sırıtırken, “Ben odama geçiyorum. Siz baş başa dedikodunuzu yapın,” diyerek odama geçtim.
Adımlarım beni pencerenin önüne götürürken cebimden telefonu çıkardım. Bedenen yalnız kalmaya ihtiyacım vardı ama beynim sessiz bulduğu her ortamda kafamı karıştırıyordu. Kafamın içinde sürekli konuşuyordum. Bazen bir yerde yığılıp kalacağım diye korkuyordum. Tülü araladım. Kuzey ve Cihangir Mirza’nın evinin önünde arabalarını durdukları an pencereyi araladım. Cihangir’in arabasının kapısını açan Kuzey, “Yardım edeyim,” diyerek arabadan inen Mirza’nın kolunu tuttuğunda kaşlarım merakla yükseldi. Yüzü solgun, bitkin gibi binanın içine soktular onu.
“Ne olmuştu ki?”
Tülü kapatıp telefonu cebimden çıkardım. “Arasa mıydım?” En son öğlen göreve gitmişti, ne olmuştu ki? Tekrar tülü araladım. Sağ ayağımı sallarken arayıp aramama konusunda hâlâ çekingen duruyordum. Yarın nişanlanacaktık, çekinmemem gerekiyordu. O benim yanımda rahatken benim kendimi geriye çekmem doğru değildi. Ofladım. Saçlarımı karıştırıp ne yapacağımı düşünürken binadan çıkan Kuzey’le Cihangir’e seslenmek istedim ama birileri duyabilecek düşüncesiyle sesimi çıkarmadan Kuzey’i aradım.
“Efendim?” diyerek telefonu açtıktan sonra kendi binasına girdi.
“Merhaba Kuzey, nasılsın?”
“İyi değilim Miray?”
Yatağa oturup, “Neyin var?” dedim. Direkt Mirza’yı sormak ayıp olurdu.
“Mirza vuruldu, adam az kalsın ölecekti senin yüzünden. Ne yaptın kızım bu adama? Koskoca dağ gibi adamı muma çevirdin. Tamam, biz de seviyoruz ama görev esnasında çok şükür aklımız başımızda.”
Vurulmuş muydu? Alt dudağım titrerken, “Görüşürüz,” diyerek telefonu kapadım. Kalbim ağrıyordu. Acıdan etim kemiğim sızlıyordu. Gözyaşlarımı silip yataktan kalktım. Ya bir şey olsaydı, neden dikkat etmiyordu anlamıyorum. Ne düşünüyordu da vuruldu?
Bizimkilere bir şey belli etmeden odadan çıktım.
“Anne, Seher’e bir şey söyleyip geleceğim.”
“Tamam.”
Üzerime mont almadan evden çıktım. Kızacaktım ona, kendine dikkat etmeği için gerekirse bağırıp çağıracaktım. Canının hiç mi kıymeti yoktu bu adamın?
Binadan çıkıp onların binasına geçtim. Apartman kapısı açık olduğu için zile basmamıştım. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken Nurdan teyzeye söylememiştir diye üzerimdeki paniği atmaya çalıştım. Sonunda kapılarının önüne gelince kapıya vurdum. Bir süre açan olmadı. Acaba herkes onunla mı ilgileniyordu? Tekrar kapıya vurduğumda, “Bekle,” diyen kalın sesiyle irkildim. Evde kimse yok muydu? O niye kapıyı açıyordu ki? Kapı açıldığında tırnaklarımı avcuma batırmaktan vazgeçtim. Beni görünce yorgun bakan gözleri açıldı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Gel güzelim.”
Midem düğüm düğüm olurken her zaman yaptığım gibi bir şey demeden evin içine girdim. Ev sessiz olduğuna göre evde kimse yoktu. Salona girmeden holde bekledim.
“Neden dikkat etmiyorsun kendine? Canının hiç mi kıymeti yok? Senin mesleğin tehlikeli meslek, görev esnasında aklını niye başka şeylere veriyorsun?”
Parmaklarını hafif uzamış sakallarının üzerinde dolaştırıp, “Ne oldu ki?” dedi.
“Ne mi oldu? Kuzey söyledi vurulmuşsun? Sen güçsüz polis misin de vuruluyorsun?”
Dudakları iki yana kıvrılırken, “Gülme,” dedim. “Kızgınım sana, çalışırken aklına beni getirme. Kafanın dağılacağı şeyleri düşünme.”
Benim telaşlı telaşlı konuşmam onun hoşuna gidiyor olacak ki yüzüme sırıtarak bakıyordu.
“Vurulmadım.”
“Üzülmemeyim diye yalan söylüyorsun.”
Gözlerimi bedeninin üzerinde gezdirdim. Siyah kazağıyla lacivert kotu vardı üzerinde.
“Vurulmadım güzelim.”
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Sus yalan söyleme. Buraya gelirken gördüm seni, yürürken zorlanıyordun.”
Alt dudağını ısırıp başını iki yana salladı. Sesli gülmek istiyor ama buna bile hali yoktu. Kazağının yakalarını tutup boynundan çıkardığında gözlerim şaşkınlıktan kocaman oldu.
“Ne yapıyorsun?”
Gözlerimi parmaklarımla kapamama fırsat vermeden, “Bak,” dedi. “Hiçbir yerim yaralanmadı.” Buram buram aldığım kokusunu içime çekmeden, pürüzsüz göğsünde gözlerimi gezdirmeden sadece gözlerine bakıyordum.
“Anladık vurulmadım, kollarımı bırakır mısın? Ve üzerini giyin.”
Sanki ben tam tersi konuşmuşum gibi bir adım atıp bir elini sırtıma götürdü. Bedenim kollarının arasında dondu. Buradan kaçıp gitmem gerekiyorken ne yapıyorum ben?
Alnımı göğsüne bastırdığında iki kolumu da bedenime doladı.
“B- benim gitmem gerekiyor.”
Kekeleyen sesim cümlelerimi düzgün çıkarmasa da beni anladığını düşünüp bırakmasını istedim ama bırakmadı.
“Benim seni düşünmediğim bir an yok güzelim. Seninle geçmişimi, geleceğimi düşünmeden yapamıyorum. Bana alışmanı bekliyorum, bekleyeceğim. Sen beni benimsediğinde kafam işte o zaman rahat olacak.”
“Ağabeyin geldi galiba?”
Kapının önünde duyduğum Nurdan teyzenin sesiyle gözlerim korkuyla büyüdü. Az önce bedeni taş kesilen ben benden epey kalıplı olan adamın göğsüne elimi bastırarak onu odasına soktum. Bu ani hareketim beni şaşırttığı gibi onu da şaşırtmıştı.
“Korkacağın bir durum yok.”
“Olmaz, beni burada görmemeleri gerekiyor. Mirza, lütfen bir şey yap çıkayım.”
“Odasın da mı?” Arkamı döndüğüm gibi kapıyı kilitleyip gözlerimi sımsıkı yumdum.
“Mirza, erken gelmişsin oğlum, iyi misin?”
Allah’ım nasıl çıkacağım buradan? Vurulmadığını ispatlamak için neden kazağını çıkarmıştı? Ağlayacaktım, yemin ederim bağıra bağıra ağlayacaktım. Ayağımı yere vurdum yetmedi arkamı dönerek göğsüne bir tane vurdum. Çıkan sesten “Mirza?” diyen Nurdan teyzenin sesiyle arkasına geçtim sanki beni göremeyecekmiş gibi.
“İşim var anne, birazdan gelirim yanınıza.”
“Ne işin var oğlum?”
Ah Nurdan teyzem, sormasan olmuyor mu? Resmen can çekişiyordum burada. Yarın nişanlanacağım adamla resmen basılacaktım. Hayır, hâlâ çıplaktı. Tırnaklarımı omzuna bastırdığımda inleyip hızla bana döndü.
“Çabuk üstünü giyin.” Fazlasıyla sessiz konuşsam da beni anladığını bilmeme rağmen anlamıyormuş gibi davranıyordu.
“Sen yatağa gir ben geliyorum.”
“Ne?”
Gözleriyle yatağı işaret etti. Kesinlikle çıldırmış. Birinin bizi burada görmesi her an olabilecekken bir de yatağına mı girecektim?
Başımı iki yana salladım.
“Direkt pencereden at beni.”
Sağ avcunu yanağıma bastırıp, “Sana nasıl kıyarım?” dedi. “Mirza, korkuyorum.” Aptal bir kız değildim ama kendimi her zaman aptal bir duruma düşürüyordum.
“Bu gece burada uyumak durumunda kalacaksın, ne güzel evlenmeden seninle aynı yatağı paylaşacağız.”