Unutulan Geçmiş

1830 Words
Unutulan Geçmiş – KIZIL YEMİN BÖLÜM 10 NİVİSEY’DEN Başlar gibi olan ama daha hiç başlanmamış sonlara... Bölüm şarkımız Zeynep Dizdar'dan Vazgeç Gönül Keyifli okumalar dilerim BERİL KORKMAZ... “Baran lütfen bana bak, bu bir şaka olsun, yalvarırım Baran.” Karşımda bir yabancı vardı, beni artık tanımayan, görmeyen bir adam vardı. Yaşadığımız onca şey yoktu gözlerinde. Bir umut bekledim ama Baran bana kısaca bakıp arkasını dönmüştü. Baran Korkmaz. Kocam. Çocuklarımın babası bana sırtını dönmüştü. “Baran bana bak, olamaz bu! Bizi böylece bırakamazsın!” Kapı kapandı. Yerdeki adam da kalktı sakince. Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi. Kapı bir kez daha kapandı yüzüme. Aslında o kapıdan ben de çıkabilirdim ama gidemezdim, Baran buradaydı. Aslında değildi... Benim Baran’ım burada değildi. Burada bizi hatırlamayan biri vardı. Kocam, çocuğumuzun babası. İstemediğim bir evliliği bana cennetmiş gibi yaşatan adam vardı. Şimdi ise bana geriye kalan, ağlayarak o boş ama hissiz kapıya bakmak kalmıştı. Yüzüme kapanan kapılar ve geçmişti bana kalan. Bir zamanlar bana aşkla dolu dolu bakardı gözleri ama şimdi sanki kimseydim. Ben onunla biriyken şimdi kimsesizdim. --- Dakikalardır kapalı olan o kapıya bakıyordum, artık tek bir damla gözyaşı akmıyordu gözlerimden. Her şey bitmişti. Hislerin öleceğini hiç bilmezdim. Ama öğreniyordum. Baran’ı sapasağlam beklemiyordum ama bunu da beklemiyordum. Bizi unutmasını beklemiyordum. Ben bebeğimizi onun ölme ihtimalinden dolayı kaybetmiştim. Ölme ihtimali bile canımı yakarken o bizi unutmuştu. Keşke bebeğimizle ölseydim de bunu görmeseydim... Kapı açılınca bir ümit bekledim ama yok, içeri başka bir adam girmişti. Tanıdık bir yüzdü, tanıyor gibiydim. “Beni hatırlaman biraz uzun sürdü galiba, güzelim.” Beynim tanıdık sesle şimşek etkisi yaşamıştı. Deniz gelmişti. O masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Bir tepki verebilecek halde değildim. Onun şakalarını özlemiştim ama şu anda daha çok özlediğim biri zaten vardı. Birileri vardı... Beni hatırlamayan. MİRA KARAHALSAN’IN GÜNLÜĞÜNDEN Merhaba Miran, bugün oğlunla tanıştım. Bakışları, her şeyi sana benziyor. Benim hayalimdi ama Şermin’in oldu. Neden Miran, neden istediğim her şey onun oldu? Bu günlüğü hiç yazmak istemiyorum çünkü senden sanki bir yabancıymış gibi bahsetmek istemiyorum. Oğluna bile, kendi kızıma bile senden bir yabancıymışsın gibi bahsettim. Neyse. Oğlun kızımın bale gösterisine geldi, yanıma oturdu. Şermin hiç onun saçlarını okşamazmış. Sevgi nedir bilmeyen bir kadına bu çocuk fazla olmalı Miran, çünkü Baran o kadar masum bir çocuk ki o kadının bu çocuğun saflığını mahvedeceğini hissediyorum ama böyle bir şeyin olmasına izin veremem. Neyse, başka bir önemli konu daha var: Baran senin yokluğunda Beril’e sığınıyor, benim senin yokluğunda bu günlüğe sığınmam gibi. Kızımı sevdiğini gözlerinde görebiliyorum. Aynı senin bana baktığın gibi bakıyor Beril’e. BERİL KORKMAZ “Peki neden geri döndün Deniz? Ailenle birlikte buradan gitmiştin, şimdi ne oldu?” Gök mavisi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Geçmiş bu ışıktaydı ama ben karanlıktaydım. Ne geçmişim parlaktı ne de geleceğim. Geçmişimde olan herkes yanımda parlardı çünkü ben sönerken söndürmezdim. Belki de yanılıyordum... Artık yakmalıydım, yıkmalıydım çünkü böyle yapmazsam yıkılacaktım. Bana her zaman olduğu gibi seçme hakkı vermemiştiler. Bana verilen tek seçeneği seçtim. Yık ama yıkılma. Öldür ama ölme. Parla ama söndür. Yan ama yak. Tüm bunlar tek bir seçenekti, kendime seçmemdi. Her ne olursa olsun artık bu seçenekte ilerlemek zorundaydım, artık yapmalıydım; kendim için, beni hatırlamayan kocam için. Hepsi bizim için... Unutulan bir geçmiş için... Mara Karahalsan ile tanışmaları gerekiyordu. Annesinin minik prensesi, babasının suskun gururu. Kucakta büyütülmedi, dizlerde sevilmedi. Aksine omzuna konan el bile ölçülüydü; ne fazla sıcak ne de eksik. Çünkü o, erken öğrenmişti: Güç, sesini yükseltmekte değil; dayanmada saklıydı. Ama nereye kadar dayanmaktı bu... Babası ona masal anlatmazdı. Masal yerine gerçeği öğretirdi. “Düşersen ağlama,” dedi. “Düş ve kalk.” Annesi saçlarını okşarken bile temkinliydi; çünkü biliyordu, Beril kız pamuklara sarılı büyüse bile onu o pamuklarda boğarlardı, dünya onu paramparça ederdi. O yüzden sevgiyi sakladı, onu dayanıklılığa dönüştürdü. Beril sadece babası yokken sevgi görürdü annesinden, yoksa kız çocuğu sertti. Ama bu sertlik bağırmıyordu. İçinde taş gibi duran bir sessizlikti bu. Gözleri konuştuğunda herkes geri adım atardı; çünkü orada tehdit yoktu, karar vardı. Kırılmayı öğrenmişti ama dağılmayı değil. Sevilmediğini sandığı anlarda bile kendi omuzlarına yaslanmayı bildi. Annesinin minik prensesiydi belki ama babasının dünyasında kazanan yoktu. Orada sadece ayakta kalanlar vardı. Ve tüm herkesi ayağa kaldırırken yerde ezilen olmayacaktım. Ezen ezdiren Mara Karahalsan olacaktı. Baran beni hatırlayana kadar herkese, şu anki Baran’a bile öyle olacaktım. Mara Karahalsan olarak pistin tozunu silip atacaktım; ben silmeyecektim. Sildirecektim, hem de canımı yakan herkese yaptıracaktım; o herkesin içinde Baran Korkmaz da vardı... Mara Karahalsan “Seni sevdiğimi biliyorsun Beril, her ne kadar Baran ile evli olsan bile beni hâlâ seviyorsun, bunu sen de biliyorsun.” Deniz’in sesi kulaklarımda sönerken aklımdaki düşünceler boynuma sarılıp beni çoktan boğmaya başlamıştı bile. Eskisi gibi sevdiğim adamı geri alabilmek için o kadın olmalıydım çünkü yakmazsam yanardım, yıkmazsam yıkılırdım, öldürmezsem ölürdüm. Öğrendiğim şeyler sadece babamdan değildi, annemden de öğrenmiştim. Babamı gebertmek için yaptığı zehirli yemekler ile bir annem, geceyi ihanetle bitiren bir babaya sahiptim. Ölüm ağır değildi, ölen insanlarla olan anılar ağırdı... GEÇMİŞ İlahi bakış açısı Mira bu gece de yemek yapıyordu. Tüm hizmetçiler bile artık biliyordu, yine kocasını zehirlemeye çalışacaktı. Ama hepsi de biliyordu ki bu gece Kuzey yine Şermin’in koynundan çıkıp bu eve gelecekti, onun yaptığı yemeği yemiş, tok olarak gelecekti. Mira, Kuzey için bir engeldi. Kuzey, Mira için ölümdü. Ama Mira tüm ipleri eline alacak kadar zekiydi de bunu tüm herkes bilirdi. Şermin, Mira’dan hem korkardı, bir o kadar da onu ciddiye almazdı. Mira kendini hep saf, salak olarak gösterirdi; Miran ise Mira’nın bu içindeki ateşte yanıp tutuşurdu. İşte aradaki fark da buydu: Miran, Mira’nın düşüncelerini tek tek anlardı ama Kuzey, Mira acıdan kıvrana kıvrana ona baksa bile anlamazdı. Kuzey’in gelmesine son birkaç dakika kalmışken Mira, yaptığı tatlının içine aldığı fare ilacını ekleyiverdi. Gebermesi için her şeyi yapardı. Acıdığı tek şey, yaptığı tatlının heba olacağı içindi... GEÇMİŞ MİRA KARAHALSAN Kuzey’in gelmesine son 10 dakika kala yukarı çıkıp geceliğimi giydim. Rahmetlik kaynanam beğenerek almıştı, şimdi oğlunu öldüreceğim için hiç de üzgün değildim. Saten gecelik tenimde hafif bir soğukluk verirken aynanın karşısına geçtim. Kısa şortu ve gömleği olan lacivert bir gecelikti. Oldukça iyi bir oyun gibiydi. Av, avcıyı gebertmek için oldukça hazırdı... Özenle yaptığım saçlarımı elimle karıştırıp hafifçe dağıttım. Masadaki altın renkte olan, demir kelebekli kıskaçlı tokayı nasıl takacağımı düşünürken kapı çalmıştı. Av, avcıyı öldürecek kadar güçlü olmasına rağmen kaçamıyordu. Şimdi ise av, avcıyı paramparça edip kurtulacaktı. Yani kurtulmalıydı... Kapıya ilerledim. Bu gece o geceydi, kesinlikle. Canım kocam gelmişti. Birazdan onu gebertmek istediğimi bilse nasıl bir şekilde gelirdi eve bilemiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Kuzey bu gece zehirlenip geberecekti. Yemek yemezdi ama o ayva tatlısını ona öyle bir yedirecektim ki anında gebermesini en kolay yoldan halledecektim. Avımın gelişine özel dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Onun sonu benim elimden olacaktı. Öldürürdüm; karşımdaki belki benden güçlü olabilirdi ama sonunda o gücü elime dolayıp onu boğacak olan bendim. Geçmiş (ilahi bakış açısı) Kuzey kapıyı açan karısına öylece bakakaldı. Evlendiklerinden beri, gerekmediği sürece birbirlerine dokunmazlardı. Mira’dan hiç beklenmedik hareketlerdi Kuzey’e göre; tabii onu zehirli yemeklerle öldürmek istemesine alışmıştı. Kuzey daha ilk saniyeden dayanamayarak, “Dalga mı geçiyon sen benlen, Mira?” diyen mırıltısı duyuldu. Mira’nın sadece tatlı, yumuşak kıkırtısı duyuldu. Şaşırtmaya bayılıyordu. “Bilirsin, kocamla zaman geçirmek istiyorum, uzun zaman oldu kocacım.” O ikna edici ses tonuyla yapamayacağı hiçbir şey yoktu... Kuzey ise onun delirdiğini düşünerek baktı çünkü hiçbir zaman ona, onu sevdiği için yaklaşmazdı. “Gene o piçin mezarına mı gitmek istiyorsun, çok beklersin, biraz daha çırpın anca gidersin.” Ona piç demesi bile Mira’nın sinirlerini hoplatırken sakin kalmaya çalıştı. Öldürmek hiç istemediği şeylerin arasındaydı aslında ama o artık ne isteyip isteyemeyecek kadar kapana kısılmıştı. Kapan bir o kadar altın kaplama olmasına rağmen o kadar iğrençti ki sanki bir muhabbet kuşuydu; kafesi onu kısıtlıyordu ama o kafesten çıksa bile duvara çarpıp eninde sonunda ölecek gibiydi. “Kocama tatlı yaptım, yedirmek istiyorum kendi ellerimle.” Kuzey her zaman olduğu gibi alışmıştı. “Hangi zehiri ekledin, ona göre panzehiri önceden getirteyim.” Sürekli olarak ona böyle yaklaşmasına alışsa bile şaşırabiliyordu. İki haftada bir karısı zehirli yemeklerle yanına gelir, yedirmeye çalışırdı. Bu sefer ayva tatlısı yapmıştı. Kuzey’in en sevdiği tatlı. Mira biliyordu; Kuzey ayva tatlısına hayır diyemezdi, bu onun işini kolaylaştırırdı. “Çok ayıp, kocamı niye zehirlemek isteyeyim ki?” Kocası koltuğa oturduğu an kucağına oturdu. Kuzey şaşırsa bile bunun bir taktik olduğunu düşünüp kucağındaki karısının belini buldu, onu kucağına iyice sabitledi. Bir o kadar onu istemediğini söylese bile onun gitmesinden bir o kadar korkuyordu... “Öyle mi diyorsun karıcım, yani beni zehirlemeyeceksin?” Mira ise ona minik bir tebessüm sundu. “Kocam ölsün ki zehir koymadım canım.” Kuzey ilk defa Mira’ya karşı gerçek, içten bir gülüş verdi. Diğerleri ise alay, küçümsemeyle dolu sahte gülüşlerdi. Mira da gülümsedi. Av, avcının gülüşünü ilk defa görmüştü. Avcı av’a âşık olmuştu. Avın haberi yoktu; sonuç mu? Aşk her zaman her şeyi yenerdi, nefret hariç. Çünkü aşk nefrete döndüğü an geri dönülmez sonlara yol açardı... Kuzey tatlıyı yedi, hem de av olarak gördüğü karısının elinden. Tatlı ilk saniye güzel gelse de dakikalar içinde Kuzey soğuk soğuk terlemeye başlamıştı, nefesi kesiliyordu; tam da Mira’nın istediği gibi. “Ne var lan bunun içinde?” Mira kocasının yanından kalktı, kalp atışlarının düzensiz seslerini uzaktan bile duyuyordu. Sürahiden bir bardak su doldurup suyu uzattı. “Boğazına durdu bence kocacım, al su iç geçer.” O eğlenen ifadesi her saniye artarken Kuzey’in kalbi patlayacak kadar hızlı çarpıyordu. Bir bardağa, bir de Mira’ya baktı. Avcı, avlayacağı tavşandan bile şüphe ediyordu artık. Tavşan artık dişlerini önüne koyulan otlar ya da havuçlara değil, onu öldürecek avcıya kullanmayı öğrenmişti. Ve avcının tüm kanını içmeden bırakmayacaktı. Mira, Kuzey’in yüzündeki ifadeyi görünce iyice sırıttı. “Hadi ama kocacım, Şermin’in yemeklerinden daha iyi benim tatlılarım, kabul et.” Kuzey Mira’ya bakakaldı. Avcı av’a ilk başta neyse, av hep en başta ne yaptığına bakardı. Ona zarar mı veriyordu? Kaçardı... Mira’ya zarar vermemek için kaçardı ondan fakat şu an yapamıyordu; karısı onun kucağında zehirli bir tatlı yedirirken öleceğini bilse bile kaçmazdı. Onu seviyor muydu? Onun sevmesine izin verirdi. Mira ise Kuzey’in onu kullandığına inanıyordu. Haklıydı; başlarda öyleydi ama şimdi o avcı akıllanmıştı. Fakat av avcıya güvenemezken avcının av’a güvenmesi saçma olurdu; av da öyle yapmıştı, o saçmalıkları silip atmıştı. Kimi sonradan oluşan aşkları anlamazdı zaten; Kuzey’in aşkı da aşk değildi. Sahip olma hırsıydı. Ama farkında değildi; Kuzey o hırsa bağımlı olmuştu, hem de hiç etik olmayan şekilde... Ve hırs kazanmıştı; Mira’nın elinden aldığı bardağı koltuğun hemen yanındaki sehpada vurarak kırdı Kuzey. Cam parçaları etrafa dağılırken masadan su damlaları akıyordu. Cam parçası Mira’nın karnına saplanırken Mira’dan keskin bir nefes sesi geldi; büsbüyük evde yankılanıyordu. Merdivenlerden elinde bebekle inen minik Beril öylece kalakaldı; annesinin lacivert geceliği kanla iyice koyulaşırken yere kan damlaları düştü. Babasının rengi git gide soluyordu. Beril’in dudaklarından bir çığlık koparken tüm evde sesi çınladı. Çığlığın sesiyle tüm görevliler içeri koşuverdi. Beril’in minik dudaklarından hıçkırıklar çıkarken Kuzey yere yığıldı. Mira, yere yığılan kocasına iğrene iğrene bakarken yere kan damlaları eskisinden daha hızlı düşmeye başlamıştı. Oda etrafında dönerken kızına baktı. Onun bu anlara şahit olmasını istemiyordu ama artık olanlar olmuştu; vücudu bilinçsizliğe sürüklenirken dudaklarından tek bir cümle çıktı: “Özür dilerim annecim.” Minik Beril, hayatı boyunca duyacağı tek şeyin bir “özür dilerim” olacağından habersizce anne babasına ağladı o gece... BÖLÜM SONU
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD